Şiir okumak konusunda emekliyorum henüz, biliyorsunuz. Emeklemek ama yalpalayarak emeklemek, o bile yerleşmemiş. Emine Hoca şiir okumanın okurluğun en üst mertebesi olduğundan bahsetmişti, şiirden keyif alabilmenin, anlayabilmenin...Ben yeni yeni deniyorum. Daha önce pek hoşlanmazdım.
Attilâ İlhan...
Bu kitabı Burcu aldı bana, doğum günü hediyesi. Şiir kitaplarına bakıp bakıp yerine koyuşum, eski bir alışkanlıkla belki elimin sürekli romanlara gidişi itti onu buna biraz da. Güzel de oldu.
Bu yıl biraz Turgut Uyar denedim, biraz Edip Cansever. Bir parça Nazım Hikmet, Can Yücel, şimdi de Attilâ İlhan...
Kendimdeki acemiliği görüyor ve hissediyorum. Bu şiir okumalarına baktığımda hepsinin ortak özelliğinin şu olduğunu görüyorum, şiir okurken sayfaları bir roman okur gibi çeviriyorum. Bazen şiirleri anlamıyorum, bazen de anlamaya çalışmıyorum. Sanırım şu durumda şiir okumak benim için "müziği okumak" gibi. Güzel kelimelerin kafamdan geçmesine izin vermek, onlara kapılmak. Anlamadan, bu kadar...
Attilâ İlhan için de böyleydi bu. Zaten geçmişten dem vuran veya siyasi göndermeler yapan şiirlerini biraz yaşım nedeniyle biraz da herhalde bu konularda hiç kitap karıştırmadığımdan anlayamıyorum.
Sanırım bu yüzden, aslında okuduğum hiçbir şiir kitabını bitmiş saymıyorum. Bu bir ilk okuma, atıştırma. Belki üçüncü, belki beşinci okumamda hakkını vermiş olacağım, biliyorum ve seziyorum.
Her kitaptan bir şiir takılıp kalıyor aklıma, bu kez de (daha önce de yazmıştım ya) Yanlış Yaşamak oldu aklımda kalan...
"hep yanıldık mı kim bilir
inanmak gelmiyor içimden"
"yine yanlış mı yaşıyoruz
karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek"
"ölüversek mi ne
en büyük yanlışlığı benimseyerek"
"yanıldıkça lüzumsuzluğumu anlayıp
insan yaşadığından utanıyor
uykularımızda yalnızlık korkuları
dışımız en küstah yanlışlıklar
içimiz en başka türlü ayıp"
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Kasım 25, 2013
Ben Sana Mecburum ~ Attilâ İlhan
Pazartesi, Ekim 14, 2013
Peri Gazozu ~ Ercan Kesal
Mina "Herkesler okuyor, biz eksik kalmayalım!" diye göndermişti kitabı. Ben de ismini sıklıkla duyuyordum zaten, pek bir sevinmiştim.
Şimdi tam olarak nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Dün otobüste ara ara açıp okudum. Pek vurucu öyküler, kasvetliler de. Yer yer "utanmasam ağlayacağım" moduna girdim ama kendimi tuttum, ağlamadım. Bazen düşünüyorum aslında, duygusal bir adam babasını kaybedince yazar mı oluyor acaba diye. Ercan Kesal da yer yer babasını anmış, yer yer babasını anlatmış kitapta, ona ağlamış biraz. Biraz da bu ülkede yarısaydam dolaşan her bir insana...
Ne öyküler yok ki kitapta. Ölen kadınlar, öldürülen kadınlar, yoksulluk, kimsesizlik, çokça sessizlik.
Önce biraz yadırgadım onu. Dili bir tuhaf geldi. Sonra hassasiyetini sevdim. Bir doktor olarak, bir insan olarak hissettiklerini, yazdıklarını sevdim. Darbe yıllarında yaşamadığımdan, yakın çevremde de kimse o zamanlar acı çekmediğinden, o zamanlar bir safta yer almadığından bana anlatacakları da olmadı, yakın tarihimize oldukça uzağım aslında ben. Bu nedenle o kısımları çok fazla yaşayamadım, derinlemesine anlayamadım. Ama yine de insan olarak, insanlara ve insanlığa yapılanlara üzüldüm.
Güzel yazmış Ercan Kesal. Herkesler okudu, siz de okuyun.
Şimdi tam olarak nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Dün otobüste ara ara açıp okudum. Pek vurucu öyküler, kasvetliler de. Yer yer "utanmasam ağlayacağım" moduna girdim ama kendimi tuttum, ağlamadım. Bazen düşünüyorum aslında, duygusal bir adam babasını kaybedince yazar mı oluyor acaba diye. Ercan Kesal da yer yer babasını anmış, yer yer babasını anlatmış kitapta, ona ağlamış biraz. Biraz da bu ülkede yarısaydam dolaşan her bir insana...
Ne öyküler yok ki kitapta. Ölen kadınlar, öldürülen kadınlar, yoksulluk, kimsesizlik, çokça sessizlik.
Önce biraz yadırgadım onu. Dili bir tuhaf geldi. Sonra hassasiyetini sevdim. Bir doktor olarak, bir insan olarak hissettiklerini, yazdıklarını sevdim. Darbe yıllarında yaşamadığımdan, yakın çevremde de kimse o zamanlar acı çekmediğinden, o zamanlar bir safta yer almadığından bana anlatacakları da olmadı, yakın tarihimize oldukça uzağım aslında ben. Bu nedenle o kısımları çok fazla yaşayamadım, derinlemesine anlayamadım. Ama yine de insan olarak, insanlara ve insanlığa yapılanlara üzüldüm.
Güzel yazmış Ercan Kesal. Herkesler okudu, siz de okuyun.
Etiketler:
Ercan Kesal,
İletişim Yayınları,
Öykü,
Şahsi Fikrim,
Türkiye
Salı, Ekim 08, 2013
Sulak Bir Gezegenden Öyküler ~ Sargun Ali Tont
Kütüphanede gezerken buldum Sulak Bir Gezegenden Öyküler'i. Elimde okunmayı bekleyen onca kitap olmasına rağmen orada öylece bırakmaya gönlüm el vermedi. Böylece kitabı alıverdim. Bir de TÜBİTAK'a bir haller oldu ya. Bir daha bulamazsam diye de düşündüm, basımı devam ediyor mu bilmiyorum.Kitabın çevreyle ilgili olduğunu görünce karıştırmaya başladım hemen. Şöyle bir ana başlıklara bakınca, "Okunur bu!" dedim ve kimin yazdığına da dikkat etmedim.
Kitabı yazan Sargun Ali Tont yurdum akademisyenlerindenmiş. Deniz ekolojisi çalışmış, bir süre de ülke dışında bulunmuş. Şimdi ODTÜ'de ekoloji derslerine giriyormuş galiba.
Sulak bir gezegen diye bahsedilen gezegen Dünya'mız. Kitapta yeryüzünden ve çevre sorunlarından söz ediliyor diyebilirim kabaca. Önce çevre ve ekoloji arasındaki ilişkiden bahsediyor, ekolojinin minik bit tanımını yapıyor. Sonra çeşitli kültürlerde doğaya bakışın nasıl olduğu bahsi geçiyor. Çevre ve Etik diye bir başlık var, burada Ekosentrik Etik, Bireyci Etik ve Yeni Bir Etiğe Gerek Duymayanlar başlıklı yazılar var. Ekosentrik etik derken bahsettiğimiz doğal dengeyi baz alan bir çevre anlayışı. Yani popülasyonlar dengedeyse, ne bileyim herhangi bir tür bir başka türün varlığını tehlikeye düşürecek kadar çok çoğalmamışsa sorun yok demektir. Çoğalmışsa bunu dengeleme adına çalışılması gerekiyor sanırım. Bireyci etik ise olaya biraz daha duygusal yaklaşıyor. Yok aslında duygusal demeyelim de, empati kurarak bakıyor diyelim. Bu insanlar sinir sistemi olan, acı çeken canlıların öldürülmesinin yanlış olduğunu savunuyor. Eh, sonuncular da bırakalım olduğu gibi kalsın diyor haliyle.
(Bir de kendime Thoreau- Sivil İtaatsizlik ve Tom Regan isimlerini not düşüyorum sonradan araştırmak için.)
Kitap iki kısımdan oluşuyor ilki Çevre ve Ekoloji. İkincisi ise Doğa Tarihi Öyküleri, içinde yazarın kendi tecrübelerinin de yer aldığı çeşitli yazılar var. Bazı duygusal ve bilindik doğa tarihçilerinin kısaca bahsi geçmiş bu bölümde, bir çok yazı var çeşitli konularda, denizler, sera etkisi, kirlilik örnek verilebilir.
Kitabı bulabilirsem alırım, kişisel kitaplığımda olsun isterim. Bir de merak ediyorum adamı. ODTÜ'de falan okuyan, tanıyan varsa, nasıl bilirlermiş bir yorum bırakıversinler bi' zahmet. *.*
Etiketler:
Çevre,
Ekoloji,
Sargun Ali Tont,
Şahsi Fikrim,
TÜBİTAK,
Türkiye
Cumartesi, Eylül 21, 2013
835 Satır ~ Nazım Hikmet
Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!...
*
Yok üstünde tabiatın
tabiattan gayri kuvvet!..
Tabiat geniş
tabiat derin
tabiat uçsuz bucaksız!...
*
Sevmek mükemmel iş delikanlım,
sev bakalım!
Mademki kafanda yıldızlı bir gece var,
benden izin sana
sev, sevebildiğin kadar...
Etiketler:
385 Satır,
Adam Yayınları,
Nazım Hikmet Ran,
Şiir (Kitap),
Türkiye
Perşembe, Eylül 05, 2013
SIR Üzerine
Bu girişten anlayacağınız gibi, kitabı pek sevmedim. Aslına bakarsanız güzel başlamıştı. Konusu ilginçti. Şen şakrak, ailesi tarafından sevilen ve sayılan bir kadın 96. yaşını kutlamasına saatler kala yatağında ölü bulunuyor, kolunda bir kelepçe ve bir defterle. Torunlarını, onların çocuklarını görmüş bu kadın, Hüma Hanım, ailesinin yetişkin fertlerine yaşamının bir kısmını anlattığı bir defter bırakmış. Onlardan oturup bu defterde yazanları okumalarını ve daha sonra defteri kendisiyle birlikte defnetmelerini vasiyet etmiş. Bizim kitapta okuduklarımız da bu defterde yazanlar.
Hüma zengin, açık fikirli, ileri görüşlü ve bulundukları camiada saygınlık kazanmış bir ailenin biricik çocuğu. Ailenin üzerine titrediği bu kız, yazlıktaki komşuları Nesim'e aşık oluyor. Kendisinden yaşça büyük bu delikanlı da onu fark ediyor ve ailelerinin karşısına evlilik talebiyle çıkıyorlar. Hüma'nın ailesi aslında kızlarını erken yaşta evlendirmek niyetinde değiller ama, baktılar olmayacak, öğrenimine devam etmesini şart koşarak evlenmesine izin veriyorlar...
Öncelikte, kitapta anlatılan bu aşkı yadırgıyorum... Ben sözcüklerin olmadığı, sadece bedenlerin konuştuğu bir aşk tasavvur edemiyorum, belki yaşamadığımdan. Birbirlerini hiç tanımayan bu iki gencin evlenmesi ve bir anda delice bir aşkla birbirlerine tutunmaları bana saçma geldi. Bedensel çekim bu kadarına kadir mi? Neyse, bu masalsı aşkı yapmacık buldum.
Öğreniyoruz ki Nesim biseksüel. Erkeklerden de hoşlanıyor. Daha sonra biri ile tanıştırıyor Hüma'yı, Nigel diye bir arkadaşıyla. Aslında Hüma ile evlenmeden önceki sevgilisiymiş. Sonra hadi bakalım, o da aşık oluyor Hüma'ya. Biz ne olduğunu anlayamadan Hüma, Nigel'ın yanında çıplak yatıyor, Nesim de ötelerinde. Hemen ardından Nigel ölüyor...
Üzgünüm ama bunu mantıklı ve samimi bulmuyorum. Bir insanın kocasını bir erkekle paylaşmayı göze alması, bu kocanın karısını eski sevgilisiyle aynı yatakta sarmaş dolaş görmeye bir itirazının olmaması da kabul edilebilir edebiyat dünyasında. Bana kalsa gerçek hayatta da edilir. Burada beni rahatsız eden eylemin marjinal oluşu değil, karakterlerin buna müsait olmayışı. Yani yazar öyle kurgular, öyle anlatır ki o insanlardan bunu beklersiniz, normal karşılarsınız. Onların tabiatına uygun bulursunuz bu davranışı. Yine -biraz da yazarın okuru nasıl yönlendirdiğine bağlı olarak- ayıplarsınız veya yüceltirsiniz bu kadar anlayışlı olunmasını. Ama bu karakterler buna uygun değildi, okur iyi hazırlanmamıştı. Kişilikleri, cümleleri... Her şey iğreti kaldı sanki onların üzerinde.
Bir de inci kolyeler ve gelecekten haber veren kehanetler... Belki biraz mistisizm koksun istemiş yazar, belki bunun öyküyü daha... nasıl anlatsam bilemedim, belki derinleştireceğini düşünmüş ama pek fazla etkilenmedim.
Yazarın "Bedenleriyle, cinsellikleriyle, kokularıyla iç içe geçmişlerdi..." gibi çok virgüllü anlatımını sevmedim ve ayrıca cinsellikleriyle nedir yahu?
Eminim yazar kitabını seviyordur ve yarattığı karakterde kendini bulmuştur. Ama, yavan mı demeliyim bilmiyorum... Tatsız tuzsuz bir kitaptı. Kendimden beklediğimden daha hızlı okudum, sayfalar kolay aktı ama keyif vererek akmadı. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.
Muhtemelen Hüma Hanım'ın en sevdiği torunu Hüma'nın gönül maceralarına göz atıp yaşlı Hüma'nın yaşamının geri kalanını okuyacağımız bir kitabı var daha yazarın zira öyle bitti bu kitap. Ama alıp okur muyum bilmiyorum. Büyük bir merak ya da istek duymuyorum.
Sır pek beğenmediğim bir kitap oldu. Ama en azından bir yazarla tanıştım, böyle bakayım biraz da olaya. Okuyup okumama kararı da size kalsın *.*
4/10
Etiketler:
Fiki Fikili Kitap,
Nermin Bezmen,
Okuma Şenliği,
Remzi Kitabevi,
Roman,
Şahsi Fikrim,
Türkiye
Cumartesi, Ağustos 24, 2013
Aşkın Gözyaşları # 1 ~ Sinan Yağmur
TEBRİZLİ ŞEMS
ARKA KAPAK:
Orijinal hali ile "IŞK" daha sonra "EŞK" ve nihayetinde "AŞK"...
Uzun uzadıya anlatmayacağım elbette ama herkesin kullandığı ve çoğunun nereden geldiğini bilmediği üç harf tek hece Aşk'ın nereden gelip, hangi kökten türediğini bilmeden Aşk'ı bilmek olmaz... Çünkü 'Aşk hali', bizim kitaplarda okuduğumuz ya da ekranlarda seyrettiğimiz hal değil.
"I" Ebadet ya da ibadet. "Ş" Şükr ya da şükür "K" Kanaat...
Ebadet, sevgili ile olan muhabbeti anlatır, Halleşme, dertleşme, hem dem olmadır.
Bu kadar güzel ve "lütuf" bir haldir ki buna (Ş) Şükretmek gerekir... Bu hali aşmamak, hududunu bilmek, sınırları zorlamamak, mevcut hale (K) Kanaat etmek ise Aşk'ın son hali, olmazsa olmazıdır...
Özetle AŞK; İbadet-Şükür- Kanaat üçlemesinden oluşur. Peki, geldiği yer neresi dersiniz?
TEBRİZ yani Tebrizli Şems'in de geldiği yerdir!!!
İşte "Aşkın Gözyaşları" serisini okurken bu ifadeleri aklınızdan hiç çıkarmayın ve Aşkın Gözyaşı olur mu demeyin çünkü gözyaşının olmadığı Aşk, asla AŞK değildir, olamaz...
Sinan Yağmur'un bir çırpıda okunabilen kitapları, kaleminin efendiliği, kendisinin beyefendiliği, bugüne kadar okuduğunuz tüm Mevlana- Şems ezberinizi bozacak ve ayakları yere basan "romanlaştırılmış" en iyi "dönem" kitabı olacaktır... Allah, İlahi Aşk'tan beşeri Aşk'a, hepimizin Aşk'ını arttırsın...
Bedirhan Gökçe
Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere
kapanmasını bekleyedursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğuk mırıldanır: "Allah'a kavuşmayı isteyeni Allah da sever."
Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür. Siyah feracesi kanlar içinde bordoya dönmüştür. Saçlarından tutarak kafasını kaldıran dervişin niyeti Şems'in başını gövdesinden ayırmaktır.
Baş derviş engeller. Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sarıp atın. Avluyu yıkayın. Sabah ile yola çıkarız.
Şems hala son nefesini vermemiştir. Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldırır ve:
"Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum."
Mevlana içeri girer, mendili koklar eli titreyerek açar. İçinden sarı kağıda yazılmış bir not çıkar: "Yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş."Mevlana olduğu yere düşüp bayılmıştır.
"Geceden sonra" doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasıl da aşk yağıyor...
"Geceden sonra" doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasıl da aşk yağıyor...
Hoca dediğin hem öğrencin olmalı hem öğretmenin. (sf.15)
Soğuk demir dövmek, bir eşeğin kulağına Yasin okumaktır. (sf.71)
Çok az insan kendi öz nefisleri üzerinde tefekkürde, sorgulamada bulunur. Aynada gördüğün fiziğindir, kalbinde gördüğün nefsindir. (sf.71 / 72)
-Şeytan şey midir, şer midir?
-Şeytan aşktan yana bahtsızdır o kadar. (sf.76)
Bir insanı çok seviyor ve iyiliğini istiyorsanız yarenlerini de fethetmeniz, mutlu etmeniz gerekir. (sf.111)
Korkuları ile yüzleşmekten korkan toplumların en kolay becerdikleri husus; aşkı lânetlemektir. (sf.115)
Acı, hassasiyetini kabuklaştırır insanın. Acı, alışkanlığa dönüşür bir müddet sonra. (sf.147)
Aydınlanmış insanlar yöneticilerin tutsakları olmazlar. (sf.178)
Etiketler:
Karatay Akademi Yayınları,
Roman,
Sinan Yağmur,
Türkiye
Pazar, Temmuz 07, 2013
Gül Yetiştiren Adam ~ Rasim Özdenören
Kapak Resmi: René Magritte
Yayın Yılı: 13.Baskı / İstanbul 2006
Yayınevi: İz Yayıncılık
ARKA KAPAK:
Anadolu'nun bir taşra kentinden Yeni Dünya'nın metropollerine kadar uzanan bir coğrafyada kaynaşan insanımız... Modernleşmiş olanlarla kişiliklerini koruma çabasıyla bunun dışında kalanlar... Her iki kesitte yaşayan insanların kendi kendileriyle gerçek çevreleriyle olan çatışmalarından doğan dram... Eksik kalmış aşklar, eksik bırakılmış eylemler...
Bu kitabı okurken Batı kültürünün baskısı ile çaresiz bırakılmış insanımızın bocalayışını, gizli protestolarını ve gizli kabullenişlerini göreceksiniz... Rasim Özdenören'in üslubunu sevenler, bu kitapta onun başlıca özelliklerini bir arada bulacaklar.
Gününü değerlendirmeye bakacaksın... günün nasıl değerlenir, bak anlatayım: şimdi ömrünü bitmiş say, ömrün bitmiş de sen yalvarmış, yakarmışsın, sana gözyaşların için cabadan bir gün daha vermişler... işte o son günde ne yapacaksan, her gün onu yapacaksın. (sf.18)
Her neyse... insan, demek, kendi tabiatına çok aykırı gelen şeylere de alışabiliyor, kapalı yerlere alışabilmesi gibi. Ama kapalı yerden kurtulmadıkça kapalı yere alıştığını farkedemiyor. Ama bir kez açık havaya ulaşınca, o kapalı odalarda, kapalı salonlarda nasıl bir cinnetli hayatını sürdürdüğünü, bu hayata nasıl olup da katlanabildiğini hafsalası almıyor. (sf.46)
Mektubun içi ne olursa olsun, isterse çok güç durumlarda olduğunu anlat, yeter ki uzun olsun, hâlâ yaşamakta olduğunun, mücadele etmekte olduğunun en keskin, en reddedilmez ispatı budur. (sf.75)
Birbirimize nasıl bakacağımızı bilmediğimiz için. Hiç birimiz basit, yalınkat görmüyoruz kendimizi de, başkalarını da. Kendimizde ve onlarda olmayan nitelikleri yakıştırarak bakıyoruz. Sonra bir gün gerçekle karşılaşınca düş kırıklığı... bundan dağılıyoruz.(sf.84)
Bence bir insanı tanımanın bir tek yolu vardır, onu bitmiş kabul etmek. Onu artık yaşamıyor saymak. İnsan ancak böyle bakınca onu olduğu gibi, tamamlanmış olarak görebilir. (sf.86)
Etiketler:
İz Yayıncılık,
Rasim Özdenören,
Roman,
Türkiye
Cumartesi, Şubat 23, 2013
Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği Üzerine
Kitabı lise üç veya lise dörtte almıştım. Sanıyorum lise üçteydi. Aslında ben sevmem böyle birilerine veya bir şeylere cevap niteliğinde hazırlanmış kitapları. Ben hep kişi derdini anlatacaksa anlatsın, kimsenin ve hiçbir şeyin üzerinden gitmesin diye düşünürüm. Ki Harun Yahya gibi bir adam ciddiye alınarak böyle bir kitap hazırlanmışsa, o bile üzücü benim için.
Harun Yahya hakkında konuşmak biraz zor. Kendisi önüne gelene dava açıyor. Ben de bu gereksiz işten nasibimi almak istemem, çok korkiyorum ondan *.* Ama söylmeden edemeyeceğim, Google'da kitabın ismini arattığınızda kendisinin ziyadesiyle sevimsiz bir videosu ile karşılaşıyorsunuz, şimdi link vermek istemiyorum.
Lise yıllarımda din kültürü hocamızın "Evrim teorisi çürütüldü!" nidaları ile merak saldım ben bu konuya. Aklına geldikçe bu cümleyi kuran din kültürü hocama -ki aslında kötü biri de değildir- "Hocam, evrim teorisi çürütüldü diyorsunuz da, ben hiçbir yerde okumadım böyle bir şeyi. Hiç gözüme ilişmedi. Bu teori çürütüldüyse kim tarafından veya hangi kurum veya kuruluşun çalışmaları sonucunda çürütüldü?" gibi bir soru sorma gafletinde bulunmuştum. "Belirli bir kişi tarafından çürütülmedi. Zaten bir teori tek bir kişi tarafından çürütülemez, hem bazı kurumlar bunun için uğraşıyorlardı zaten" gibi yuvarlak bir yanıt aldım. Bunun üzerine biyoloji hocama sordum, o da "Harun Yahya diye bir adam var. Onun kitapları var bunun üzerine, belki onu kastetmiştir hocan. Bir bak bakalım sana mantıklı gelecek mi?" demişti. Ben de (zannetmeyin ki o zaman evrimle çok ilgiliydim, benimki basit bir meraktan ibaretti) eve gider gitmez internette bu ismi aramıştım ve heyecanla kitaplarını incelemeye başlamıştım. Harun Yahya'nın yayınlarına erişmek çok kolaydır, bedava dağıtılan yaratılış atlaslarının yanında başka başka kitaplarına da internetten ulaşabilirsiniz. Satın almanıza bile gerek yok, öyle paylaşımcı biri ki bilgisayarınıza indirip okuyabilirsiniz. İşte bu olay, benim için sonun başlangıcıydı... Eğer evrim adına olumlu bir şeyler söylüyorsam Harun Yahya'nın yayınlarının da bunda payı vardır!
Her neyse, ben kitabı pek sevdiğim (!) Harun Yahya'ya cevap niteliğinde olduğu için değil de pek çok bilim insanın makalelerinden veya röportajlarından yola çıkılarak derlendiği için okumak istemiş ve içinde Ali Demirsoy'un ve Ergi Deniz Özsoy'un da yazıları bulunduğunu görünce satın almıştım. Ancak bir türlü okuyamamıştım. Bu tatili fırsat bilip elime aldım ve okumaya başladım.
Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm Bilimin Safsataya Yanıtı. Harun Yahya'nın Atlas'taki iddialarına yanıt niteliğindeki yazıları okuma fırsatı buluyorsunuz bu bölümde. Benim için bir anlamda öğretici oldu bu bölümü okumak. Yo, hayır, iddiaları yalanlamasının dışında öğreticiydi çünkü o iddiaları hiçbir zaman ciddiye al(a)mamıştım. İkinci ve üçüncü bölüm biraz daha durağan ilerledi. Son bölümse daha ziyade röportajlardan oluştuğundan belki, çabucak okundu ve böylece kitap bitti. Eleştireceğim tek şey ise "Harun Yahya'nın bilimin yanıt veremediği iddiaları / Dünya Böyle bir âlim görmedi!" başlıklı yazıydı. Ben yazıyı gereksiz buldum, ben olsam yazmazdım, yayınlamazdım. Gerçi okurken güldüm, fena da olmadı ama yine de dediğim gibi, olmasa daha iyi olurdu gibi geldi.
Bir teoriden söz ediyoruz, çocuk oyuncağı değil. Anlamsız kinayelerden, alaycı bir üsluptan ve yersiz sataşmalardan uzak durmanın -her iki taraf için de konuşuyorum- en iyisi olduğuna inanıyorum. Bir görüşü savunurken saldırgan bir üslup takınılmasını hiçbir zaman onaylamadım. Bence aklın sesi daha oturaklı ve kontrollü olur, sakindir ama otorite sahibidir. Bas bas bağıran taraf da çoğunlukla haksızdır ve haksız oluşunun bilincindedir. Bir şeyleri ciddiye almamaya çalışmak da kimi zaman onlardan kaçmanın veya kaçmaya çalışmanın bir yoludur. Boş ve anlamsız bir çabadır. (Harun Yahya'nın puhahaha'ları akla geldiğinde... )
Kitabı herkesten çok, şu veya bu şekilde eline Yaratılış Atlası geçmiş insanların okumasını tavsiye ederim. Evrim teorisinin karşısında durabilirler, bir ön yargı edinmiş olabilirler ama lütfen, lütfen Yaratılış Atlası'ndan daha geçerli, daha makul bir gerekçeleri olsun.
Evrim konusunda bilgi edinmek isteyen insanlara önereceğim bir kitap olmaz çünkü dediğim gibi kitap daha çok Harun Yahya'ya ve onun çalışmalarına (?) cevap niteliğinde. Yine siz de benim gibi bilim insanlarının görüşlerini okumak istediğiniz kanısındaysanız, kitaptan faydalanabilirsiniz.
Harun Yahya hakkında konuşmak biraz zor. Kendisi önüne gelene dava açıyor. Ben de bu gereksiz işten nasibimi almak istemem, çok korkiyorum ondan *.* Ama söylmeden edemeyeceğim, Google'da kitabın ismini arattığınızda kendisinin ziyadesiyle sevimsiz bir videosu ile karşılaşıyorsunuz, şimdi link vermek istemiyorum.
Lise yıllarımda din kültürü hocamızın "Evrim teorisi çürütüldü!" nidaları ile merak saldım ben bu konuya. Aklına geldikçe bu cümleyi kuran din kültürü hocama -ki aslında kötü biri de değildir- "Hocam, evrim teorisi çürütüldü diyorsunuz da, ben hiçbir yerde okumadım böyle bir şeyi. Hiç gözüme ilişmedi. Bu teori çürütüldüyse kim tarafından veya hangi kurum veya kuruluşun çalışmaları sonucunda çürütüldü?" gibi bir soru sorma gafletinde bulunmuştum. "Belirli bir kişi tarafından çürütülmedi. Zaten bir teori tek bir kişi tarafından çürütülemez, hem bazı kurumlar bunun için uğraşıyorlardı zaten" gibi yuvarlak bir yanıt aldım. Bunun üzerine biyoloji hocama sordum, o da "Harun Yahya diye bir adam var. Onun kitapları var bunun üzerine, belki onu kastetmiştir hocan. Bir bak bakalım sana mantıklı gelecek mi?" demişti. Ben de (zannetmeyin ki o zaman evrimle çok ilgiliydim, benimki basit bir meraktan ibaretti) eve gider gitmez internette bu ismi aramıştım ve heyecanla kitaplarını incelemeye başlamıştım. Harun Yahya'nın yayınlarına erişmek çok kolaydır, bedava dağıtılan yaratılış atlaslarının yanında başka başka kitaplarına da internetten ulaşabilirsiniz. Satın almanıza bile gerek yok, öyle paylaşımcı biri ki bilgisayarınıza indirip okuyabilirsiniz. İşte bu olay, benim için sonun başlangıcıydı... Eğer evrim adına olumlu bir şeyler söylüyorsam Harun Yahya'nın yayınlarının da bunda payı vardır!
Her neyse, ben kitabı pek sevdiğim (!) Harun Yahya'ya cevap niteliğinde olduğu için değil de pek çok bilim insanın makalelerinden veya röportajlarından yola çıkılarak derlendiği için okumak istemiş ve içinde Ali Demirsoy'un ve Ergi Deniz Özsoy'un da yazıları bulunduğunu görünce satın almıştım. Ancak bir türlü okuyamamıştım. Bu tatili fırsat bilip elime aldım ve okumaya başladım.
Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm Bilimin Safsataya Yanıtı. Harun Yahya'nın Atlas'taki iddialarına yanıt niteliğindeki yazıları okuma fırsatı buluyorsunuz bu bölümde. Benim için bir anlamda öğretici oldu bu bölümü okumak. Yo, hayır, iddiaları yalanlamasının dışında öğreticiydi çünkü o iddiaları hiçbir zaman ciddiye al(a)mamıştım. İkinci ve üçüncü bölüm biraz daha durağan ilerledi. Son bölümse daha ziyade röportajlardan oluştuğundan belki, çabucak okundu ve böylece kitap bitti. Eleştireceğim tek şey ise "Harun Yahya'nın bilimin yanıt veremediği iddiaları / Dünya Böyle bir âlim görmedi!" başlıklı yazıydı. Ben yazıyı gereksiz buldum, ben olsam yazmazdım, yayınlamazdım. Gerçi okurken güldüm, fena da olmadı ama yine de dediğim gibi, olmasa daha iyi olurdu gibi geldi.
Bir teoriden söz ediyoruz, çocuk oyuncağı değil. Anlamsız kinayelerden, alaycı bir üsluptan ve yersiz sataşmalardan uzak durmanın -her iki taraf için de konuşuyorum- en iyisi olduğuna inanıyorum. Bir görüşü savunurken saldırgan bir üslup takınılmasını hiçbir zaman onaylamadım. Bence aklın sesi daha oturaklı ve kontrollü olur, sakindir ama otorite sahibidir. Bas bas bağıran taraf da çoğunlukla haksızdır ve haksız oluşunun bilincindedir. Bir şeyleri ciddiye almamaya çalışmak da kimi zaman onlardan kaçmanın veya kaçmaya çalışmanın bir yoludur. Boş ve anlamsız bir çabadır. (Harun Yahya'nın puhahaha'ları akla geldiğinde... )
Kitabı herkesten çok, şu veya bu şekilde eline Yaratılış Atlası geçmiş insanların okumasını tavsiye ederim. Evrim teorisinin karşısında durabilirler, bir ön yargı edinmiş olabilirler ama lütfen, lütfen Yaratılış Atlası'ndan daha geçerli, daha makul bir gerekçeleri olsun.
Evrim konusunda bilgi edinmek isteyen insanlara önereceğim bir kitap olmaz çünkü dediğim gibi kitap daha çok Harun Yahya'ya ve onun çalışmalarına (?) cevap niteliğinde. Yine siz de benim gibi bilim insanlarının görüşlerini okumak istediğiniz kanısındaysanız, kitaptan faydalanabilirsiniz.
Etiketler:
Şahsi Fikrim,
Türkiye
Salı, Şubat 05, 2013
Yaşamın Şifresi: İnsan Genom Projesi Üzerine
Bu sayede nasıl Icy Tower'a sardığımı da öğrenmiş bulundunuz, ehe.
Dün annemle alış verişe çıktık. Çıkmışken şu Monstger High bebeklerine baktık. "Anne nolur alalıııığm!" diye yalvardımsa da annem almadı. Aslında alalım dese almak da istemezdim. Çok pahalı onlar, böyle bir şeyi kabul edemem. Kendim para biriktirip alırım ancak.
Neyse işte, çıkmışken giyecek bir şeyler aldık bana. Çünkü hiçbir şeyim yoktu. Ama dolaplarımdan giysiler taşarken hâlâ hiçbir şeyim yok diyor değilim. Cidden yoktu giyecek bir şeyim, artık oldu ehe :D
Dışarı çıkıp kitapçıya uğramadığım yok benim, biliyorsunuz. Dedim ki, "Anne, buralara kadar gelmişken bir de D&R'a uğrayalım." Annem çok gönüllü olmadı ama kaçış olmadığını da biliyordu. Böylece D&R'a girdik. Bu kitabı da dün aldım.
Tüm fantastik romanları gözden geçirdim. Elimde Zaman Çarkı serisinin ilk kitabı, tamamlanmamış bir Yüzüklerin Efendisi ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız mı ne o da bulununca dedim ki, yeni bir seriye başlamak çok tehlikeli olabilir şu aşamada. Oturduğum yerde oturayım...
Sonra Arzu'nun Botaniği'ni bulurum umuduyla popüler bilim kitaplarının olduğu rafa yöneldim. Bu kitabı da o rafta buldum, iki kitap daha aldım ehe.
2006 yılında ODTÜ'de Toplum ve Bilim Merkezi kurulmuş. Bu Toplum ve Bilim Merkezi'nin kurulmasındaki amaç, bilime ve teknolojiye olan ilgiyi arttırmak, bilimin gündelik yaşamda yer bulmasını sağlamak, kişilerde bilimsel yaklaşım, araştırma, analiz ve yaratıcılık yeteneğini geliştirmekmiş.
Toplum ve Bilim Merkezi, üniversitenin 50. kuruluş yılında, çeşitli konularda merak edip bir türlü öğrenmeye fırsat bulamadığımız genel bilgileri küçük kitaplar halinde yayınlamaya karar vermiş. (Diğer kitapları da incelemek isterseniz şuraya bir TIK. )İşte benim okuduğum kitap da bunlardan biri.
20. yüzyıl biyolojinin altın çağı denir, hepimiz biliyoruz. İnsan Genom Projesi'ni de sıklıkla duyduk. İlk etapta kulağa çılgınlık gibi gelen ve mümkün olmayacağı düşünülen proje, tüm hedeflerine ulaşmış ve başarılı bir şekilde tamamlanmış. Kitap da projenin ortaya çıkışını, proje konusundaki tartışmaları ve yürütülme aşamalarını anlatıyor kısaca. Derinlemesine bilgi almayı bekleyemezsiniz, zira kitap konu için bir ilk adım, giriş niteliğinde. Kısaca İnsan Genom Projesi'nin ne olduğundan, amaçlarından, projenin sonunda ortaya atılan yeni sorulardan, genetik bilgisinin insan yaşamında ne gibi bir rolü olacağından, tıp ve adli tıptaki kullanım alanlarından ve diğer kullanım alanlarından, genetik bilgisi artışının beraberinde getireceği etik problemlerden kısaca söz ediyor. Olayı genel hatları ile açıklıyor ve anlamamızı sağlıyor.
Ben bazı terimlerin açıklanmasında ufak tefek eksiklikler olduğunu düşünsem de, konuya ilgisi olan insanların konuya giriş adına atacakları ilk adım, bu kitapla olabilir diye düşünüyorum. Gerçi, hep derinlemesine araştırmak isteyecek insanları düşündüm, ona göre yazdım. Ama kitap bu konuyla derinlemesine ilgilenmeyen, konu hakkında genel bir fikir edinmek isteyen kişiler için ideal aslında. Diğerleri için de ilk adım. Okunabilir, okutulabilir.
Dün annemle alış verişe çıktık. Çıkmışken şu Monstger High bebeklerine baktık. "Anne nolur alalıııığm!" diye yalvardımsa da annem almadı. Aslında alalım dese almak da istemezdim. Çok pahalı onlar, böyle bir şeyi kabul edemem. Kendim para biriktirip alırım ancak.
Neyse işte, çıkmışken giyecek bir şeyler aldık bana. Çünkü hiçbir şeyim yoktu. Ama dolaplarımdan giysiler taşarken hâlâ hiçbir şeyim yok diyor değilim. Cidden yoktu giyecek bir şeyim, artık oldu ehe :D
Dışarı çıkıp kitapçıya uğramadığım yok benim, biliyorsunuz. Dedim ki, "Anne, buralara kadar gelmişken bir de D&R'a uğrayalım." Annem çok gönüllü olmadı ama kaçış olmadığını da biliyordu. Böylece D&R'a girdik. Bu kitabı da dün aldım.
Tüm fantastik romanları gözden geçirdim. Elimde Zaman Çarkı serisinin ilk kitabı, tamamlanmamış bir Yüzüklerin Efendisi ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız mı ne o da bulununca dedim ki, yeni bir seriye başlamak çok tehlikeli olabilir şu aşamada. Oturduğum yerde oturayım...
Sonra Arzu'nun Botaniği'ni bulurum umuduyla popüler bilim kitaplarının olduğu rafa yöneldim. Bu kitabı da o rafta buldum, iki kitap daha aldım ehe.
2006 yılında ODTÜ'de Toplum ve Bilim Merkezi kurulmuş. Bu Toplum ve Bilim Merkezi'nin kurulmasındaki amaç, bilime ve teknolojiye olan ilgiyi arttırmak, bilimin gündelik yaşamda yer bulmasını sağlamak, kişilerde bilimsel yaklaşım, araştırma, analiz ve yaratıcılık yeteneğini geliştirmekmiş.
Toplum ve Bilim Merkezi, üniversitenin 50. kuruluş yılında, çeşitli konularda merak edip bir türlü öğrenmeye fırsat bulamadığımız genel bilgileri küçük kitaplar halinde yayınlamaya karar vermiş. (Diğer kitapları da incelemek isterseniz şuraya bir TIK. )İşte benim okuduğum kitap da bunlardan biri.
20. yüzyıl biyolojinin altın çağı denir, hepimiz biliyoruz. İnsan Genom Projesi'ni de sıklıkla duyduk. İlk etapta kulağa çılgınlık gibi gelen ve mümkün olmayacağı düşünülen proje, tüm hedeflerine ulaşmış ve başarılı bir şekilde tamamlanmış. Kitap da projenin ortaya çıkışını, proje konusundaki tartışmaları ve yürütülme aşamalarını anlatıyor kısaca. Derinlemesine bilgi almayı bekleyemezsiniz, zira kitap konu için bir ilk adım, giriş niteliğinde. Kısaca İnsan Genom Projesi'nin ne olduğundan, amaçlarından, projenin sonunda ortaya atılan yeni sorulardan, genetik bilgisinin insan yaşamında ne gibi bir rolü olacağından, tıp ve adli tıptaki kullanım alanlarından ve diğer kullanım alanlarından, genetik bilgisi artışının beraberinde getireceği etik problemlerden kısaca söz ediyor. Olayı genel hatları ile açıklıyor ve anlamamızı sağlıyor.
Ben bazı terimlerin açıklanmasında ufak tefek eksiklikler olduğunu düşünsem de, konuya ilgisi olan insanların konuya giriş adına atacakları ilk adım, bu kitapla olabilir diye düşünüyorum. Gerçi, hep derinlemesine araştırmak isteyecek insanları düşündüm, ona göre yazdım. Ama kitap bu konuyla derinlemesine ilgilenmeyen, konu hakkında genel bir fikir edinmek isteyen kişiler için ideal aslında. Diğerleri için de ilk adım. Okunabilir, okutulabilir.
Etiketler:
Şahsi Fikrim,
Türkiye
Pazartesi, Aralık 31, 2012
DİZBOYU PAPATYALAR ~ Tomris Uyar
![]() |
| Kapak Resmi: Raoul Dufy Yayın Yılı: 1990 Yayın Evi: Can Yayınları Sayfa Sayısı: 110 |
Dizboyu Papatyalar, değerli yazarımız Tomris Uyar'ın öykü kitaplarından biri. Bu kitaptaki öykülerde, hangi sınıftan gelirlerse gelsinler, yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen bireylerle onların uyumlu sınıfdaşlarının kişilik ve değer çatışmalarını bulacaksınız. Tomris Uyar'ın o her zamanki yalın, süssüz anlatımı içinde kendine özgü kurgulama ustalığıyla yarattığı bu öyküler, edebiyatımızın kalıcı yapıtları arasında çoktan yerini almıştır.
- O kadar yalnızdık ki canım ablam, bir gök parçası vardı baktığında, bir küçük tarla, bir de ablamla ben. Allahı boşver. O gözetse serçeleri gözetir kış günleri yem bulduraraktan ki bize yaramaz. Hiçbir zaman serçe olmadım ki canım ablam, gözetilmedim ki. Kopardım aldım evelallah. Her şey karşılıklı olmalı. (sf.7)
- Elbet çayla olmuyor bu üstbaş, şu takım elbiseler. Boşuna geçinmiyoruz şu dünyada. Yaşayıp da... O yüzden diyorum ya, ömrümüz kısa olsun daha iyi. Trafik daha az aksar biz olmazsak, arabalılar da daha az çekinir. Yırtına bozula düzelecek bu dünya ama biz yetişemeyeceğiz nasılsa. (sf.8)
- İnsanı önce kendi soyu yer bitirir, kendi cinsi yağmalar. (sf.57)
- Yoksullar, zaten güç kalıyor hayatta hanım kızım, güçlükle büyüyor, güç de inanıyor bu yüzden. (sf.58)
- Başkentin çalışan kadınları ne kadar da aykırı düşerler günışığına! Hele iktisadi bağımsızlığı sevgisizlikle, bencillikle karıştıranlar... Bin güçlükle sararttıkları saçları çabucak parlaklığını yitirir, göz altları torbalanır. Bu yaştaki bir oğlanın gözünde "biçimli"dirler yalnız. Memeleri yassıdır, boyunları pörsük, elleri damarlıdır. Öğle yemeklerini sandviçlerle, kebaplarla ayaküstü geçiştirirler. Bu sıkı perhizden biriken parayı, gençişi bluzlara, ekose eteklere yatırırlar. Özellikle kırk yaşından sonra, "Bir sosisli, bir ayran lütfen!" diyerek kasaya uzanırken büsbütün tizleşir sesleri. Hayır kurumlarında görev alırlar o zaman. Kulüplerde toplanıp akşamları, sanat üstüne konuşurlar. Genç aktörlerle şakalaşırlar. Gün ışığından kaçmaya başlarlar. (sf.68/69)
- Tıpatıp sana benzerdi, adı da senin adın ama kimselere inanılmaz ki. İnandın mı, sevdin mi, başına biner insanlar. (sf. 104)
Etiketler:
Can Yayınları,
Öykü,
Tomris Uyar,
Türkiye
Pazar, Aralık 09, 2012
ŞİRİN -iş dünyasını nasıl karıştırdım? ~ Birsen Ekim Özen
![]() |
| Yazan: Birsen Ekim Özen Resimleyen: Sernur Işık Kapak Tasarımı: Sernur Işık Yayın yılı: 2011 Yayınevi: Timaş |
Çok şirin bir karaktermiş Şirin. Pırıl pırıl zekası olan ama derslerine gereken ilgiyi göstermeyen bir çocuk. Zeki karakterlerin de böyle başarısız yansıtılması pek nahoş aslında ama, bunu bir kenara bırakıyorum şimdilik.
Şirin her zaman olduğu gibi kötü diyemesek de güzel bir karne de getiremiyor ailesine. Durum böyle olunca kendi karnesini kendisi yapıyor. Bir güzel taratıyor orijinal karneyi, sonra çıktısını alıyor. Daksil ve kalem yardımıyla gerekli düzenlemeleri de yapınca, ailesinin gururla gösterebilecekleri bir karne çıkıyor ortaya. Öğretmenin notu'nu da değiştirmeyi ihmal etmiyor. "Daha çok çalış" şeklinde düşülmüş nota şöyle minik bir müdahalede bulunuyor:
Şirin'in bir de arkadaşı var, Profesör dedikleri. Profesör sürekli belgeseller izliyor, bilim dergileri okuyor. Çok çalışıyor, notları çok iyi. Anladığım kadarı ile Profesör'ün ailesi de çocuklarını diğer çocuklarla kıyaslayıp, kendi çocuklarının daha "başarılı" olduğunu vurgulamaktan keyif alan bir aile. Ama Şirin'in Profesör ile ve diğer çocuklarla ilgili de sevimli ve ilginç düşünceleri var:
Şirin aile içi meselelere karşı da duyarlı. Evlerinde annesinin çok iş yaptığının, babasınınsa televizyon başına yayılmaktan başka bir şey yapmadığının farkında. Önce bunu babasının kendilerini üzmemek adına mühendis olduğunu iddia etmesine ama aslında maden ocağında çalışmasına bağlıyor. Daha sonra olayı iş yerinde araştırmayı uygun görüyor ve hem babasının hem de annesinin iş yerine misafir oluyor. Fotoğraflar çekiyor, gözlem yapıyor ve annesinin babasından daha çok çalıştığına, daha çok yorulduğuna karar veriyor.
Sonra bu gözlemlerini bir slaytta derliyor, topluyor ve ev halkına da izletiyor. Böylece aile içinde bir iş bölümü yapılmasına da ön ayak olmuş oluyor.
Çocuk kitapları söz konusu olduğunda anlatılan öykü kadar kitabın resimleri de önemli herhalde. Değil çocuklara, büyüklere bile daha bir hitap ediyor kapak / sayfa tasarımı özenli kitaplar.
Şirin'in kapağını da, sayfalarını da, çizimleri de çok sevdim ben. Hatta kendime çocuk kitabı alacak olursam hediye "Şirin" hediye edeyim.
Çok sevimli, can. *.*
Etiketler:
Birsen Ekim Özen,
Çocuk,
Sernur Işık,
Şahsi Fikrim,
Timaş,
Türkiye
Pazar, Kasım 11, 2012
DE Kİ İŞTE ~ Oruç Aruoba
![]() |
| Yayınevi: Metis Yayınları Yayın Yılı: 10.Basım / Aralık 2011 Tasarım: Semih Sökmen, Oruç Aruoba |
- Yaşadıklarımız
öldürdüklerimizdir. - Ölümü bilen, onun bilincinde olan bir yaşam, yaşam sürecinin her anında ölümü yaşama katarak, yaşamı bilinçli kılar - ölümü yaşamdan koparmadan, ama ölümün yaşamı kaplamasına da izin vermeden, ölümü, her an, yaşam kılar. (sf.17)
- Bazı şeyleri (belki, her bir şeyi)
yaşayıp bitirmek gerekir; yoksa,
yaşanıp durdukça, bayatlarlar. (sf.27) - Yaşam, kopmadan kurtulamaz-
ama bağlanmadan da kopamaz.
Yaşamında kurtuluş, hep, bağlanıp- kendini
bağlayıp- sonra, hep bağlarını koparman olacak. (sf.43) - Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar,
bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip
geçerken kısacık bir süre yapraklarda yankılanacaklar
-o kadar...
Orman, bütün sessizliğiyle, yine yalnız
duracak orada. (sf.60) - Acısız yaşam sevinçsiz; hüzünsüz yaşam neşesizdir. (sf.79)
- Yaşamın hiçbir belirli yerinde bulamadığın amacı, boydanboya kendisinde yatar. (sf.99)
- Yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur. (sf.102)
- Kişi, felsefe yaparken, kendi temellerini kazmaktadır
-bundan dolayı da, işte,
kolayca yıkılabilir. (sf.153)
Etiketler:
Felsefe,
Metis,
Oruç Aruoba,
Türkiye
Pazartesi, Ekim 22, 2012
HAR ~ Murat Uyurkulak
![]() |
| Kapak Tasarımı: Emine Bora Kapak Resmi: Mustafa Horasan Yayınevi: Metis Yayın Yılı: 5. Basım / Nisan 2012 Sayfa Sayısı: 249 |
ARKA KAPAK:
"Bu ülke, ki Netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. Yalan elbet, ulu falan değildi ejderha. Kanatlarından irin saçan, pespaye bir yaratıktı aslında. Hastaydı, uçarken kusuyordu sürekli. Şöyle son bir kez titredi, süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı, uzun ince kilimler misali, kadim suyun ortasına salıverdi. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken, macunkilim de hızla katılaştı, kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu, bu ülke böyle vücut buldu.Üzerinden her daim ekşi kokulu duman tütmesi ondandır."
Murat Uyurkulak'ın ilk romanı Tol çok sevilmişti. Har'ı da seveceğinizden eminiz. Dumanı tüten bir kıyametin romanı Har. Gökte melekler, cinler, "ben"ler, şeytanın ta kendisi, yerde Numune, Onüç, Otuzbeş ve bütün Yamuklar, tekmili birden aynı alametin üzerinde.
Ne diyelim, Büyük A hepimizi korusun!
- Zamanın latif bir rüzgâr, hakikatin nazif bir yaprak olduğunu idrak ettiyseniz, hem vakit çabuk geçerdi hem de anlattığınız hikâye güzel olurdu. (sf.64)
- Hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. Zor, ama bir o kadar da zevkliydi. Bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. Zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu. (sf.96)
- İnsanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil yarasından gireceksin. (sf.132)
- -Mesela, güzel güzel diyosun da, nasıl güzel bu Güzel, hele onu anlat...
-Güzel abi işte...
-Kör mü topal mı, uzun mu kısa mı, etli mi butlu mu?
-Abi, ayıp oluyo ama...
-Tamam,peki , onu geçelim... Bari şunu söyle, esmer mi Güzel?
-Bilmiyorum abi...
-Nasıl bilmezsin lan...
-Sevmekten dikkat etmemişim abi... (sf.200) - Zayıfın sığınağıdır kelime, güçlünün cümlesinden alır intikamını mutlaka. (sf.223)
- Yalnızlığın seni üşütsün, başkasını değil.
Tekliğin rüzgârındaki soğuk ihanettir zira.
Ne varlığın bulunmaz bir elmas olsun.
Ne de bir küfür başkalarına. (sf.224) - Pintinin hesabı tilkinin aklını alır, değil ki sen. (sf.226)
- Öfkeni heba etme, fazla öfke düşmanına benzetir seni. (sf.229)
- Hastalardan hasta beğen, yaradan yara.
Hastalığını emsalsiz sananlar yanılır.
O en eski yerinde gülen bir çocuk var.
Bul onu, gör onu, yaklaş yanına, okşa, okşa, okşa...(sf.231)
Etiketler:
Metis,
Murat Uyurkulak,
Roman,
Türkiye
Salı, Eylül 18, 2012
DOST MEKTUPLARI ~ James Baldwin / Engin Cezzar
![]() | |
| Çeviren: Seçkin Selvi Kapak Tasarımı: Nahide Dikel Yayınevi: YKY Yayın Yılı: 1.Basım / İstanbul, Kasım 2007 Sayfa Sayısı: 160 |
ARKA KAPAK:
James Baldwin'le Engin Cezzar, Baldwin'in ikinci kitabı Giovanni'nin Odası'nın yayımlanmasından bir yıl sonra, 1957'de New York'ta tanıştılar. Baldwin romanı Cezzar'la birlikte oyunlaştırdı ve başrol için de onu önerdi. Giovanni'nin Odası hiçbir zaman sahnelenemedi ama Baldwin'in otuz yıl sonraki ölümüne kadar sürdü.
Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaşayan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: "Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bu gün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım..." "Peki" dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik.
- Ayrıca oyun yazmak, iğne oyası -ya da ona benzer bir şey yapmaya benzer; gerektiği anda kullanabilmek için bir milyon şeyin akılda tutulması, işlenmesi, sunulması gerekir; tam üç kez bu oyunun sonuna geldim, üçünde de varılması gereken sonu hazırlamamış olduğumu gördüm. (sf.28)
- Hem yaşayıp hem çalışmak sorununu çözemedim. İnsanın ikisini de yapması gerektiği kesin; ama aralarında savaş var gibi görünüyor ve tükenmek çok gerçek bir şey, dahası en şaşırtıcı biçimlerde ortaya çıkabiliyor. (sf.41)
- İşin kötüsü, korkarım (itibarımın değil) ruhumun o ölmez yanını, o serüven tutkusunu, bilinmeyeni ve imkânsızı göze alma cesaretini yitiriyorum. Tam tersine, bakıyorum da herhangi bir olayda (konu ne olursa olsun) ince eleyip sık dokuyorum, artısını, eksisini, riskini, tehlikesini tartıp duruyorum. Düşünce mekanizması bir kez bu kıyaslama yoluna saptı mı, ya hepten yüreksiz ya da gereğinden fazla gözüpek oluyorsun. Her iki şıkta da sonuç hep aynı durağanlık, hep aynı hareketsizlik. (sf.48)
- Bahse girerim ki gereken tek şey deniz havasıymış.Ne de olsa Hudson Nehri okyanısa dökülüyor ve sen denizle barışık oldun mu, deniz sana bütün hikâyeyi anlatır. (sf.64)
- Benimle alışverişi kesme kararı vermene neden olacak bir şey mi söyledim, yanlış bir şey mi yaptım diye kendi kendimi yemeye başlamıştım. Bir kez böyle düşünmeye başladın mı, insanların seninle ne diye dost olacağını aklın almaz oluyor. (sf.71)
- İnsanın beyninin kafatasının içinde kendi ekseninde döndüğünü hissettiği anlardan biri. İki arada bir derede kalınca içinden geleni yapacaksın. Gerçekten istediğin şeyi biliyorsan ne söz, ne prensip kalmalı. (sf.75)
- Çalışmak harika bir avutucudur; insanlardan nefret etmeyi sürdürecek kadar boş zaman bırakmaz. (sf.80)
- J'avait reculer pour mieux sauter - Önce dibe çökeceksin ki iyi sıçrayasın. (sf.83)
- Boktan herifin tekiyim, ama seni seviyorsam seviyorum demektir, işte bu kadar. (sf.86)
- Söz vermenin pek çok yolu var -sözcüklerle, bakışlarla, beden diliyle söz verebilirsin- ben de yerine getiremeyeceğim sözler vermek istemiyorum artık. (sf.112)
- Seni müthiş özlüyorum. Bir an geliyor ki, neredeyse aklımı yitirecek gibi oluyorum. Ama galiba insan gerçekten aklını yitirmek zorunda kalıncaya kadar çıldırmıyor. (sf.124)
- Oysa şimdi Berford yüzünden İstanbul'dan ayrılamam; hem boyuna şehri terk etmek demek, sonunda bu berbat dünyayı terk edeceksin demektir. Bu dünyayı nasıl olsa terk edeceğimi biliyorum, ama buradan insan soyu denilen bir korkaklar sürüsü tarafından kovalanmama da izin vermeyeceğim. (sf.125/126)
- Aşkın -iki kez- hüsranla sonuçlandığını görmek ve dünyanın aşkı nasıl yok ettiğini ya da bir babanın kendi oğlunu yok etmeye nasıl istekli olduğunu görmek, "ödeşmeyi" gerektiren bir duygu yaratır. Bu noktaya gelenler ya aziz olurlar, ya zorba ya da şair. (sf.141)
Etiketler:
ABD,
Engin Cezzar,
James Baldwin,
Mektup,
Nahide Dikel,
Seçkin Selvi,
Türkiye,
YKY
Perşembe, Eylül 13, 2012
MADAM ARTHUR BEY VE HAYATINDAKİ HER ŞEY ~ Mine Söğüt
![]() |
| Kapak Tasarımı: Nahide Dikel Kapak Resmi: Bahadır Baruter Yayınevi: YKY Yayın Yılı: 1. Baskı / İstanbul, Eylül 2010 Sayfa Sayısı: 164 |
ARKA KAPAK:
Kara Yalı'da gizlenen Madam Arthur Bey,
eski fotoğrafların izinde romanını yazan Olcayto Ran, yangınların ve ölümlerin dilsiz kadını Maria, eski
sevgili Keşşaf Hanuman, her şeyi bilen hayat kadını Nagehan, kimliğini arayan Şehnaz Hanuman,
bütün cinayetlerin tek tanığı antikacı Kedileş, Kara Yalı'da kaybolmuş bir baba
Ruhat Ran...
Kara Yalı'nın salyangoza benzeyen çıkışsız gövdesinde herkes kendine yeni bir hayat arar.
Herkes kendi hayatından kurtulmak, olanları unutmak ister.
Tehlikelerle dolu yalıda herkes dönüşür,
Tehlikelerle dolu yalıda herkes dönüşür,
herkes bir başkası olur.
Mine Söğüt'ten, zamanın ve dünyanın sınırlarını
zorlayan, yaşamın gizlerinde dolanan
tuhaf bir roman...
"Bunları Olcayto'nun rüyasına giren büyük siyah bir kuş söylüyor.
Kuş bunları söyledikten sonra kanatlanıp pencereden aşağıya atlıyor. Olcayto uykunun derinliklerinden ter içinde uyanıp pencereye koşuyor, camı açıyor, aşağıya bakıyor.
Alacakaranlıkta, bomboş sokakta uzun boylu ve zayıf bir çöpçü, tahta saplı sarı bir süpürgeyle
kocaman simsiyah bir kuş ölüsünü
faraşa doğru itiyor."
- Kaderle başa çıkmanın tek yolu, ona kafa tutmaktır. (sf.12)
- Bu gün ölse... Yeryüzünde hiçbir şey değişmez... (sf.13)
- Kimsesizlik sanıldığı gibi güçten düşürücü bir zafiyet değildir. Aksine insana güç verir. (sf.13)
- Sadece insanların değil, tanrıların da kaderi vardır.
- Neden anı sabitlemek ister insan? Neyi hapsetme arzusudur bu? Zamanı mı? O geniş, sonsuz, o başlangıçsız, o tanrısal zamanı mı? Hiç anlayamadığı, anlayamadığı için de ölesiye korktuğu zamanı? Zapt etmek ister? İnsan? Neden? Bugününe, anına, yaşadığı hayata sahip çıkmayı beceremezken, geçmişin elini kolunu bağlayarak, olmuş bitmiş geçmiş gitmiş bir anı durdurmanın anlamı ne? (sf.20/21)
- Suç bulaşıcıdır. (sf.21)
- Keşke sadece hayal ederek ölebilse insan. (sf.24)
- Doğduğu yerde ölen insanlar şanslıdır. Hiç göç etmeyenler. Kaçmak zorunda kalmayanlar. İlk soludukları havayla son soludukları hava aynı olanlar... şanslıdırlar. Sonra çocuklarını hiç kaybetmemiş ve hayatı boyunca hiçbir savaşın ortasında kalmamış olanlar. Onlar da şanslıdırlar. Ama yine de neticede herkes ölür. Aciz ya da gaddar. Adil ya da düzenbaz. Vicdanlı ya da vicdansız. Herkes neticede bir gün ölür. Bütün iktidarlar yıkılır. (sf.31)
- Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. (sf.37)
- Kimse savaşırken kötü bir şey yaptığını düşünmez. (sf.38)
- Ama istekle cesaret aynı hızda koşan atlar değiller. Biri hep geride. Birinin ayağı hep kırık. Biri hep ölü. (sf.38)
- Karşılıklı susmak bazen karşılıklı konuşmak kadar kıymetlidir. (sf.48)
- Bir yazarın iradesine terk edilen doğru, artık doğru değildir; bazen her şeydir; bazen hiçbir şey. (sf.60)
- Hayat yolunu hep beklenmedik, hesapsız buluşmalar, talihli karşılaşmalar sayesinde bulur. O yüzden hiçbir hayat sıradan değildir. En sıradanında bile görkemli bir hikâye, tedirgin bir giz... (sf.71)
- Her gerçek her zihinde yeni bir gerçekliğe bürünür. Kimse kimsenin hikâyesini anlatamaz. Herkes herkesin hikâyesini yeniden yazar. Anılar izafi. Tıpkı zaman gibi. Biz nasıl yaşarsak anılarımız da öyle oluşur. Tüm huylarımız bulaşır anılara. Tüm hayallerimiz ve beklentilerimiz. Kinimiz biçimlendirir onları. Öfkemiz kabartır. Kendimize güvensizliğimiz yontar sonra. Kötücül ne varsa bünyemizde, hafızamıza sirayet eder. O yüzden kimse kimsenin gerçek hikâyesini anlatamaz. Herkes herkese yeniden, yeniden, yeniden gerçekler yazar. Tek doğru olmadığı gibi tek tarih de yoktur o yüzden. Onun kişisel tarihi bile, belki de, bin tane. (sf.74 / 75)
- Cevapsız kalan soru aslında cevabı işaret eder. (sf.77)
- Hiçbir şey kendi sınırlarını aşamaz. (sf.79)
- İki insan birbirini bir kere kabullenmeyegörsün. Anahtar kabullenmektir. Sonra her şey mümkün olur. (sf.106)
- Hileli bir kim kimdir oyunu gibi hayat.
Kimse, olduğu kişi değil. Herkse başkası. Bambaşkası. Ve kimin kim olduğu muamma. Hep muamma. (sf.121) - Hayatın kaçmayı, devamlı kaçmayı öğrettiği insanlar en huzurlu rüyalarını metruk vagonlarda görürler. (sf.134)
Etiketler:
Mine Söğüt,
Nahide Dikel,
Roman,
Türkiye,
YKY
Cumartesi, Eylül 01, 2012
Erkek Dedikodusu ~ French Oje / T.B.
![]() | |
| Kapak Tasarımı: Ebru Demetgül Yayın Yılı: 11.Basım / İstanbul, Haziran 2012 Yayınevi: Okuyan us Yayınları Sayfa Sayısı: 325 |
ARKA KAPAK:
Dedikodu için en az iki kişi gerekir, ve de bolca malzeme...
Derin ve Pera, birbirini tanımayan iki kadın, ortak bir arkadaşlarının düğününde "bekârlar masası"na düşerler, bu talihsizliklerini sohbetle bastırmaya çalışırken, koyu bir muhabbet başlar. Derin ve Pera'nın birbirlerine anlattıklarını, sırlarını, güldüklerini, ağladıklarını dinlerken masadaki 3. kişi olarak sizin de sohbete dâhil olmamanız mümkün değil. Her türlü dedikodunun döndüğü bu masaya davetlisiniz, bakalım Derin ve Pera neler anlatacak? Neler yaşayacaklar?
French Oje hiç sektirmeden, yıllarca okuyucularına "kızlar prenses, erkekler ölsün" deyip durdu. T.B., yıllarca nişanlısından kendisine "o beni prenses peri sanıyooo" şarkısını gönderdi durdu. Liseden beri hiç ayrılmayan muhteşem ikili French Oje ve T.B., "Bulaşmadığımız bir aktivite kaldı mı?" diye düşünürken kendilerini kitabın başında buldular. Birbirinden Resul Balay ve George Michael, Küçük Ceylan ve Chris martin, Cindy Crawford ve Kaddafi kadar farklı olan kızlar, erkek dedikodusu konusunda kendilerini bile şaşırtacak kadar uyumlu çıktılar. Bütün kızların kendi aralaında dönen erkek dedikoduları bir kurgunun içinden gizli gizli erkeklere gülümsemeye başladı. Twitter'da da @french_oje ve @tugce_tb nickleriyle tanınan ikili, kendilerini yılların blogger'ı olarak tanımlarken; onları tanıyanlar, 10 yıllık ilişkisiyle alıp başını giden nişanlı T.B.'yi ayakta alkışlayıp, 10 yıllık bekarlığıyla kırıp dizini oturan nişansız French Oje'yi de oturarak teselli ediyorlar. Ve bu ikisi her ortama çok iyi geliyorlar.
twitter.com/erkekdedikodusu
facebook.com/erkekdedikodusu
twitter.com/dizustuedebiyat
facebook.com/dizustuedebiyat
twitter.com/okyanus
facebook.com/okyanusyayinevi
youtube.com/okyanusyayinevi
- Bir erkek hala eski sevgilisinin aldığı kol düğmesini kullanıyorsa... bunun hiçbir anlamı yoktur çünkü erkekler "anlamı olan eşya" felsefesine asla inanmazlar. (sf.58)
- Her kadın aynıydı. Milyonlarca kez kendilerini inceleseler bile kendi anatomileri asla akıllarında kalmazdı. O görüntünün sürekli güncellenmesi gerekirdi. (sf.113)
- Zaten az gülen herkesin gülüşü harika değil miydi? (sf.122)
- Bazen insanın kendi iç sesi, en yakın dostu olur. (sf.165)
- TDK'ya göndereceğim deyimler sözlüğüne katsın bunu: "Bize gelsene film izleyelim" karşılığı, "bize gelsene sevişelim" bunu herkes biliyor, sözlüğe koymak lazım resmileşsin bence. (sf.187)
- Herkesin farklı bir aşk algılayışı ve farklı bir aşk yaşayışı vardı. (sf.245)
Etiketler:
Dizüstü Edebiyatı,
Ebru Demetgül,
French Oje / T.B.,
Okuyan us Yayınevi,
Türkiye
Pazartesi, Temmuz 30, 2012
KAMBUR ~ Şule Gürbüz
![]() |
| Kapak Tasarımı: Suat Aysu Yayın Evi: İletişim Yayınları Yayın Yılı: 3. Baskı / 2011, İstanbul Sayfa Sayısı: 92 |
ARKA KAPAK:
Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim - kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şeye ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır.Bana sorulsa bir gün "Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?" diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.
Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim - dolayısıyla dünyanın da...
Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.
"Genç bir yazarın 'ilk eseri' denecek, 'juvenilia' kategorisine sokulacak hiçbir yanı yoktu Kambur'un. Olgun bir yazarın kaleminden çıkmış,acemiliği, sakarlığı olmayan, olgun bir metindi."Murat Belge
- Düşler, düşler, en koyusu kendiliğin. (sf.5)
- Akıl ideale varamayınca hicve varıyor. (sf.8)
- Sormaktan nefret ederim -kim neyi bilebilir ki? Ne sorarsanız sorun, herkesin hemen kendini düşünmesi ve kendini anlatmaya başlaması bu yüzdendir. (sf.10)
- Ölen kim ise, onun yaşamının müziği cenazesinde çalınmalı, diye düşündü. Çünkü insana doğumundan ölümüne dek bir müzik eşlik eder. Kimi insanların, hareketli ve neşeli, kimilerinin ise durgun ve ara sıra coşkun oluşu, kafalarındaki müziğe ister istemez uymak zorunda oluşlarındandır. (sf.14)
- Tanrı beni bu şekilde yaratıp dünyaya gönderiverdi; ama, beni tekrar göreceğini düşünseydi, burnumun dörtte üçünü geri alırdı. Bu nedenle de karşısında daha fazla kalabilmek için en korkunç suçları işliyorum.(sf.16)
- Sanırım dünyada öğütlenebilecek tek şey ahmaklıktır. Çözümü olmadığı gibi, kalıcılığı da diğer parlak yanıdır. (sf.28)
- Birine, bir çocuğa "Ne akıllısın!" demek korkunç bir şey. İnsanı ömrü billah sersem etmenin en etkin yolu... Böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle elinden alınmış olur. (sf.28)
- ( dünyanın yarısını müdürler oluşturur; öteki yarısını da müdür muavinleri...) (sf.33)
- Yarın ölmezsem, yaşamım boyunca yapacaklarımdan sorumlu değilim. (sf.45)
- -Sen kişi misin?
-Galiba.
-Kaç kişisin?
-Bilemiyorum; epey olmalı- (sf.58/ 59) - Neşeler de çerezdir, yaşamın bu acı içkisini rahat içebilmek için. (sf.59)
- Bir şeylerin, insan soyunun devamı olmak beni öyle sıkıyor ki... (sf.63)
Etiketler:
İletişim Yayınları,
Roman,
Şule Gürbüz,
Türkiye
Perşembe, Temmuz 19, 2012
PUCCA GÜNLÜK 2
ve geri kalan her şey
"hepsini de affettim, zaten
hiçbirinin soyadı bana yakışmıyordu"
![]() | |
| Kapak Tasarımı: Ebru Demetgül Yayın Evi: Okuyan us Yayınevi Yayın Yılı:14.Baskı / İstanbul, Kasım2011 |
ARKA KAPAK:
Türkiye'de blog denince akla ilk onun ismi geldi. Birçok insanın blog açma nedeni olurken, onu okuyan herkesin bazen dert ortağı, bazen de en çok güldüğü arkadaşı oldu.İlk kitabı "Küçük Aptalın Büyük Dünyası" , "blog" nedir bilen bilmeyen herkesin tatil çantasındaki yerini aldı. Pucca, ünlü- ünsüz, onu okuyan herkesi kendisine hayran bıraktı. Yazdıklarını okuyan onunla birlikte öfkelendi, onunla birlikte ağladı, onun şapşallıklarına karnı ağrıyana kadar güldü.
Okurlar, aylarca hikayenin devamını bekledi, Pucca ise hep bir mutlu sonu...
Şimdi zamanı geldi, Pucca, merakla beklenen ikinci kitabı "ve Geri Kalan Her Şey"le aramızda!
İlkinin aksine, Pucca ikinci kitapta neyi, kimi anlatıyor kimse bilmiyor. Sürprizlerle dolu geri kalanlarda, Pucca'nın eğlenceli, komik, bazen de hüzünlü anlatımıyla günlüğünün devamını okuyoruz. Yazarımız, ikinci kitaptan sonra battaniyenin altından çıktı, farklı ve yepyeni bir dünyada yerini aldı.
Şimdi biz de hep birlikte battaniyelerimizin altından çıkıp onun yeni dünyasına giriyoruz.
- Bir kişiyi gideceğini, canını acıtacağını, seni milyon kez kıracağını bile bile sevmek! Aynen diyetteyken pasta yemek gibi... Sonrası vicdan, sonrası kendine acıma, kızma, zamanı geri alsaydım derdi, sonrası pişmanlık... (sf.7)
- Allah'ın neden popoyu arkamıza yaptığını da anladım! İyi ki arkamdaymış her gün o garip şeye bakmaya nasıl dayanırdı yüreğim? (sf.83)
- ..oturup saatlerce yaptığı işi öven adamın zannetmiyorum ki harika bir hayatı olsun. Ya asosyal, yıllık izni alınca ilk geldiği yer burası ya da pipisi için mikroskop gerek. (sf.85)
- Kardeş dediğin şeyin dünyaya geliş amacı bence ablalarına daha mutlu bir yaşam sürdürmeleri olmalı. (sf.136)
- Öyle ikiyüzlü bir toplumda yaşıyoruz ki aslında, evlenmek isteyen kadınları kezbanlıkla suçlayıp, evlenmeden birlikte yaşayanlara orospu muamelesi yapıyorlar. Evlenmek istemiyorum dediğim zaman entel ama sürtük, evlenmek istiyorum dediğim zaman cahil ama namuslu oluyorsun anlayacağın. (sf.157)
- Bir yere yetişmeye çalışırken giyeceğin şey muhakkak kirli sepetindedir, saçın şekil almaz, çorabın kaçar, ojen ayakkabını giyerken bozulur... Bunlar asla değişmeyen kurallardır. (sf.169)
- Nasıl yaratıldıysak, ölüm üzmüyor bence, asıl üzen şey bencillik. (sf.213)
- Akşamüstlerinde genellikle kötü bir şey olmaz, çünkü hep beklenilen bir durum vardır, gece ya kıyamet kopacaktır ya da sabahran kopmuş şimdi yıkıntıları onarıyorlardır. En güzel dilmler akşamüstlerinde biter genellikle, güneşin batışına doğru ilerler hep kahraman. Akşamüstleri hep güzeldir, özeldir... (sf.232)
- O dünyaya ilk gelen kadın var ya ben onun ta anasını tövbe tövbe, onun tembelliği yüzünden şu dünyanın durumuna bak. "Sen git bize yemek bul, ben mağarayı temizlerim." demiş, sonrası yan gel yat ohh mis tabii. Ne ütü derdi, ne bulaşık derdi, ne akşam dinazoru nasıl pişirsem derdi yok kadının. Şimdi öyle mi oysa ki, hem yemek yap, hem temizlik hem de eve para getir. (sf.314)
- Büyümek nedir diye sorsan sanırım bunu derim, uyumadan önce kurduğun hayallerin sorunlara dönüşmesi... (sf.354)
- Ama bunu kimseye anlatamıyorum, çünkü güzel hiçbir şey anlatılmıyor. Anlatılsa bile dinlenmiyor. (sf.379)
- Korktuğun başına geldiği an yapacağın tek şey artık korkmamaktır sanırım. (sf.411)
Etiketler:
Dizüstü Edebiyatı,
Okuyan us Yayınevi,
Pucca,
Türkiye
Çarşamba, Temmuz 18, 2012
Aganta Burina Burinata ~ Halikarnas Balıkçısı
![]() |
| Kapak Tasarımı: Fahri Karagözoğlu Yayın Evi: Bilgi Yayınevi Yayın Yılı: 20.Basım / Mart 2008 Sayfa Sayısı:186 |
ARKA KAPAK:
Balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler...
Halikarnas Balıkçısı hikâye ve romanlarında deniz insanlarını bize tanıtırkwn, "denize bağlı olarak güzelliği, özgürlüğü, başkaldırıyı, insanoğlunun geçmişteki ve gelecekteki arayışlarını, kayıplarını, bunalımlarını, korkularını; ışığı kırar gibi kendiliğinden, alabildiğine etkin bir anlatımla ortaya koyarak, çağdaş insancıl bakışla eski uygarlıklar arasındaki bağları da göstermiştir."
Balıkçı'nın ilk romanı olan Aganta Burina Burinata, yazarın şiirli ve müzikli dilinin, doğa ve insan sevgisinin, tanıtım ve duygusal gücünün en güzel örneklerinden biridir.
- İnsan her yerde ölür -ne bileyim, dağda, taşta, harp meydanında- ne var ki denizden başka her yerde bir izi, bir kemiği, dikili bir mezar taşı kalır. Denizde boğulan denizcinin ise, tıpkı bir hulya, bir rüya gibi tam bir kayboluşu, bir silinişi vardır. (sf.7)
- Toprak kadına benzer, bağrına attığın tohumu sana çiçek ve yemiş diye yetiştirir. (sf.14)
- Ne olacak a canım! Hepimiz ya bir kaza neticesinde ya da kazasız olarak cavlağı çekeceğiz. Fakat ne bileyim, ölmeden önce insan yaşar a. (sf.25)
- Felaketler yalnız gelmezlermiş, bir tane değil, insanın başına birkaç tanesi birden yığılırmış. Doğrudur evlar. (sf.44)
- İnsan, keşfetmek, öteye varmak, yeniye açılmak özleyişiyle ceviz kabuğu kadar bir tekneye biner, iki buçuk arşın bez barçasıyla göklerin rüzgârını çalar da, elâlemin muhakkak "ölümdür, deliliktir" diye bağrışıp ayak diremelerine kulak asmadan açılır gider ve yeni dünyalar, yeni âlemler bulur. (sf.52)
- Ne biçim dünyaya doğmuştum ben_ "Güzel" diyordum, güzel dediğime dönüp bakmıyorlardı bile. "İyi" diyordum, omuz silkiyorlardı. Birisinin dobra dobra dosdoğruyu söylediğini duyuyor, heyecanlanıp, "Doğru!" diye bağırıyordum. "Aman sus!" diyolardı. (sf.52)
- Beraber çalışıp beraber çile çeken insanlar birbirine öyle bağlanıyorlar ki, bir kısmı buz, bir kısmı da ateş olsa, birbirine uyup canciğer kardeş oluyorlar. (sf.101)
- Bana öyle geliyor ki dünyada mevcut sonsuz sevgi dile gelmek için can atar, dudaklarda tir tir titrer, gelgelelim dile gelmeye utanır, utanır, utanır! (sf.110)
- İnsan bir mevsimde bir ağacın muayyen bir dalında bir yemiş buluyor. Yiyor ve hoşuna gidiyor. Bir-iki mevsim sonra yine aynı dalda aynı yemişi arıyor, ya yemiş o dalda bulunmuyor ya da bulunursa hoşa gitmiyor. Belki de yemişi arayan değişmiş bulunuyor. (sf.124)
- Felaketin bazen kendine ait bir havası vardır. Onun yaklaşmakta olduğunu insan yüreğinde soğuk soğuk duyar; şen ve güneşli bir gün, güneşin üzerinden bir kara bulutun geçmesiyle, dünyanın benzinin solup kül oluvermesi gibi. (sf.125)
Etiketler:
Bilgi Yayınevi,
Fahri Karagözoğlu,
Halikarnas Balıkçısı,
Roman,
Türkiye
Perşembe, Temmuz 05, 2012
OTRAN ~ Gülten Dayıoğlu
Mo'nun Gizemi 2
![]() | |
| Kapak Tasarımı: Emre Erdem Yayın Evi: Altın Kitaplar Yayın Yılı: 3. Basım / Nisan 2008 Sayfa Sayısı: 352 |
Defne ile Burç, birbirlerine çok yoğun bir aşkla bağlı iki genç.
Japon bilgin Yuma'nın ise tek hedefi İN-MO-SAN adlı insanüstü varlığı yaratmak. Bu amaca erişmek için, Defne ve Burç'a Mo yaratığının genlerini aşılamak istiyor. İki genci, soluk kesici olaylar sonucu tuzağa düşürüp kaçırıyor.
Sonra... Neler oluyor neler, bir bilseniz!...
İşte o gençlerle birlikte bu soluk kesici serüvene daldığınızda, birden karşınıza OTRAN çıkıyor. Sakın ŞAŞIRMAYIN!
İnsan varlığının gizemli sınırlarını aşmayı düşleme gücüne sahipseniz, bu kitapla kanatlanıp uçmanız, işten bile değil.
- Yerkürenin sallana yuvarlana, bilinmedik bir yerlere gitmekte olduğu apaçık ortadaydı. (sf.24)
- İnsanlar, insanlık dışı eylemleriyle yazık ki, doğa ve öteki canlılar karşısında saygınlıklarını yitirdiler. (sf.124)
- İnsanoğlunun en büyük kusurlarından biri sabırsızlık. (sf.137)
- Sevgi; nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin sezinlenir. (sf.184)
- Yeryüzünde her olay, birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlıdır. (sf.326)
- Herkes, umut konusunda özgürdür. Hele sen! Umutlar sonsuzdur. (sf.333)
- İkiyüzlülük, insanların doğal davranışı haline gelmiş durumda. (sf.339)
Etiketler:
Altın Kitaplar Yayınevi,
Emre Erdem,
Gülten Dayıoğlu,
İlk Gençlik,
Mo'nun Gizemi Serisi,
Türkiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















