İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 28, 2013

Oaxaca Günlüğü ~ Oliver Sacks

Çeviren: Deniz Koç
Özgün Adı: Oaxaca Journal
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Yayın Yılı: 1. Baskı / Mayıs 2013
Yayınevi: YKY
Sayfa Sayısı: 128

ARKA KAPAK:

Bir nörolog ve psikiyatr olan Oliver Sacks, yaptığı muhteşem iç yolculuklardan sonra bu kez bir "dış" yolculuğa çıkıyor, okurunu da bir dış yolculuğa çıkartıyor. Bu arada Sacks'ın hiç bilinmeyen bir yanını da öğreniyoruz. Çocukluğundan beri eğreltiotlarına duyduğu ilgi ve sevgi.

Oliver Sacks 2000 yılı kışında, zaman zaman toplantılarının dinleyicisi olduğu American Fern Society'nin (Amerikan Eğreltiotu Derneği) Meksika'nın göbeğindeki Oaxaca (Okaha okunur) bölgesine düzenlediği bir araştırma gezisine katılır. Gezi boyunca gün gün yazılmış bu günlükte yalnız eğreltiotları yok... Meksika'nın ve Oaxaca'nın Kolombus öncesi ve koloniler dönemi tarihi, kültürleri, kakaoyla çikolatanın geçmişi ve bu günü ve bir tür tekila olan meskalinin nasıl yapıldığı, Zapotek harabeleri, Maya soyundan gelen yerli halkları, pazaryerleri, yalnız bitkileri değil, kuşları ve böcekleri, yol arkadaşlarının yer yer esprili portreleri, kısacası müthiş bir dünya yer almakta bu kitapta.

Odasında seyahat etmekten zevk alanlarla, Meksika'ya gitmeyi planlayanlar için ufuk açıcı bir kitap Oaxaca Günlüğü.

Başka kültürleri tanımak, ne kadar yerel ve ne kadar özel olduklarını görmek, kendi kültürünün evrensellikten ne denli uzak olduğunun ayırdına varmak ne kadar önemli. (sf.15)

Bu günlerde pek az keyfe, tabir yerindeyse, "izin" veriliyor -halbuki hayatın tadının kesinlikle doya doya çıkarılması lazım gelmez mi? (sf.15)

Sık sık mesleki toplantılara katılmak zorunda kalırım: Nörologların ve nörobilim uzmanlarının toplantılarına. Fakat bu toplantıdaki hissiyat bambaşkaydı: Bir özgürlük vardı, mesleki toplantılarda asla şahit olamadığım türden bir rahatlık ve rekabetten uzaklık. Belki de bu rahatlık ve içtenlik nedeniyle botanik tutkusu ve merakı herkesi sarabiliyordu, belki de üzerimde mesleki bir zorunluluğun ağırlığını hissetmediğim için bu toplantılara her ay düzenli olarak katılmaya başladım. (sf.25)

Bense, şahsen, her ne kadar bu adaptasyonların güzelliğini takdir etsem de, eğreltilerin yeşil ve kokusuz dünyasını, çiçeklerin gelişinden önceki haliyle bu çağlar öncesine ait yeşil dünyayı tercih ediyorum. Üstelik bu, üreme organlarının -stamen ve pistiller- gösteriş yaparcasına göze sokulmayıp yaprak ayasının altında zarafetle gizlendiği büyüleyici bir tevazunun egemen olduğu bir dünya. (sf.43)

Teotitlan del Valle'de neredeyse herkes yünü taraklama ve eğirme, en sevdikleri kaktüslerin üzerinde böcek besleme, uygun çivit bitkilerini toplama gibi dokuma ve boyama işiyle ilgili şeylere ilişkin derin ve ayrıntılı bilgiye sahip. Bilgi bir bütün halinde bu köyde yaşayan ailelerin bireylerinde hayat buluyor. Başvurulması gereken "uzmanlar" yok, köydekilerin zaten bilmedikleri harici bir bilgi yok. Uzmanlık bütün yönleriyle tam da burada bulunuyor. (sf.98)

Perşembe, Ağustos 29, 2013

Harry Potter ve Sırlar Odası ~ J. K. Rowling

Çeviren: Sevin Okyay
Özgün Adı: Harry Potter and the Chamber of Secrets
Kapak Resmi: Mary GrandPré & David Saylor
Yayın Yılı: 18. Baskı / Kasım 2007
Yayınevi: YKY
Sayfa Sayısı: 314

ARKA KAPAK:

Dursley'ler o yaz öylesine çekilmez olmuşlardır ki, Harry bir an önce Hogwarts'a dönmek için can atmaktadır. Eşyalarını toplarken ortaya çıkan ev cini Dobby ise onu uyarır: Hogwarts'a dönerse, bir felaket olacaktır. Olur da: Sırtlar Odası'nın açılmasıyla ortaya çıkan karanlık bir güç, Hogwarts'takileri taşa çevirmeye başlar. Harr, hayatını tehlikeye atarak, Oda'nın elli yıllık ölümcül gizemini çözmeye çalışır. Ve gerçekten de başına gelmedik felaket kalmaz.

Harry Potter'ın okuldaki ikinci yılını anlatan Harry Potter ve Sırlar Odası'nda J.K. Rowling, bildik öğrenci sorunlarını -kıskançlıklar, rekabetler, çekingenlikler- yer yer ürkütücü, yer yer komik düşsel ögelerle ustaca iç içe geçiriyor. Dizinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı kadar sürükleyici olan bu ikinci kitabı heyecandan soluğunuzu tutarak okuyacaksınız.

"Ama niye bırakmıyorsun? Kaçmıyorsun?"
"Bir ev cininin serbest bırakılması gerekir, efendim. Ve aile Dobby'i asla serbest bırakmayacak... Dobby ölene kadar aileye hizmet edecek efendim..."
Harry bakakaldı.
"Ve ben de burada dört hafta daha kalacağım diye talihsiz olduğumu düşünmüştüm," dedi. "Bunun yanında Dursley'ler bile insana benziyor." (sf.21)

Ancak Harry'nin , Ron'ların evindeki hayata ilişkin olarak en sıra dışı bulduğu şey konuşan ayna ya da şıngırdayan gulyabani değildi: Oradaki herkesin onu seviyor görünmesiydi. (sf.46)

Çoğu kişi çok yaşlı ve buruş buruş olan Binns'in öldüğünü fark etmediğini söylerdi. Bir gün ders vermek için ayağa kalkmış, bedenini öğretmenler odası şöminesinin önündeki koltukta bırakmıştı. Günlük temposu bundan sonra hiç mi hiç değişmemişti. (sf.141)

"Demek Dobby trene binmemizi engelledi ve kolunu kırdı..." Başını salladı. "Biliyor musun ne diyeceğim, Harry? Eğer hayatını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmezse, seni öldürecek." (sf.173)

Snape'in iksir dersinde kasıtlı olarak karmaşa yaratmak, uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi. (sf.174)

Justin, Profesör Filtwick ve Astronomi bölümünden Profesör Sinistra tarafından hastane kanadına taşındı. Ama kimse Neredeyse Kafasız Nick için ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Sonunda Provesör McGonagall havada koca bir yelpaze yaptı, bunu da Neredeyse Kafasız Nick'i merdivenlerden yukarı sürükleme talimatıyla Ernie'ye verdi. Ernie de bunu yaptı; sessiz,kara bir hoverkraftmış gibi Nick'i yelpazeleyip götürdü. (sf.190)

"Sizce gidip Hagrid'e işin aslını sormalı mıyız?"
"İşte bu, şenlikli bir ziyaret olurdu," dedi Ron. "Merhaba Hagrid, söylesene, son zamanlarda şatoya çılgın ve kıllı bir şey saldın mı?" (sf.232)

"Gene de," dedi Dumbledore, herkes her sözcüğü duyabilsin diye tane tane konuşarak, "göreceksin ki, ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir. Ayrıca göreceksin ki, Hogwarts'ta isteyen herkese yardım edilir." (sf.244)

"Herhalde Hermione'yi uyandırdıklarında, merak ettiğimiz her şeyin cevabını verebilecek! Hoş, üç gün sonra sınavların başladığını öğrendiğinde deliye dönecek ya. Dersleri tekrar etmedi çünkü. Belki de sınavlar bitene kadar onu öyle bırakmak daha nazikçe bir hareket olur." (sf.264)

"Güzel," diye onu yüreklendirdi Profesör McGonagall, "demek böylece girişin nerede olduğunu buldunuz -ve bu yolda okuldaki yüz kadar kuralı çiğnediniz..." (sf.302)

"Ginny!" dedi Mr Weasley, dehşete düşmüş halde. "Sana hiçbir şey öğretmedim mi ben? Kaç kere söyledim sana. Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsan, güvenme." (sf.303)

"Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir, Harry." (sf.306)

Trenden inip sihirli bölmeye doğru yürüten gruba katılırken, Hermion, "Teyzenle enişten gurur duyacaklar ama, değil mi?" dedi. "Yani bu yıl yaptıklarını duyunca."
"Gurur duymak mı?" dedi Harry. "Aklını mı oynattın sen? Ölmem için o kadar fırsat çıkmışken ve ben bunu başaramamışken mi? Sinirden çılgına dönecekler..." (sf.314)

Çarşamba, Ağustos 21, 2013

Frederica ~ Georgette Heyer

İşte, esas oğlanın pipisinden söz etmeyen bir tarihi aşk romanı! Demek ki varmış, olabiliyormuş.

Frederica'ya ayın 13'ünde başlamışım, 20'sinde de bitirdim. Aslında daha erken bitireceğimi düşünmüştüm ama şehir dışındaydım ve kitap okumaya çok fazla zaman bulamadım. Dün Adana'ya dönerken bitirdim, otobüste.

Öncelikle, dediğim gibi, Frederica esas oğlanın pipisinden söz etmeyen bir tarihi aşk romanı. Kitapta fiki fiki yok hiç. Ama hiç yok. Azıcık bile yok. Öpüşen bile yok.

Frederica, Marki Alverstoke'un çok uzak bir akrabası. Güzeller güzeli kız kardeşini cemiyete tanıtması gerekiyor ki iyi bit evlilik gerçekleştirebilsin. Güzel kardeşinin rahat yaşamasını istiyor. Tabii ki servet avcısı değiller, rahat yaşamaktan kastımız sadece çok parasının olması değil. Pek zeki olmayan kız kardeşi için yaşamı kolaylaştıracak bir damat düşünüyor Frederica. Ona uygun bir eş bulmaya kararlı. Kendisi ise -25 falan yaşındaydı herhalde- evlilik yaşı geçmiş bir kız. Ayrıca güzellik açısından daima kız kardeşinin gölgesinde kalıyor ve o da bunun farkında. Ama bu onu üzen bir şey değil. Zaten derdi hiçbir zaman evlenmek olmamış. Daima kardeşleriyle ilgilenmiş, bunu kendisine bir görev bilmiş.

Charis'ten, yani evlendirmek istediği kızdan başka üç kardeşi daha var, hepsi de erkek. Bunlardan biri Harry. Ya Frederica'dan büyük ya da onun bir küçüğü, bilemedim. Aslında Charis ve diğer iki oğlanın (Felix ve Jessamy) velisi gibi bir şey ama çok sorumsuz. Bu yüzden bütün yük Frederica'nın omuzlarında.

Frederica, güzel kız kardeşini cemiyete takdim etme konusunda kendisine yardımcı olması için Alverstoke'u buluyor. Ondan bu konuda yardım istiyor. Adam da bir şekilde, bu yardım isteğini geri çeviremiyor. Frederica'nın zekasından, olaylara yaklaşımından falan etkileniyor işte zaman içinde. Bir anda kendisini Frederica'nın kardeşlerini gezdirirken buluyor.

Bir gün, bir balonun havalanışını görmeye gidiyorlar ve o da nesi?! Frederica'nın en küçük ve en haylaz kardeşi Felix balondan sarkan halatlardan birine tutunmuş, balonla havalanmıyor mu?! Sonra minik bir kaza ve Felix yatak döşek hastalanıyor. Tabii ki Alverstoke hemen yardımlarına koşuyor. Bu esnada da Frederica'ya olan hislerinden emin oluyor tabii.

Bu sene içinde okuduğum tarihi aşk romanları arasında en eğlenceli olanıydı. Ama sonu güzel bağlanmamıştı. Böyle markinin aşkını itirafı, Frederica'nın kabul edişi filan çok aceleye geldi. Yine de Alverstoke'un ve Felix'in karakterini ve mizacını sevdim. İşte Frederica da böyle bir romandı.

7/10

Salı, Ağustos 06, 2013

Yokyer ~ Neil Gaiman

Çeviren: Evrim Öncül
Özgün Adı: Neverwhere
Kapak Tasarımı: İthaki
Kapak İllüstrasyonu: Azadeh Ramezani Tabrizi
Yayın Yılı:2. Baskı / Ekim 2012
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 372

"Sen kaç yaşındasın?" diye sordu Door. Richard onun bu soruyu sormuş olmasına sevindi; kendisi asla cesaret edemezdi.
"Dilim kadar yaşlı" dedi Avcı ciddi bir şekilde, "ve dişlerimden biraz daha yaşlı."


Neil Gaiman, bir çok çizgi roman ve romana imza atan İngiliz, bilim kurgu ve fantezi yazarı. Yokyer de Pinuccia'nın okuma etkinliği sayesinde, yazarın okuduğum ilk kitabı. Peki nasıl bir kitaptı bu Yokyer? Nasıl okundu?

Aslına bakarsanız bu sorulara cevap vermek biraz güç. Nail Gaiman uzun süredir tanışmak istediğim bir yazardı. Kafamda iki kitap belirlemiştim bu tanışma adına, biri Koralin'di diğeri Yıldız Tozu. Ancak ikisini de kitapçıda bulamayınca bulunan kitaplarını karıştırmıştım ve hem muhteşem kapağı sebebiyle hem de konusunun ilginç ve güzel oluşu nedeniyle Yokyer ilgimi çekmişti. Büyük bir hevesle almıştım ve ağustos ayını da heyecanla beklemiştim.

Ancak kitabı okumaya başlayınca işler hiç beklediğim gibi gitmedi. Sürekli yakınıyorum, biliyorsunuz. Kafam pek dolu şu sıralar. Belki sebebi buydu. Belki de kasvetli mekânları kaldırabilecek durumda değildim. Böyle olunca metrolarda, karanlıklarda geçen bir kitap okumak bana iyi gelmedi. 

Aslında kitabı 6 günde bitirdim. Elimde çok süründürmemiş olmam güzel. Ama almam gerektiği kadar keyif almadım. Çok güzel kitap, çok özgün karakterler, güzel bir kurgu. Ama işte, sorun bu kez bendeydi herhalde.

Ana karakter Richard. Richard sıkıcı bir şirkette çalışan bir adam. Hayatında pek bir atraksiyon yok. Jessica diye bir hatunla nişanlı. Jessica da Richard'ı kendince "yontmaya", istediği gibi biri yapmaya çalışan bir ablamız. Öyle tipleri sevmem hiç, kitabın başında gıcık oldum ona zaten. Neyse, bir gün patronu ile yemek yiyecekler Jessica'nın, Richard'da yanlarında olacak. Rich'i tembihlemiş bir sürü. Şöyle derse gül, böyle derse şöyle cevap ver falan diye. Bunlar restorana giderlerken, birden bir duvardan bir kapı açılıveriyor ve kaldırıma bir kız düşüyor. Kapıyı falan görmüyorlar da Richard görüyor kızı. Ufak tefek, kir pas içinde, eski püskü kıyafetler giymiş bu kızın önce evsiz olduğunu düşünüyorlar. Fakat Rich kızın yaralı olduğunu görünce onu orada bırakamıyor. Kucağına aldığı gibi yürümeye başlıyor. Jess de nişanı atıyor haliyle.

Richard kızı evine götürüyor ve yarasına falan bakıyor elinden geldiğince. Daha sonra iki adam geliyor, Croup ile Vandemar. Bunlar da kızın peşindeki kötü adamlar. Rich'in evini falan arıyorlar ama kızı bulamıyorlar.

Daha sonra Rich kızın isminin Door olduğunu öğreniyor. Door ondan yardım istiyor, bir adamı bulmasını. Marquis de Carabas'ı bulmasını. Onun kendisine yardımcı olabileceğini söylüyor. Rich denileni yapıp adamı buluyor. O da Door'u alıp gidiyor. Rich de eski hayatına geri deniyor.Ama oops. Dönemiyor mu yoksa?

Ertesi sabah uyandığında işe gitmekte zorlanıyor çünkü ne bir taksi durdurabiliyor ne de metrodaki insanlar onu fark ediyor. İşe gittiğinde masasının taşındığını görüyor. İş yerinde kimse tanımıyor onu. Eve geldiğinde de evinin başka birine kiralandığına tanık oluyor ve insanlar onu görmüyorlar bile. O da tüm bunlardan sorumlu tuttuğu ve bu durumu düzelteceğini umduğu Door'un peşine düşüyor.

Vandemar ve Croup, Door'un ailesini katletmiş. Şimdi de onun peşindeler. Door ise hem canını kurtarmaya hem de ailesinin intikamını almaya çalışıyor. Bu nedenle kendisini koruyacak birini arıyor. Böylece aşağı tarafta Avcı diye bilinen bir kadın da katılıyor onlara. Ve böylece arayış başlıyor. Bu katlin arkasında kimin olduğunu anlamaya çalışıyorlar çünkü biliyorlar ki Vandemar ve Croup birlikte çalışıyor.

Herkes kendi çıkarı peşinde aslında. Door ailesinin öcünü almak derdinde. Door'un babası zamanında Carabas'ın hayatını kurtarmış herhalde, o da bu yüzden Door'u korumaya çalışıyor. Avcı Aşağı Londra'ya korku salan hayvana ulaşma ve onu avlama peşinde. Rich ise eski hayatını geri istiyor. Ve tüm bunları başarmalarının tek yolu da Door'un babasının bıraktığı mesaj üzerine, melek Islington'ı bulmak.

Kitap aslında çok farklıydı, güzeldi. Akıcıydı, anlatımı falan iyiydi yani. Bir çırpıda biterdi ama benim kafamın pek yerinde olmadığı bir zamana denk geldi. Kitaptan keyif almadım demiyorum. Çok daha fazla keyif alacağım bir kitaptı, keşke böyle bir döneme denk getirmemiş olsaydım da iyice tadını çıkarsaydım diyorum.

Bir de kitabın sonundan, bir devam kitabı gelebilir gibi bir izlenim edindim. Öyküyü burada noktalamamaya müsait bir son yazmış sanki yazar. Hımpf, umarım gelir. Bu kez doğru zamanda okumak ve çok keyif almak istiyorum *.*

Bu sayede Neil Gaiman ile de tanışmış oldum. İyi oldu, güzel oldu. Herhalde bir dahaki sefere adamın Yıldız Tozu adlı kitabı ile geleceğim karşınıza çünkü çok merak ediyorum onu da. 

Eöö, yazıyı bitiremedim.
Tamam bu kadar.

8/10

Pazar, Haziran 30, 2013

Harry Potter ve Felsefe Taşı ~ J.K. Rowling

Çeviren: Ülkü Tamer
Özgün Adı: Harry Potter and the Philosopher's Stone
Kapak Resmi: Mary GrandPré - David Saylor
Yayın Yılı: 24.Baskı / İstanbul, Kasım 2007
Yayınevi: YKY

ARKA KAPAK:


HARRY POTTER sıradan bir çocuk olduğunu sanırken, bir baykuşun getirdiği mektuplarla yaşamı değişir: Başvurmadığı halde Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na kabul edilmiştir. Burada birbirinden ilginç dersler alır, iki arkadaşıyla birlikte maceradan maceraya koşar. Yaşayarak öğrendikleri sayesinde küçük yaşta becerikli bir büyücü olup çıkar.

J.K. Rowling'in zengin düşgücü, onu bebeğiyle yalnız yaşayan sıradan bir anneden, kitapları dünyada 100 milyondan fazla satan, 40'tan fazla dile çevrilen parlak bir yazara dönüştürdü. Kitapların artık sanal ortamda okunmaya başladığı bir çağda, Harry Potter genç kuşağı gerçek bir kitabın sayfaları arasında yepyeni bir dünyayı keşfetmenin heyecanıyla tanıştırdı. Harry Potter ve Felsefe Taşı'nın sinemaya uyarlanması bu heyecanı daha da arttırdı. 

Harry Potter'ın baş döndürücü "büyülü" dünyasına adım atmadan önce kemerlerinizi bağlayın! 

"Yoksa oraya mı?" diye fısıldadı Profesör McGonagall.
"Evet," dedi Dumbledore . "O iz yaşamı boyunca kalacak."
"Siz bu konuda bir şey yapamaz mıydınız, Dumbledore?"
"Yapabilecek olsaydım bile yapmazdım. İzler yararlı olabilir bazen. Benim sol dizimde de bir tane var, Londra Metrosunun kusursuz bir haritası." (sf.21)

"Fazla kalamam, anne," dedi Percy. " Öndeyim, Sınıf Başkanlarına ayrılmış iki kompartıman var-"
İkizlerden biri, son derece şaşırmış gibi "Sınıf Başkanı mısın sen?" dedi. "Bilmiyorduk, daha önce söyleseydin ya."
"Bir dakika," dedi öteki ikiz, "galiba bu konuda bir şeyler söylemişti. Bir kere-" 
"Ya da iki kere-"
"Bir dakika-"
"Yaz boyunca-" (sf.89/90)

Korkunç bir düşünce belirdi Harry'nin kafasında, zaten insan tedirgin olmayagörsün, kafasına hep korkunç düşünceler takılır. (sf.111)

Gözlerini silerek, "Ah, müzik!" dedi. "Burada yaptıklarımızın ötesinde bir büyü!" (sf.118)

"Merak etme, Weasley'ler Bludgerlar'la rahatça başa çıkabilirler- zaten kendileri de birer insan Bludger." (sf.154)

Lee Jordan, yan tutmamak için çok zorlanıyordu. 
"Böyle apaçık, böyle alçakça bir saldırıdan sonra-"
"Jordan!" diye gürledi Profesör McGonagall.
"Yani, böyle pisliğe-"
"Jordan, seni uyarıyorum-"
"Peki peki. Flint, Gryffindor Arayıcısını az kalsın öldürecekti, olur böyle şeyler." (sf.170)

Ron, "Flamel'ı Büyücülükte Son Gelişmeler Üstüne Bir İnceleme'de boşu boşuna aramışız," dedi."Son gelişmelerle ilgisi olduğunu pek söyleyemeyiz- ne de olsa altı yüz altmış beş yaşında, öyle değil mi?" (sf.197)

Düzenli bir kafa için ölüm de büyük bir serüvenden başka bir şey değildir. (sf.264)

Hem güzel, hem korkunç bir şeydir gerçek, çok özen ister. (sf.264)

Cuma, Mayıs 31, 2013

Kraliçe Kitap Okursa ~ Alan Bennet

Çeviren: Süha Sertabiboğlu
Özgün Adı: The Uncommon Reader
Yayınevi: Sel Yayıncılık
Yayın Yılı: 1.Baskı / Temmuz 2008
Sayfa Sayısı: 100

ARKA KAPAK:

Sarayın köpekleri bahçeye park etmiş tuhaf kamyonete havlamasaydı, Kraliçe belki de Westminster gezici kütüphanesinin saraya her hafta geldiğini hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Gürültü için özür dilemek üzere gezici kütüphanenin basamaklarını çıkan Kraliçe, konumu gereği kendini bir kitap almak zorunda hisseder. Kitap kötü çıkar, ama Majesteleri'nin aldığı eğitim onu bitirmesini gerektirmektedir ve kitabı geri götürdüğünde kabalık olmasın diye başka bir kitap daha alır. Daha isabetli bir seçim olan bu ikinci kitap Mejesteleri'nde öyle büyük bir kitap okuma tutkusu uyandırır ki resmi görevlerini aksatmaya başlar.

Böylece, kadıncağız Hardy'den Brookner'e, Proust'tan Beckett'e, her önüne gelen kitabı yutarak okurken maiyet subayları da Kraliçe'nin bu kitap serüvenine bir son vermek için gizli tertiplere girişir.

Kraliçe Kitap Okursa edebiyatın, en sıra dışı okurun bile yaşamını değiştiren büyük gücünü gözler önüne seren, sarsıcı ve eğlendirici bir kitap...

"Vakit geçirmek mi?" dedi Kraliçe. "Kitapların vakit geçirmekle bir ilgisi yoktur. Kitaplarda başka yaşamlar vardır. Başka dünyalar vardır. Vaktin geçmesini istemek bir yana, Sir Kevin, insan keşke daha çok vaktim olsaydı der kendi kendine. İnsan vakit geçirmek istiyorsa yeni Zelanda'ya gidebilir pekala." (sf.26)

Kitapların cazibesi, dedi kendi kendine, kayıtsızlığından geliyor; edebiyatta gururlu  bir şeyler vardı. Kitaplar, onları kimin okuduğuna, yahut okuyup okumadığına hiç aldırmazdı. Kendisi de dahil olmak üzere, bütün okurlar eşitti. Edebiyat, dedi kendi kendine, bir Commonwealth'tir, harflerse bir cumhuriyet. (sf.28)

Kraliçe hemen, yazarla en iyisi, romanlarının sayfalarında tanışmak gerektiğine ve onların da, kitaplarındaki karakterler gibi, okurun düş gücünün yarattığı şeyler olduğuna karar verdi. (sf.46)

"Mutluluğun reçetelerinden biri, unvan diye bir şey tanımamaktır." (sf.62)

"Yaşamını kitaplarına koyamazsın. Kitaplarda bulursun." (sf.85)

"Acaba," diyerek diğer tarafındakine döndü Kraliçe, "yaratıcı yazarlık profesörü gibi siz de, okumak insanı yumuşatırsa, yazmanın bunun tersini yapacağını kabul eder miydiniz? Yazmak için katı olmanız gerekir, öyle değil mi?" (sf.88)

Pazartesi, Mart 11, 2013

Koleksiyoncu ~ John Fowles

Çeviren: Münir H. Göle
 Özgün Adı:The Collector
Kapak İllüstrasyonu:
Sevinç Altan
Yayın Yılı: 3.Basım / 2009
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Sayfa Sayısı: 254

ARKA KAPAK:

Koleksiyoncu, İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından John Fowles'un, birçok yayınevinden geri çevrilme talihsizliğini yaşayan, ama yayımlandığında kendisine bu günkü ününü getiren ilk romanı. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık, Mantissa, Büyücü ve Daniel Martin gibi başyapıtların habercisi...

Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusuyla, âşık olup kaçırarak zindanda kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki "mecburi" ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles'un ulağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta; ahlâki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımızın içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir.

Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki "iktidar" ve "teslim olma" isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek "yığınları" mümkün olduğunca kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir.

Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara... Ya da Fowles'un dediği gibi "Her insan kendisi için bir göz olmalıdır" sözüne inananlar için.

"Bu bir işkence öyküsü değil: Heyecan verici aşkın en güzel kanıtının ötekine ve onun arzusuna saygı göstermek olduğunu kim söyleyebilir? Güzelliğin ve baştan çıkarmanın bedeli, belki de hapsedilmek ve öldürülmektir..."
Jean Baudrillard, Baştan Çıkarma Üzerine

Dehşet verici güzellikte bir ilk roman; son derece kendinden emin ve sıkı... Acımasız, marazi ve kesinlikle ikna edici."
Richard Lister, London Standard

"Koleksiyoncu'nun muhteşem, alışılmadık bir teması var. Psikolojik ve sosyal izler taşıyan kısa, dolaysız ve zekice yazılmış bir gerilim romanı."
Alain Brien, Sunday Times

Ama unutmak insanın yapacağı değil, başına gelecek bir şeydir ve benim başıma gelmedi. (sf.11)

Güç, insanı yoldan çıkarır. (sf.23)

İnsanları ele veren konuşma biçimleridir, ne söyledikleri değil. (sf.39)

Ait olmak iki yönlüdür. Bir veren, bir de verileni alan. Sen bana ait değilsin, çünkü seni kabul edemem. Karşılığında bir şey veremem. (sf.82)

Sıradan insan uygarlığın lanetidir.
Ama o denli sıradandı ki, olağandışıydı. (sf.120)

Yani kadınların çoğu bir konuda iyi olmakla yetinirler, kafaları pratik sorunlara yönelmiştir ve becerikliliklerini, güzeli çirkinden ayırma marifetlerini kanıtlamaktır dertleri. Bir türlü anlayamadıklarıysa şudur: Bir insanda kendinin en uç sınırına kadar gitme arzusu varsa, sanatın aldığı şeklin önemi kalmaz. (sf.149)

Hüznü kabullenmek... Her şeyin neşe dolu olduğunu iddia etmek ihanetti. O an hüzünlü olan her kişiye, her zaman hüzünlü olan her kişiye ihanetti; böylesine bir müziğe, böylesine bir hakikate ihanetti. (sf.177)

Her canlı, yaratıcı ve vicdanlı kişinin çevresindeki bayağılığın kurbanı olması neden? (sf.192)

Aşk insanın yakasını bırakmaz. Erkeklerin yakasını. Yeniden yirmi yaşına döner insan, yirmi yaşında olduğu gibi acı çeker. Yirmi yaşının bütün saçmalıkları. Şu anda sana çok mantıklı görünüyor olabilirim, ama kendimi hiç de öyle hissetmiyorum. Bana telefon ettiğinde, heyecandan neredeyse altıma kaçırıyordum. (sf.199)

Onu öldürmek, inandığım her şeye karşı çıkmak anlamına gelir. Kimileri, sen yalnızca bir damlasın, sözünde durmaman bir damla, önemi yok, diyecekler. Ama dünyadaki kötülüğü destekleyen bu küçük damlalardır. Küçük damlaların önemsizliği üzerine konuşmak saçmalıktır. Küçük damlalar ve okyanus aynı şeydir. (sf.215)

Eğer Tanrı varsa, karanlıkta kin dolu dev bir örümcek olsa gerek. (sf.233)

Cuma, Mart 01, 2013

Deniz Feneri ~ Virginia Woolf

Çeviren: Naciye Akseki Öncül
Özgün Adı: To the Lighthouse
Kapak Tasarımı: Ümit Kıvanç
Yayın Yılı: 11.Baskı / 2011, İstanbul
Yayın Evi: İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 248

ARKA KAPAK:

Deniz Feneri, kaybedilen bir mutluluğun anılarda yeniden canlandırıldığı olağanüstü bir romandır. Ramsay ailesi her yıl yaz tatillerini İskoçya'daki yazlıklarında geçirirler, bu tatillerin sonsuza dek süreceği duygusu hepsini sarmıştır. Çocuklar için cennetten farksız olan bu yaz evinde yetişkinler sık sık sonsuzluğu anımsatan zaman parçalarıyla karşılaştıkları hissine kapılırlar. "Bilinç akışı" diye adlandırılan modern roman anlayışının öncülerinden olan Virgina Woolf, otobiyografiye en çok yaklaşan bu romanında, çocukluk günlerinin heyecanlarını, özlemlerini, yetişkinlerin dünyasındaki karmaşık ilişkileri son derece keskin gözlemlerle anlatıyor. Bireylerin izlenimlerini, bu izlenimlerin getirdiği çağrışımları yapıtlarına konu edinen Virgina Woolf, bu yapıtıyla gerçek bir sanat eseri yaratmış ve klasik yazarlar arasındaki yerini almıştır.

***

İnsanlar zaten birbirinden bu denli farklı iken, yeni yeni ayrılıklar çıkarmak ne saçma şeydi. (sf.23)

Bankes, saçları dümdüz fırçalanıp taranmış, üstü başı tertemiz ve özenli, güç beğenir bir yargıç tavrıyla armut ağacının yanında durup, ama, dedi, hangi alanda olursa olsun kalacak bir yenilik getirenlerin sayısı o denli az ki! (sf.39)

Öyle ise bunların içinden nasıl çıkılıyordu? Bir insan başkaları hakkında nasıl yargıya varıyor, nasıl fikir yürütüyordu? Şundan bundan tutturarak nasıl oluyor da hoşlanıyorum ya da hoşlanmıyorum gibi bir sonuç çıkarıyordu? Hem, sanki, bu sözcükler de ne demekti? (sf.40)

Ama işte resmini görmüşlerdi; resmini ondan çalmışlardı. Bu adam çok gizli bir şeyini onunla paylaşmıştı. Bu paylaşma için Lily, Mr. Ramsay'e, Mrs. Ramsay'e, o ana ve o yere içi gönül borcuyla dolu, o zamana dek hiç aklına getirmediği bir gücün varlığına, insanın o uzun ve dar geçitten artık yalnız başına değil, bir başkasıyla kol kola geçebileceğine inanarak -bu duygu çok garip olduğu kadar çok da rahatlatıcı bir duyguydu- boya kutusunu biraz fazla sert bir hareketle kapattı; bu kapatış boya kutusunu, çimenliği, Mr. Bankes'i ve hızla geçip giden şu ele avuca sığmaz çapkını, Cam'i , bir çember içinde sonsuza dek sarıp kuşatmıştı sanki. (sf.73)

Oğlunun kestiği resimleri -bir buzdolabı, bir çimen biçme makinesi, fraklı bir erkek resmi- toplarken, çocuklar hiç unutmazlar diye düşündü. İşte bunun için insan onların yanında söylediklerine dikkat etmeliydi; onlar yataklarına çekildiklerinde insan rahatlıyordu. (sf.82)

Yaşam bir an geri çekilir çekilmez olasılıklar sonsuzlaşıyordu sanki. (sf.83)

Birbiri ardından kendisi, Lily, Augustus, Carmichael, hepsi de sezinliyorlardı ki göze görünen yanları, onları başkalarına tanıtan şeyler çocukçadır. Bunun altı kapkaranlıktır, uçsuz bucaksızdır; dibine varılmaz bir derinliktir; ama arada bir yüze çıkarız ve işte bizi o gözüküşümüzden tanırlar. (sf.83)

Kaç kez kendini, elinde işi, oturup bakarken, bakarken, baktığı o şeyin -örneğin şu ışığın- kendisi oluverirken bulmuştu. (sf.83/ 84)

Lily, işte evlilik denen şey bu, diye düşündü, top oyanayan küçük bir kıza bakan bir erkekle bir kadın. (sf.94)

Lily Briscoe, Mrs. Ramsay'in o tuhaf, tehlikeli, sahipsiz ana bölgeye sürüklenişini izliyordu; gidenlerin ardından oraya gitmek olanağı yoktur ama onların bu gidişleri, kendilerini izleyenleri öyle soğuk ürpertiler içinde bırakır ki, insan nasıl uzaklaşan bir gemiyi, yelkenleri ufukta kayboluncaya dek, gözleriyle izlerse, onlar da bu gidenleri hiç olmazsa böyle gözleriyle olsun izlemeye çalışırlar. (sf.107)

(...) her şeyi tam zamanında yapmak, ancak yaşamımızın sonlarına doğru öğrenebildiğimiz o küçük erdemlerden biridir(...) (sf.118)

İnsanın yaptıklarını doğa tamamlamıyor muydu? İnsanoğlunun başladığı işin sonunu o mu getiriyordu? Bu doğa, aynı gönül rahatlığı ile insanoğlunun perişanlığını görüyor, alçaklığına göz yumuyor, onun çektiklerine aldırmıyordu. Öyleyse o düş, kumsalda tenhada bir başına gezinirken düşüncelerini paylaşacak, tamamlayacak bir şeyler bulmak, sorularına bir yanıt bulmak düşü, aynaya yansıyan bir görüntüden başka bir şey değil miydi? Aynanın kendisi de yüzeysel bir cihazdan başka bir şey değil miydi? Sabırsızlık, umutsuzluk vardı, ama uzaklaşmak da zordu (çünkü güzellik insanı büyüler, avutur), ama artık kıyıda aşağı yukarı gezinmek olanaksızdı; artık uzun uzun düşünmek çekilmez bir şey olmuştu; ayna kırılmıştı. (sf.163/ 164)

Lily'ye asıl acıklı olan bu gibi geldi -tabut örtüsü, kara toprak, kefen değil; asıl acınacak şey böyle boyun eğmeye zorlanan çocuklardı, canlılıkları baskı altında tutulan çocuklar. (sf.179)

Düşünürken çok kolaymış gibi gelen şeyler işe girişince içinden çıkılamaz karmakarışık bir durum alıveriyordu; tıpkı kayalıkların tepesinden bakınca düzenli ve orantılı görünen ama aralarında yüzen insana birbirinden derin uçurumlarla, köpüklü tepelerle ayrılmış gelen dalgalar gibi. (sf.189)

Ama insan başkalarını ancak, onlara ne söyleyeceğini biliyorsa uyandırırdı. Kendisi tek bir şeyi değil, her şeyi söylemek istiyordu. Düşünceyi dağıtan, parçalayan küçük sözcükler hiçbir şey anlatamazlardı. "Yaşam üzerine, ölüm üzerine; Mrs. Ramsay üzerine" - yok, yok diye düşündü. İnsan kimseye bir şey söyleyemezdi. Anın baskısı, telaş insana her zaman hedefini şaşırtıyordu. Sözcükler telaş ve heyecanla yanlara kaçıyor, istenilen hedefe ulaşamıyordu. Sonra da insan bu işten vazgeçiyordu; o zaman o düşünce gerisin geri insanın içine gömülüyordu; o zaman insan birçok orta yaşlı kimseler gibi sakıngan oluyor, kaçamak davranıyor, kaşları arasında çizgiler beliriyor, hep bir kaygı içinde görünüyordu. (sf.212/213)

Öyleyse ne idi bu? Ne demek oluyordu? Birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? O kılıç kesebilir miydi? O yumruk inebilir miydi? İnsanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? Dünyanın gidişini yürekten bilmenin olanağı yok muydu? Yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi? İnsan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atımıveriyordu? (sf.214/215)

Pazar, Ağustos 12, 2012

FARE KAPANI ~ Agatha Christie

Çeviren: Gönül Suveren
Orijinal Adı: Three Blind Mice
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi
Sayfa Sayısı: 170

ARKA KAPAK:

Agatha Christie'nin sahneye uygulanan bu romanı Londra'da 22 yıldan beri kapalı gişe oynamaktadır.


Mrs. Casey kapının üzerinde asılı zilin sesini duyunva başını kaldırıp dükkâna giren adama baktı.

Adam paltosunun yakasını kaldırmış, şapkasını iyice öne eğmişti. Adam ona yaklaşıp,
-Mrs. Li, siz misiniz? diye sordu.
-Hayır kendisi üst kattadır.
Adam,
-Demek fare kapanı orada diye homurdandu.

Mrs. Ceasey bu sözün anlamını öğrendiği an, iş işten geçmiş olacaktı!...

100 LİRA
 :)
  • İnsanın bir ainda her şeye dikkat edebilmesi için ayağı yanmış kedi gibi sağa sola koşması lâzım. (sf.14)
  • İnsanların göründükleri gibi olduklarını sanmamalısınız. (sf.45)
  • İnsanlar kendilerini kapıp koyvermek için türlü bahaneler bulurlar. (sf.49)
  • Ta ilk çağlardan beri kadınlar erkekleri için yemek pişirmişlerdi. Tehlike ve delilikle dolu diğer dünya ortadan kaybolmuştu. Mutfağında çalışan kadın emniyette demekti... Daima emniyette... (sf.61)
  • İnsan manyak bir katile de acır. (sf.68)
  • Olmayan bir şeyi ispat etmek o kadar zordur ki. (sf.71)
  • İnsan nezle oluncaya kadar burnundan nefes almasının ne kadar harikulâde bir şey olduğunu farketmiyor. (sf.85)
  • Zeki olup da aptal görünmek kadar iyi bir şey yoktur. (sf.106)

Cumartesi, Ağustos 11, 2012

PEMBE EVDEKİ ÖLÜ ~ Agatha Christie

Çeviren: Gönül Suveren
Orijinal Adı: By The Pricking Of My Thumbs
Kapak Düzeni: Yüksel Çetin
Yayın Yılı: 2. Basım / Mayıs 1983
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi
Sayfa Sayısı: 190

  • Neticede kadınlar realist olmak zorundadırlar. Zira başka şekilde hareket edecek vakitleri yoktur. (sf.11)
  • Zararsız hayaller yaşlı ve yalnız kimseleri mutlu eder. (sf.34)
  • Bazen insanın kendi kendine hikâyeler uydurması hoş oluyor. Bilhassa -pek çok kişi görmüyorsa... (sf.60)
  • Yaşlı bir kadının ne zaman öleceğini önceden kesin olarak tahmin etmek imkânsızdır. Sıhhati çok bozuk olan, iyi bir muayeneden sonra, "Bir yıl bile dayanmaz," diye düşündüğünüz bir kadın bazen daha on yıl yaşar. Onlar hayata öyle sıkıca bağlıdırlar ki, kötü sıhhat bile yaşamlarına engel olamaz. Diğer taraftan bir kısmı ise çok sağlamdır. Onların yüz yaşını bulacaklarına inanırsınız. Fakat onlar da grip veya zatüreye tutulurlar. Mukavemetleri olmadığı için bir hastalıktan kurtulamaz ve şaşılacak bir şekilde çabuk ölürler. (sf.110)
  • Bir insan endişeye kapıldı mı, bazen budalaca işlere kalkışır. Hatta bir hata bile yapabilir. Zaten suçluların çoğu bildiğin gibi bu şekilde yakalanır. Çok zeki bir insan al. Harikulâde bir plân hazırlayan ve hata yapmayan bir kimseyi... Fakat ufacık bir şeyden endişelendi mi, hemen şaşalar. Yanlış bir hareket yapar. (sf.126)
  • Belirli bir gaye için yapılan bir ev, başka maksatlarla kullanılmamalıdır. Böyle bir şey yaparsanız, evin hoşuna gitmez. (sf.136)
  • İşte insanın başı bu yüzden belaya girer. Düşünmek yüzünden... (sf.145)
  • Bildiğin gibi dolandırıcıların hepsi de pek dürüst tavırlı insanlardır. Her halde katiller de şirin ve bilhasa yufka yürekli tesirini uyandıran insanlar... (sf.155)

Cuma, Ağustos 10, 2012

CİNAYETLER OTELİ ~ Agatha Christie

Orijinal Adı: The Bertrams Hotel
Çeviren: Gönül Suveren
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi
Kapak Düzeni: Yüksel Çetin
Yayın Yılı:
-
Sayfa Sayısı:176

  • Fakat insan hiçbir zaman geri dönemez. Bunu yapmağa da kalkmamalıdır. (sf.91)
  • Bu aynı şey değil. Cinayet... cinayet işleme arzusu... bambaşka bir şey. Bu... nasıl anlatayım bilmem ki?... Bu, kadere meydan okumak gibi bir şey. (sf.92)
  • Bir insan konuşurken sesini alçaltmazsa bundan onun duyulmaktan çekinmediği  anlamı çıkar. Tabii bazen o sizin o çevrede olduğunuzu farketmez. Umumî bir yerde olduğu, başkalarının da içeri girebileceği aklına gelmez. O zaman seçeceğiniz iki yol var, birini tercih ermek zorunda kalırsınız. Ya ayağa kalkıp öksürürsünüz, ya da sessiz sedasız oturup, sizi görmemelerini temenni edersiniz. Her iki halde de çok sıkılırsınız. (sf.122)
  • Dünyada daha müşfik merhametli insanlar olduğunu anlamak insana ümit ve cesaret veriyor. (sf.124)
  • Bazıları cinayetlere karışırlar. Bazıları cinayet işlerler.Bazıları da ister istemez kendilerini bir cinayet tahkikatının ortasında bulurlar. (sf.157)
  • İnsan, duyduğu dehşet hissini azaltmak için böyle şakacı bir tavır takınıyor. (sf.171)
  • İnsan bazen hâdiselere ters tarafından bakar. Bu üç kişinin yerlerini veya hareketlerini değiştirirsek... o zaman cinayet saatini de değiştirmiş olmaz mıyız? (sf.172)

Çarşamba, Ağustos 08, 2012

ÖLÜM ÇIĞLIĞI ~ Agatha Christie

Çeviren: Gönül Suveren
Yayın Yılı: 2. Basım / 1982
Yayın Evi: Altın Kitaplar Yayınevi
Sayfa Sayısı: 176
  • Birinin gizli ve zevkli günahı olmak, başkalarının onur duyacağı bir kadın olmaktan daha hoştur. (sf.13)
  • Âşık birine doğru yolu göstermenin hemen hemen olanaksız olduğunu bilecek yaştaydım. (sf.27)
  • İngiltere'de boş zamanı olan ihtiyar bir kızla boy ölçüşebilecek bir tek polis hafiyesi yoktur. (sf.29)
  • Korkarım bu dünya kötülük dolu. (sf.61)
  • Bugün eskiden yakılan cadıları düşünerek irkiliyoruz. Bana kalırsa bir gün gelecek asılan canileri düşünerek titreyeceğiz. (sf.85)
  • Çünkü senin işin doğru ve yanlış diye tanımladığımız şeylerle ilgili. Halbuki ben böyle şeylerin var olduğundan pek emin değilim. Ya bütün bunlar salgı bezleriyle ilgiliyse. Bir bezin salgısı fazlalaşır, diğerininki de azalırsa, karşında bir cani bulursun. Ama aslında o yalnızca hastadır. Bir adamı veremi var diye asar mısın? (sf.86)
  • Fakat insanların içyüzü hiç belli olmaz. (sf.95)
  • İyi bir uşağın maskesi kadar insanlıktan uzak hiçbir şey yoktur. (sf.99)
  • Ölülerin arkasından da kötü konuşmamak gerek. Ama ölüm gerçekleri değiştirmez. (sf.109)
  • At kaçtıktan sonra ahırın kapısını kilitlemişsin ne fayda. (sf.112)
  • Hayat her yerde aynıdır. (sf.120)
  • Pek az kimse başkaları için her şeyi yapabilir. Ne kadar istersek  isteyelim yine de çaresiz kalırız. (sf.125)
  • Mesele şu: her şeyin açıklanması gerek. Hem de uygun bir şekilde. Eğer varsayımınız bütün gerçeklere uyuyorsa o zaman doğru yoldasınız demektir. (sf.158)
  • Gençler yaşlıların aptal olduğunu düşünürler, yaşlılar ise gençlerin aptal olduğunu bilirler. (sf.174)

Pazar, Haziran 24, 2012

Cinayet Reçetesi ~ Agatha Christie

Çeviren: Gönül Suveren
Dizgi Baskı: Serbest Matbaası - Kasım 1982
Sayfa Sayısı: 190

  • Bazı soruları, cevaplarından korktuğunuz için soramazsınız. (sf.7)
  • Unutma, yalnız yola çıkan hedefine daha çabuk erişir. (sf.23)
  • Ben atmosfere inanırım. İnsanların duyguları ve düşünceleri. Bunlar duvarlara ve eşyalara sızarlar. (sf.37)
  • Herkesin hayatında başkalarının öğrenmeyeceklerini umduğu kapalı bazı bölümler vardır. (sf.62)
  • "Ben büyük buluşların çoğunu ve dehanın en büyük başarılarını, tembelliğe bağlıyorum. İnsan kafası başkalarının fikirleriyle kaşık kaşık beslenmeyi tercih eder. Ama bu besinden yoksun kaldığı zaman da istemeye istemeye kendi başına düşünmeye başlar. Ve, unutmayın, böyle düşünce değşik bir şeydir. Değerli sonuçlar da verebilir." (sf.79/80)
  • "İnsanların kendi isteğiyle yaptığı kötülükleri Tanrıya yükleme merakı çok fazlalaştı. Bir şeytan olduğunu kabul edebilirim. Ama Tanrının bizi cezalandırmasına hiç gerek yok, Miss Emily. Biz kendi kendimizi cezalandırmakla meşgulüz zaten." (sf.84)
  • Bayağı merak, korkaklıktan daha üstündür. (sf.94)
  • Olaylar hiçbir zaman beklediğimiz zaman gelişmezler. (sf.164)
  • "Besin, hayat için neyse.
    Ya da tatlı mevsim sağanakları toprak için neyse,
    Sen de benim düşüncelerim için öylesin..."
    *

    Ve o zaman aslında sana âşık olduğumu da anladım, Jerry. Çünkü benim duygularım de böyle..." (sf.180)
  • "Ama biz bu dünyaya masum bir insanın hayatı söz konusuyken, tehlikeden kaçınmak için gelmedik." (sf.188)

    *Shakespeare'den...

Salı, Mayıs 01, 2012

Hayvan Çiftliği - George Orwell

Çeviren: Celâl Üster
Orijinal Adı: Animal Farm
Kapak Tasarımı: Erkal Yavi
Kapak Resmi: Friedrich Karl Waechter
Yayın Yılı: 19. Basım / Ekim 2009
Yayın Evi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 158

ARKA KAPAK


İngiliz yazar George Orwell (1903 - 1950), ülkemizde daha çok Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitabıyla tanınır. Hayvan Çiftliği, onun çağdaş klasikler arasına girmiş ikinci ünlü yapıtıdır. 1940'lardaki "reel sosyalizm"in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında "yergi" türünün başyapıtlarından biridir.

Hayvan Çiftliği'nin kişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olanlar domuzlar; kısa sürede önder bir takım oluştururlar, devrimi de onlar yolundan saptırırlar. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık.

George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıkça görülecektir. Öbür kişiler bire bir belli olmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir. Romanın alt başlığı Bir Peri Masalı'dır. Küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değildir elbette; ama roman, bir masal anlatımıyla yazılmıştır.

*
  • Dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere'de bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk nedir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere'de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte tüm çıplaklığıyla gerçek budur. (sf.22)
  • İnsan'a karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz. Onu alt ettiğiniz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını benimsemeye kalkmayın. Hiçbir hayvan asla bir evde yaşamamalı, yatakta yatmamalı, giysi giymemeli, içki ve sigara içmemeli, paraya el sürmemeli, ticaretle uğraşmamalı. İnsan'ın bütün alışkanlıkları kötüdür. Ve en önemlisi, hiçbir hayvan kendi türünden olanlara zorbalık etmemeli. Güçlüsü güçsüzü, akıllısı akılsızı, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmemeli. Bütün hayvanlar eşittir. (sf.25)
  • Gençleri eğitmenin, yetişkinler için yapılabilecek herhangi bir şeyden çok daha önemli olduğu kanısındaydı. (sf.50)
  • Hangisinin daha korkunç olduğunu kestiremiyorlardı: Snowball'la birlik olan hayvanların ihaneti mi, yoksa az önce tanık oldukları acımasız misillemeler mi? (sf.102)
  • Düşüncelerini dile getirebilse, yıllar önce insan soyunu alaşağı etmek üzere yola çıktıklarında, hedeflerinin asla bu olmadığını söyleyecekti. Koca Reis'in ilk Ayaklanma çağrısını yaptığı o gece düşledikleri, bu şiddet ve kıyım olabilir miydi? (sf.103)
  • O günden sonra İngiltere'nin Hayvanları şarkısı bir daha hiç duyulmadı. (sf.107)
  • Ama gene de, öyle günler oluyordu ki, daha az rakam dinleyip daha çok yemek yiyeceğimiz günleri ne zaman göreceğiz, diye düşünmeden edemiyorlardı. (sf.109)
  • Bu dünyada açlık ve yokluk içinde yaşıyorlardı; başka bir yerlede daha iyi bir dünyanın bulunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi? (sf.132)
  • Bazen, taşocağına çıkılan yamaçta, iri bir kaya parçasının altında kasları titrediğinde, onu ayakta tutan tek şey kararlılığı oluyordu. (sf.133)
  • Sonunda, Clover, "Gözlerim artık iyi görmüyor," dedi. "Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazılarda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?" (sf.146)
  • BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTİR (sf.147)
  • İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı. (sf.158)

Pazartesi, Nisan 30, 2012

Türlerin Kökeni ~ Charles Darwin

Çeviren: Orhan Tuncay
Kapak: Norm Ajans
Yayın Yılı: 2003
Yayın Evi: Gün Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 495


ARKA KAPAK

Charles Darwin
TÜRLERİN KÖKENİ!

"Dengedeki bir zerrecik, hangi canlının yaşayıp, hangisinin öleceğine karar verir... " Darwin'in doğal seçilim kuramı Ortodoks düşünce ve inancı için önemli bir meydan okumayı ortaya koymaktadır.Hiçbir birey veya tür özel olarak yaratılmamıştır; hepsi acımasız bir yaşam mücadelesine kilitlenmiştir ve göreve uygun olmayanlar yok olmaya mahkumdur. Yine de türlerin kökeni (1859), aynı zamanda, ekolojik iç ilişkiler, hayvan ve bitki yaşamları, iklim ve fiziksel çevre arasındaki (ve çıkarsama yoluyla insan dünyasındaki) karşılıklı bağımlılıklarını açığa çıkaran insancıl ve esinlendirici bir bakış açısıdır.
Bilimin katı dili ile edebiyatın detaycılığını birleştiren bir üslupta, genel okuyucu için yazılmış olan Türlerin Kökeni, modern çağın temel eserlerinden birisidir.

*

  • Savaş içerisinde savaş, değişik başarılarla devinir; yine uzun vadede güçler o kadar güzel dengelenmiştir ki, kesinlikle en ufak farklılık, bir organik canlının diğeri üzerindeki zaferi olmasına rağmen doğanın yüzü uzun bir süre tek düze kalır. Yine de cahilliğimiz o kadar derin ve ön yargımız o kadar çok ki, bir organik varlığın yok olmasını duyunca hayret ediyoruz; nedenleri göremediğimiz için dünyayı harap etmek için tufanı davet ediyoruz veya yaşam formları sürecinde kurallar icat ediyoruz! (sf.98)
  • Tek yapacağımız organik varlıkların geometrik bir oranda artmak için mücadele ettiklerini aklımızda tutmaktır; böylece yaşamının bir sürecinde, yılın bir mevsiminde, her nesilde veya aralıklarla yaşam için mücadele edilecektir ve büyük bir yok olmaktan korunulacaktır. Bu mücadeleyi düşünürsek, doğa savaşının sürekli olmadığı, korku duyulmadığı, ölümün genellikle ani olduğu, canlı, sağlığı ve mutluların yaşayacağı inancıyla kendimizi kandırabiliriz. (sf.103)
  • İnsan sadece görünen dış özelliklere göre hareket edebilir: doğa, canlıya yararlı olmadığı sürece, görünüşe önem vermez. (sf.107)
  • "Doğa bir yönde harcayabilmek için, öbür tarafta ekonomi yapacaktır." / Goethe (sf.164)
  • Doğal seçilim ilkesini bu kadar ürkütücü seviyelere kadar çıkartmaktaki sabırsızlık için şaşkınlık gösterilmesi konusunda sıkıntı suyuyorum; ama, mantık, hayal gücünü aşmalıdır. (sf.200)
  • Doğa çeşitte cömert, yenilikte cimridir. (sf.206)
  • Bu verileri düşünmek, beni, sonsuzluk fikriyle boğuşmanın boş çabası gibi etkiledi. (sf.290)
  • Doğa, dikkatli bir bahçıvan gibi, belli bir doğal yataktan tohumlarını alarak, uygun başka bir yere bırakır. (sf.384)

Perşembe, Şubat 23, 2012

1984 ~ George Orwell

Çeviri: Celâl Üster
Orijinal Adı: Nineteen Eighty-Four
Kapak Tasarımı: Ayşe Çelem Design
Kapak Resmi: Daniel Brunner
Yayın Evi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 350
  • Gelecekle nasıl iletişim kurulabilirdi ki?Doğası gereği olanaksızdı.Gelecek ya şimdiye benzeyecekti,ki o zaman ondan haberi bile olmayacaktı ya da şimdiden farklı olacaktı,ki o zaman da içinde bulunduğu durumun hiçbir anlamı kalmayacaktı. (sf.31)
  • Ses hiç kesilmeden sürüyordu.Winston bir an kendine geldi ve ötekilerle birlikte bağırıdığını,topuklarını var gücüyle iskemlenin basamağına vurduğunu fark etti.İki Dakika Nefret'in en korkunç yanı,insanın katılmak zorunda olması değil,katılmaktan kendini alamamasıydı.Otuz saniye sonra en küçük bir zorlamaya gerek kalmıyordu.Tüm topluluk,elektrik akımına kapılmışçasına,ürkünç bir kin ve nefretle azgınlaşıyor,öldürme,işkence yapma,yüzleri bir balyozla yamyassı etme isteğine kapılıyor,insanlar ellerinde olmadan yüzleri kaskatı kesilerek çılgınlar gibi bağırıp çağırıyorlardı.Ama yine de,duyulan öfke,bir pürmüzün alevi gibi bir nesneden öbürüne yöneltilebilen,soyut,kimseyi hedef almayan bir duyguydu. (sf.38)
  • Kimi zaman,insanın birine duyduğu nefreti bile isteye bir başkasına yöneltmesi de olasıydı. (sf.39)
  • Duygularını gizlemek,aklından geçenlerin yüzüne yansımasını önlemek,herkes ne yapıyorsa onu yapmak,içgüdüsel bir tepkiydi. (sf.41)
  • "Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız." (sf.49)
  • Kafatasınızın içindeki birkaç santimetreküp dışında,hiçbir şey sizin değildi. (sf.51)
  • Her davranışın sonuçlarını,o davranışın kendisi doğurur.(sf.52)
  • Parti geçmişe el koyabiliyor ve şu ya da bu olayın hiçbir zaman olmadığını söyleyebiliyorsa,bu hiç kuşkusuz işkenceden de,ölümden de beter bir şeydi.(sf.58)
  • "Geçmişi denetim altında tutan,geleceği de denetim altında tutar;şimdiyi denetim altında tutan,geçmişi de denetim altında tutar." (sf.59)
  • Yaşayanların değil de ölülerin yaratılabilmesinin ne kadar tuhaf olduğunu geçirdi aklından. (sf.72)
  • "Bağlılık,düşünmemek demektir,düşünmeye gerek duymamak demektir.Bağlılık bilinçsizliktir." (sf.78)
  • İnsan bu durumun dayanılmaz olduğunu düşünüyorsa,bir zamanlar düzenin şimdikinden çok farklı olduğuna ilişkin anlıları olması gerekmez miydi? (sf.85)
  • Oysa çok kısa bir süre önce yalnızca birkaç yüz gırtlaktan yükselen çığlıkta yüreklere korku salan bir güç yatıyordu!Neden gerçekten önemli sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykıramıyorlardı? (sf.95)
  • Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar,ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler. (sf.95)
  • Winston birden,çağdaş yaşamın asıl özelliğinin acımasızlığı ve güvensizliği değil,yavanlığı,donukluğu ve kayıtsızlığı olduğunu fark etti. (sf.98)
  • NASIL'ını anlıyorum:NEDEN'ini anlamıyorum. (sf.105)
  • Belki de,deli dedikleri tek kişilik bir azınlıktı. (sf.105)
  • Özgürlük,iki kere iki dört eder diyebilmektir.Buna izin verilirse,arkası gelir. (sf.106)
  • Gerilimli anlarda insanın bir dış düşmana karşı değil de,hep kendi bedenine karşı savaştığını fark ediyordu. (sf.128)
  • Seni seviyorum. (sf.135)
  • "Aslında hiçbir şey farketmezdi," dedi.
    "Öyleyse neden pişmansın itmediğine?"
    "Sırf,bir şey yapmayı hiçbir şey yapmamaya yeğlediğim için.Şu oynadığımız oyundan kazançlı çıkmamız olanaksız.Kimi yenilgiler kimilerinden daha iyi olabilir,o kadar." (sf.164)
  • Her gün,her saat hayata dört elle sarılmak,gelecekten yoksun olduğunu bile bile günübirlik yaşamayı sürdürmek,tıpkı hava olduğu sürece nefes almayı bırakamamak gibi karşı konulmaz bir içgüdüydü. (sf.182)
  • Onları çekip çeviren,sorgulamayı akıllarından geçirmedikleri özel bağlılıklardı.Asıl önemli olan,kişisel ilişkilerdi;hiçbir işe yaramayacak bir hareketin,birini kollarına almanın,dökülen bir gözyaşının,ölmekte olan birine söylenen bir sözün bir değeri olabiliyordu. (sf.195)
  • "İtiraf etmekten söz etmiyorum.İtiraf,ihanet değildir.Ne söylediğin ya da ne yaptığın önemli değil;yalnızca duygulardır önemli olan.Beni seni sevmekten caydırırlarsa,işte o zaman gerçekten ihanet etmiş olurum." (sf.196)
  • Gerçekler,ne yaparsanız yapın,gizlenemezdi.Araştırıp kovuşturarak ortaya çıkarılabilir,işkence yaparak sizden sökülüp alınabilirdi.Ama amacınız hayatta kalmak değil de insan kalmaksa,sonuç ne fark ederdi ki? (sf.197)
  • Savaşın asıl yaptığı,yok etmektir;ama ille de insanları yok etmesi gerekmez,insan emeğinin ürünlerini de yok eder. (sf.221)
  • Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti. (sf.235)
  • Toplumumuzda,olup bitenleri en iyi bilenler,aynı zamanda dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır. (sf.247)
  • Genellikle,kavrayış ne denli fazlaysa,yanılma da o ölçüde fazladır: Zekâ ne denli fazlaysa,akıl o ölçüde azdır. (sf.247)
  • "Akıllılık,çoğunluğa bakılarak ölçülmez." (sf.249)
  • İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de. (sf.286)
  • İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak zorundaydı ve büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu. (sf.297)
  • Bir kez teslim olmayagör,gerisi kendiliğinden geliyordu. (sf.313)
  • Onlardan nefret ederek ölmek,özgürlük buna denirdi işte. (sf.317)
  • Farkında olmadan,masanın üstündeki toz tabakasında parmağını gezdirdi:
    2x2=5    (sf.327)

Pazar, Şubat 19, 2012

Silah Tüccari-Hugh Lauri




Yazar ve yayıncı Stephen Fry'a yorumları için;Kim Harris ve Sarah Williams'a insanı ezip geçen beğeni ve anlayışları için;edebiyat menajerim Anthony Goff'a bana bol bol cesaret ve destek verdiği için;film menajerim  Lorraine Hamilton'a bir edebiyat menajerim de olmasını hiç dert etmediği için;ve eşim Jo'ya tek tek anlatsam bundan daha uzun bir kitap haline gelecek birçok şey için minnettarım.
 
  •  Acı,bir olaydır.Başınıza gelir ve onunla nasıl baş edebiliyorsanız öyle baş edersiniz. (sf.14)
  • Yaşadığım hayatın son derece boş olduğunu söyleyebilirsiniz.Ama malumunuz,olaylara hangi çerçeveden bakıldığı önemlidir. (sf.16)
  • Polisler yeni suç dosyalarını üstlenmek istemezler,bu genel bir kuraldır.Tembel olduklarından değil,herkes gibi onlar da içinde çalıştıkları o kocaman,rastgele mutsuzluk yığınının arasında bir anlam,bir bağ bulmak isterler.Eğer jant kapaklarını çalan bir genci yakalamaya çalışırken bir seri katilin cinayet mahalline çağırılırlarsa kanepenin altında jant kapağı aramaktan kendilerini alamazlar.Gördükleri her şeyi daha önce gördükleri bir şeye bağlamak isterler,çünkü kaosun içinden ancak bu şekilde anlam çıkarabilirler. (sf.27)
  • "Tanrıyı ve doktorları sever,hattâ onlara taparız.
    ama ancak başımız sıkışınca onları ararız." (John Owen / sf.51)
  • "Demek istediğim kimse kimseyi gerçekten tanıyamaz.Hiç kimseyi ya da hiçbir köpeği.Gerçekten tanıyamaz." (sf.68)
  • "Tanrı ayrıntılarda gizlidir efendim.Yaptığım iş kötü diye onu kötü bir şekilde yapmam gerekmez." (sf.72)
  • "Kurşun kalbinizin sadece birkaç santim yanından geçmiş.İşte bu kadar şanslısınız."
    "Birkaç santim öteden geçseydi bana isabet etmeyecekti.İşte bu kadar şanssızım.Görüyorsun ya,bakış açısına göre değişiyor." (sf.88)
  • Çoğu zaman karmaşık bir sahneye inanmak sıradan bir sahneye inanmaktan daha kolaydır. (sf.144)
  • "Eğer olduğun yerde kıpırdamadan yeteri kadar oturursan bütün dünya ayağına gelir derler." (sf.150)
  • Zorunluluk kendini kandırmanın anasıdır. (sf.166)
  • İlk adımı doğru attığınızda bir insana yaptırabileceklerinizin sınırı yoktur. (sf.169)
  • "Dünyada aptallıktan başka bir günah yoktur." (Oscar Wilde / sf.176)
  • Ritim her şeydir.Ona ya sahipsinizdir ya da değil.(sf.187)
  • "Demokratlar kitap okumaz Lang.İnsanlar kitap okumaz.Felsefe insanların zerre kadar umurunda değildir.İnsanların umurunda olan tek şey,hükümetten tek beklentileri,gittikçe yükselen bir maaştır." (sf.198)
  • "Bu korkunç bir şeydi Bay Lang," dedi."Korkunç.Korkunç,çünkü hiçbir nedeni yoktu.Ölüm için her zaman bir neden arayıp bulmalıyız.Sizce de öyle değil mi?" (sf.210)
  • Bu gerçek parçasının bir rüya olmasını hayatımda hiçbir rüyanın gerçek olmasını istemediğim kadar çok istiyordum.(sf.211)
  • "Ronnie,bu ülkede biri sana bir şey için uzun hikâye diyorsa,bu sana anlatmayacağını söylemenin kibar yoludur." (sf.218)
  • "Çünkü seksin yol açtığı dertler,verdiği zevkten daha çoktur," dedim."Çünkü kadınlar ve erkekler farklı şeyler ister ve bir taraf daima hayal kırıklığına uğrar." (sf.220)
  • "Savaşta,hangi taraf kendisini galip ilan ederse etsin,kazanan değil,sadece kaybeden vardır." (N.Chamberlain / sf.231)
  • "Hiç önemli değil.Bilmen gereken ilk şey,sanırım bunu çoktan biliyorsun,dünyada idealist insanların kalmamış olduğu." (sf.235)
  • "Olan biten onca şeyden sonra bile doğru ya da yanlış şeyi yapmak arasında bir seçim vardır." (sf.244)
  • "Biz sadece devasa bir makinenin dişlileri değil miyiz efendim?" (sf.254)
  • Kafamı iki yana sallayıp yine gözlerimi kapadım ve başka birine dönüşmeden önce kendimden son bir nefes aldım. (sf.261)
  • Aşk bir kelimedir.Bir ses.Belli bir duyguyla ilişkisi,tutarsız,ölçülemez ve son derece anlamsızdır. (sf.297)
  • Çünkü birine benzemek bizim dinimiz oldu ve kafirler artık hiçbir şekilde istenmiyor. (sf.306)
  • "Gerçeklere karşı alçakgönüllü olun,fikirlere karşı ise gururlu." (sf.306)
  • Bilinmezin korkusu onu zayıf kılmıştı ve canavar bunu biliyordu. (sf.339)
  • İnsan hiçbir zaman olmaya çalıştığı kadar havalı olamıyor. (sf.363)
  • Yaşam ya da ölüm.Bunlar büyük şeyler.Ayak seslerinden çok daha büyük.Bilinçsizliğin yanında,ayak sesleri çok küçük şeylerdir. (sf.374)
  • "Aşmak" dedim yine. "Zorlamak değil." (sf.381)