Mina "Herkesler okuyor, biz eksik kalmayalım!" diye göndermişti kitabı. Ben de ismini sıklıkla duyuyordum zaten, pek bir sevinmiştim.
Şimdi tam olarak nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Dün otobüste ara ara açıp okudum. Pek vurucu öyküler, kasvetliler de. Yer yer "utanmasam ağlayacağım" moduna girdim ama kendimi tuttum, ağlamadım. Bazen düşünüyorum aslında, duygusal bir adam babasını kaybedince yazar mı oluyor acaba diye. Ercan Kesal da yer yer babasını anmış, yer yer babasını anlatmış kitapta, ona ağlamış biraz. Biraz da bu ülkede yarısaydam dolaşan her bir insana...
Ne öyküler yok ki kitapta. Ölen kadınlar, öldürülen kadınlar, yoksulluk, kimsesizlik, çokça sessizlik.
Önce biraz yadırgadım onu. Dili bir tuhaf geldi. Sonra hassasiyetini sevdim. Bir doktor olarak, bir insan olarak hissettiklerini, yazdıklarını sevdim. Darbe yıllarında yaşamadığımdan, yakın çevremde de kimse o zamanlar acı çekmediğinden, o zamanlar bir safta yer almadığından bana anlatacakları da olmadı, yakın tarihimize oldukça uzağım aslında ben. Bu nedenle o kısımları çok fazla yaşayamadım, derinlemesine anlayamadım. Ama yine de insan olarak, insanlara ve insanlığa yapılanlara üzüldüm.
Güzel yazmış Ercan Kesal. Herkesler okudu, siz de okuyun.
İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Ekim 14, 2013
Peri Gazozu ~ Ercan Kesal
Etiketler:
Ercan Kesal,
İletişim Yayınları,
Öykü,
Şahsi Fikrim,
Türkiye
Cuma, Mart 01, 2013
Deniz Feneri ~ Virginia Woolf
![]() |
| Çeviren: Naciye Akseki Öncül Özgün Adı: To the Lighthouse Kapak Tasarımı: Ümit Kıvanç Yayın Yılı: 11.Baskı / 2011, İstanbul Yayın Evi: İletişim Yayınları Sayfa Sayısı: 248 |
ARKA KAPAK:
Deniz Feneri, kaybedilen bir mutluluğun anılarda yeniden canlandırıldığı olağanüstü bir romandır. Ramsay ailesi her yıl yaz tatillerini İskoçya'daki yazlıklarında geçirirler, bu tatillerin sonsuza dek süreceği duygusu hepsini sarmıştır. Çocuklar için cennetten farksız olan bu yaz evinde yetişkinler sık sık sonsuzluğu anımsatan zaman parçalarıyla karşılaştıkları hissine kapılırlar. "Bilinç akışı" diye adlandırılan modern roman anlayışının öncülerinden olan Virgina Woolf, otobiyografiye en çok yaklaşan bu romanında, çocukluk günlerinin heyecanlarını, özlemlerini, yetişkinlerin dünyasındaki karmaşık ilişkileri son derece keskin gözlemlerle anlatıyor. Bireylerin izlenimlerini, bu izlenimlerin getirdiği çağrışımları yapıtlarına konu edinen Virgina Woolf, bu yapıtıyla gerçek bir sanat eseri yaratmış ve klasik yazarlar arasındaki yerini almıştır.
***
İnsanlar zaten birbirinden bu denli farklı iken, yeni yeni ayrılıklar çıkarmak ne saçma şeydi. (sf.23)
Bankes, saçları dümdüz fırçalanıp taranmış, üstü başı tertemiz ve özenli, güç beğenir bir yargıç tavrıyla armut ağacının yanında durup, ama, dedi, hangi alanda olursa olsun kalacak bir yenilik getirenlerin sayısı o denli az ki! (sf.39)
Öyle ise bunların içinden nasıl çıkılıyordu? Bir insan başkaları hakkında nasıl yargıya varıyor, nasıl fikir yürütüyordu? Şundan bundan tutturarak nasıl oluyor da hoşlanıyorum ya da hoşlanmıyorum gibi bir sonuç çıkarıyordu? Hem, sanki, bu sözcükler de ne demekti? (sf.40)
Ama işte resmini görmüşlerdi; resmini ondan çalmışlardı. Bu adam çok gizli bir şeyini onunla paylaşmıştı. Bu paylaşma için Lily, Mr. Ramsay'e, Mrs. Ramsay'e, o ana ve o yere içi gönül borcuyla dolu, o zamana dek hiç aklına getirmediği bir gücün varlığına, insanın o uzun ve dar geçitten artık yalnız başına değil, bir başkasıyla kol kola geçebileceğine inanarak -bu duygu çok garip olduğu kadar çok da rahatlatıcı bir duyguydu- boya kutusunu biraz fazla sert bir hareketle kapattı; bu kapatış boya kutusunu, çimenliği, Mr. Bankes'i ve hızla geçip giden şu ele avuca sığmaz çapkını, Cam'i , bir çember içinde sonsuza dek sarıp kuşatmıştı sanki. (sf.73)
Oğlunun kestiği resimleri -bir buzdolabı, bir çimen biçme makinesi, fraklı bir erkek resmi- toplarken, çocuklar hiç unutmazlar diye düşündü. İşte bunun için insan onların yanında söylediklerine dikkat etmeliydi; onlar yataklarına çekildiklerinde insan rahatlıyordu. (sf.82)
Yaşam bir an geri çekilir çekilmez olasılıklar sonsuzlaşıyordu sanki. (sf.83)
Birbiri ardından kendisi, Lily, Augustus, Carmichael, hepsi de sezinliyorlardı ki göze görünen yanları, onları başkalarına tanıtan şeyler çocukçadır. Bunun altı kapkaranlıktır, uçsuz bucaksızdır; dibine varılmaz bir derinliktir; ama arada bir yüze çıkarız ve işte bizi o gözüküşümüzden tanırlar. (sf.83)
Kaç kez kendini, elinde işi, oturup bakarken, bakarken, baktığı o şeyin -örneğin şu ışığın- kendisi oluverirken bulmuştu. (sf.83/ 84)
Lily, işte evlilik denen şey bu, diye düşündü, top oyanayan küçük bir kıza bakan bir erkekle bir kadın. (sf.94)
Lily Briscoe, Mrs. Ramsay'in o tuhaf, tehlikeli, sahipsiz ana bölgeye sürüklenişini izliyordu; gidenlerin ardından oraya gitmek olanağı yoktur ama onların bu gidişleri, kendilerini izleyenleri öyle soğuk ürpertiler içinde bırakır ki, insan nasıl uzaklaşan bir gemiyi, yelkenleri ufukta kayboluncaya dek, gözleriyle izlerse, onlar da bu gidenleri hiç olmazsa böyle gözleriyle olsun izlemeye çalışırlar. (sf.107)
(...) her şeyi tam zamanında yapmak, ancak yaşamımızın sonlarına doğru öğrenebildiğimiz o küçük erdemlerden biridir(...) (sf.118)
İnsanın yaptıklarını doğa tamamlamıyor muydu? İnsanoğlunun başladığı işin sonunu o mu getiriyordu? Bu doğa, aynı gönül rahatlığı ile insanoğlunun perişanlığını görüyor, alçaklığına göz yumuyor, onun çektiklerine aldırmıyordu. Öyleyse o düş, kumsalda tenhada bir başına gezinirken düşüncelerini paylaşacak, tamamlayacak bir şeyler bulmak, sorularına bir yanıt bulmak düşü, aynaya yansıyan bir görüntüden başka bir şey değil miydi? Aynanın kendisi de yüzeysel bir cihazdan başka bir şey değil miydi? Sabırsızlık, umutsuzluk vardı, ama uzaklaşmak da zordu (çünkü güzellik insanı büyüler, avutur), ama artık kıyıda aşağı yukarı gezinmek olanaksızdı; artık uzun uzun düşünmek çekilmez bir şey olmuştu; ayna kırılmıştı. (sf.163/ 164)
Lily'ye asıl acıklı olan bu gibi geldi -tabut örtüsü, kara toprak, kefen değil; asıl acınacak şey böyle boyun eğmeye zorlanan çocuklardı, canlılıkları baskı altında tutulan çocuklar. (sf.179)
Düşünürken çok kolaymış gibi gelen şeyler işe girişince içinden çıkılamaz karmakarışık bir durum alıveriyordu; tıpkı kayalıkların tepesinden bakınca düzenli ve orantılı görünen ama aralarında yüzen insana birbirinden derin uçurumlarla, köpüklü tepelerle ayrılmış gelen dalgalar gibi. (sf.189)
Ama insan başkalarını ancak, onlara ne söyleyeceğini biliyorsa uyandırırdı. Kendisi tek bir şeyi değil, her şeyi söylemek istiyordu. Düşünceyi dağıtan, parçalayan küçük sözcükler hiçbir şey anlatamazlardı. "Yaşam üzerine, ölüm üzerine; Mrs. Ramsay üzerine" - yok, yok diye düşündü. İnsan kimseye bir şey söyleyemezdi. Anın baskısı, telaş insana her zaman hedefini şaşırtıyordu. Sözcükler telaş ve heyecanla yanlara kaçıyor, istenilen hedefe ulaşamıyordu. Sonra da insan bu işten vazgeçiyordu; o zaman o düşünce gerisin geri insanın içine gömülüyordu; o zaman insan birçok orta yaşlı kimseler gibi sakıngan oluyor, kaçamak davranıyor, kaşları arasında çizgiler beliriyor, hep bir kaygı içinde görünüyordu. (sf.212/213)
Öyleyse ne idi bu? Ne demek oluyordu? Birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? O kılıç kesebilir miydi? O yumruk inebilir miydi? İnsanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? Dünyanın gidişini yürekten bilmenin olanağı yok muydu? Yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi? İnsan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atımıveriyordu? (sf.214/215)
Lily Briscoe, Mrs. Ramsay'in o tuhaf, tehlikeli, sahipsiz ana bölgeye sürüklenişini izliyordu; gidenlerin ardından oraya gitmek olanağı yoktur ama onların bu gidişleri, kendilerini izleyenleri öyle soğuk ürpertiler içinde bırakır ki, insan nasıl uzaklaşan bir gemiyi, yelkenleri ufukta kayboluncaya dek, gözleriyle izlerse, onlar da bu gidenleri hiç olmazsa böyle gözleriyle olsun izlemeye çalışırlar. (sf.107)
(...) her şeyi tam zamanında yapmak, ancak yaşamımızın sonlarına doğru öğrenebildiğimiz o küçük erdemlerden biridir(...) (sf.118)
İnsanın yaptıklarını doğa tamamlamıyor muydu? İnsanoğlunun başladığı işin sonunu o mu getiriyordu? Bu doğa, aynı gönül rahatlığı ile insanoğlunun perişanlığını görüyor, alçaklığına göz yumuyor, onun çektiklerine aldırmıyordu. Öyleyse o düş, kumsalda tenhada bir başına gezinirken düşüncelerini paylaşacak, tamamlayacak bir şeyler bulmak, sorularına bir yanıt bulmak düşü, aynaya yansıyan bir görüntüden başka bir şey değil miydi? Aynanın kendisi de yüzeysel bir cihazdan başka bir şey değil miydi? Sabırsızlık, umutsuzluk vardı, ama uzaklaşmak da zordu (çünkü güzellik insanı büyüler, avutur), ama artık kıyıda aşağı yukarı gezinmek olanaksızdı; artık uzun uzun düşünmek çekilmez bir şey olmuştu; ayna kırılmıştı. (sf.163/ 164)
Lily'ye asıl acıklı olan bu gibi geldi -tabut örtüsü, kara toprak, kefen değil; asıl acınacak şey böyle boyun eğmeye zorlanan çocuklardı, canlılıkları baskı altında tutulan çocuklar. (sf.179)
Düşünürken çok kolaymış gibi gelen şeyler işe girişince içinden çıkılamaz karmakarışık bir durum alıveriyordu; tıpkı kayalıkların tepesinden bakınca düzenli ve orantılı görünen ama aralarında yüzen insana birbirinden derin uçurumlarla, köpüklü tepelerle ayrılmış gelen dalgalar gibi. (sf.189)
Ama insan başkalarını ancak, onlara ne söyleyeceğini biliyorsa uyandırırdı. Kendisi tek bir şeyi değil, her şeyi söylemek istiyordu. Düşünceyi dağıtan, parçalayan küçük sözcükler hiçbir şey anlatamazlardı. "Yaşam üzerine, ölüm üzerine; Mrs. Ramsay üzerine" - yok, yok diye düşündü. İnsan kimseye bir şey söyleyemezdi. Anın baskısı, telaş insana her zaman hedefini şaşırtıyordu. Sözcükler telaş ve heyecanla yanlara kaçıyor, istenilen hedefe ulaşamıyordu. Sonra da insan bu işten vazgeçiyordu; o zaman o düşünce gerisin geri insanın içine gömülüyordu; o zaman insan birçok orta yaşlı kimseler gibi sakıngan oluyor, kaçamak davranıyor, kaşları arasında çizgiler beliriyor, hep bir kaygı içinde görünüyordu. (sf.212/213)
Öyleyse ne idi bu? Ne demek oluyordu? Birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? O kılıç kesebilir miydi? O yumruk inebilir miydi? İnsanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? Dünyanın gidişini yürekten bilmenin olanağı yok muydu? Yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi? İnsan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atımıveriyordu? (sf.214/215)
Etiketler:
İletişim Yayınları,
İngiltere,
Naciye Akseki Öncül,
Roman,
Virginia Woolf
Pazartesi, Temmuz 30, 2012
KAMBUR ~ Şule Gürbüz
![]() |
| Kapak Tasarımı: Suat Aysu Yayın Evi: İletişim Yayınları Yayın Yılı: 3. Baskı / 2011, İstanbul Sayfa Sayısı: 92 |
ARKA KAPAK:
Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim - kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şeye ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır.Bana sorulsa bir gün "Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?" diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.
Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim - dolayısıyla dünyanın da...
Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.
"Genç bir yazarın 'ilk eseri' denecek, 'juvenilia' kategorisine sokulacak hiçbir yanı yoktu Kambur'un. Olgun bir yazarın kaleminden çıkmış,acemiliği, sakarlığı olmayan, olgun bir metindi."Murat Belge
- Düşler, düşler, en koyusu kendiliğin. (sf.5)
- Akıl ideale varamayınca hicve varıyor. (sf.8)
- Sormaktan nefret ederim -kim neyi bilebilir ki? Ne sorarsanız sorun, herkesin hemen kendini düşünmesi ve kendini anlatmaya başlaması bu yüzdendir. (sf.10)
- Ölen kim ise, onun yaşamının müziği cenazesinde çalınmalı, diye düşündü. Çünkü insana doğumundan ölümüne dek bir müzik eşlik eder. Kimi insanların, hareketli ve neşeli, kimilerinin ise durgun ve ara sıra coşkun oluşu, kafalarındaki müziğe ister istemez uymak zorunda oluşlarındandır. (sf.14)
- Tanrı beni bu şekilde yaratıp dünyaya gönderiverdi; ama, beni tekrar göreceğini düşünseydi, burnumun dörtte üçünü geri alırdı. Bu nedenle de karşısında daha fazla kalabilmek için en korkunç suçları işliyorum.(sf.16)
- Sanırım dünyada öğütlenebilecek tek şey ahmaklıktır. Çözümü olmadığı gibi, kalıcılığı da diğer parlak yanıdır. (sf.28)
- Birine, bir çocuğa "Ne akıllısın!" demek korkunç bir şey. İnsanı ömrü billah sersem etmenin en etkin yolu... Böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle elinden alınmış olur. (sf.28)
- ( dünyanın yarısını müdürler oluşturur; öteki yarısını da müdür muavinleri...) (sf.33)
- Yarın ölmezsem, yaşamım boyunca yapacaklarımdan sorumlu değilim. (sf.45)
- -Sen kişi misin?
-Galiba.
-Kaç kişisin?
-Bilemiyorum; epey olmalı- (sf.58/ 59) - Neşeler de çerezdir, yaşamın bu acı içkisini rahat içebilmek için. (sf.59)
- Bir şeylerin, insan soyunun devamı olmak beni öyle sıkıyor ki... (sf.63)
Etiketler:
İletişim Yayınları,
Roman,
Şule Gürbüz,
Türkiye
Salı, Şubat 28, 2012
Saydam Şeyler ~ Vladimir Nabokov
![]() |
| Çeviren: Şükrü Alpagut Orjinal Adı: Transparent Things Kapak Tasarımı: Bülent Erkmen Yayınevi: İletişim Sayfa Sayısı: 120 |
- Bıçakla ve pirinç kalemtıraşla alabildiğine açılmıştır;eğer gerekli olsaydı,tazeyken bir yüzü açık mor,öteki yüzü ise esmer renkli olan,ama artık toz atomlarına indirgenerek soluğunu tutan panikle geniş,çok geniş bir alana yayılmış olan talaşların karmaşık yazgısının izini sürebilirdik,ama bundan uzak durmak gerekir,çok geçmeden buna alışılır (daha kötü dehşetler vardır.) (sf.13)
- Gece her zaman bir devdir,ama bu kezki özellikle korkunçtu. (sf.16)
- Bizin Person'ın babası olan Henry Emery Person,ışığın geliş açısına ve gözlemcinin durduğu yere bağlı olarak,iyi niyetli,dürüst,değerli bir küçük adam diye ya da alçak bir düzenbaz diye tanımlanabilirdi. (sf.22)
- Bir heykeltıraş,keski ve çekiçle cansız bir nesneye saldırarak yıkıcı dürtüyü yüceltebilirdi.Ciddi ameliyat,yıkıcı dürtüyü boşaltmanın en elverişli yollarından birisini sağlıyordu;her zaman şanslı olmasa da saygı duyulan bir cerrah,ameliyat sırasında gördüğü her organı çentmemek için kendisini nasıl zor engellediğini özel bir söyleşide itiraf etmişti.Herkesin,bebeklikten beri birikip gelen gerilimleri vardı. (sf.72/73)
- Aslında,ölüm bilgisinin yararları,sevginin yararlarından çok daha değerlidir. (sf.96)
- Ayakkabı kutusu kadar şeytani bir düzenlilikle ambalajlanmış başka hiçbir şey yoktur. (sf.99)
- Bununla birlikte,unutmamak gerekir ki,sağlam kararlarla çevrilmemiş bir göl olmadığı gibi,yok olma noktası bulunmayan bir serap da yoktur. (sf.108)
- Hapishanelerin amacı (...) elbette bir katili iyileştirmek değildir,onu yalnızca cezalandırmak da değildir (yanında,içinde,çevresinde her şeyi olan bir insan nasıl cezalandırılabilir?) Buraların tek amacı,bayağı olmakla birlikte tek mantıklı amaç,bir katilin yeniden cinayet işlemesine engel olmaktır.Yeniden topluma kazandırma? Af? Bir masal,bir şaka.Zalimler doğru yola getirilemez. (sf.113/114)
- Akıl sağlığımı korumak için tek şansım anormal görünmekti. (sf.114)
- İnanıyorum ki bu,bedensel ölümün verdiği eziyet değil,bir varlık durumundan diğerine geçmek için gerekli gizemli zihinsel manevranın benzersiz sıkıntılarıdır. (sf.120)
Etiketler:
İletişim Yayınları,
Roman,
Rusya,
Şükrü Alpagut,
Viladimir Nabokov
Pazar, Şubat 19, 2012
Masumiyet Müzesi-Orhan Pamuk
"Çok sevdiğimiz bir
varlığa,hiçbir karşılık beklemeden en değerli şeyimizi verirsek,işte
dünya o zaman güzel olur,onun için ağlıyorduk küçük hanım."
*
"Bana yalan söylemeni isterdim aslında.Çünkü insan ancak kaybetmekten çok korktuğu bir şey için yalan söyler."
*
"Aslında
kimse,onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez.Bazı
insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını 'şimdi'
yaşadıklarını içtenlikle (ve sık sık) düşünebilir ya da söyleyebilirler
belki,ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini,daha da
mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar.Çünkü özellikle
gençliğinde hiç kimse bundan daha kötü olacağını düşünerek hayatını
sürdüremeyeceği gibi,insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını
hayal edebilecek kadar mutluysa,geleceğin de güzel olacağını düşünecek
kadar iyimser olur."
*
"Bir
insanın,başk fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı
kişiyle sevişmek istemesine,bu mutluluk verici duyguya 'aşk' denirdi."
*
"Hayatta esas mesele mutluluktur.Bazıları mutludur,bazıları mutlu olamaz.Tabi çoğunluk ikisi arasında bir yerdedir."
*
"Aşk da,köşe yazısı da,tabii ki bizi şimdi mutlu etmelidir.Ama ikisinin de güzelliği ve gücü akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür."
*
"İskeleden
uzaklaşan bir yolcu gibi,geçen her saniyenin beni arkada bıraktığım
sevgilimden aslında uzaklaştırdığını bildiğim için,geçen dakikaların o
kadar çok olmadığına kendimi inandırmaya çalışır,bu amaçla anlardan ve
dakikalardan aklımda küçük desteler yapardım.Her saniye her dakika
değil,ancak beş dakikda bir üzülmeliydim.Bu yöntemle beş tek dakikanın
acısını son dakikaya kadar ertelemiş olurdum."
*
"
-Yanlış bir yere gidiyorsun Kemal...Hepimiz en olmadık kişiye
tutuluyoruz.Herkes aşık oluyor.Ama herkes sonunda düştüğü durumdan
hayatını berbat etmeden çıkıyor.
-Bütün o aşk romanları,filmler ne o zaman?"
*
"Bizim
ilişkimizde olduğu gibi aşk,degi dengine sanatıdır.Sen hiç zengin bir
genç kızın yakışıklı diye kapıcı Ahmet Efendi'ye,inşaat işçisi Hasan
Usta'ya aşık olup evlendiğini Türk filmleri dışında bir yerde gördün
mü?"
*
"(...)
Bence kültürlü ve uygar olmak da herkesin birbiriyle eşit olması
değil,herkesin kibarca diğerleriyle eşit ve özgürmüş gibi
davranmasıdır."
*
"Gerçek
aşk acısı,varlığımızın en temel noktasına yerleşir,bizi en zayıf
noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer bütün acılara derinden bağlanarak
bütün gövdemize ve hayatımıza hiç durdurulamaycak bir şekilde yayılır."
*
"Kedi sevmeyen bir kadın zaten erkeğini mutlu edemez."
*
"Mutluluk insanın sevdiği kişiyle yakın olmasıdır yalnızca."
*
"İnsanın evi,karnının doyduğu,kalbinin olduğu yerdedir."
*
"Dünya canavar ruhlu insanlarla dolu evladım",dedi annem."Hiç bir şeye aldırmayacaksın."
*
"Milyonlarca aile,dünyanın neredeyse her köşesinde,televizyonlarının üzerine niye bir köpek koyma gereği duyuyordu?"
*
"-Niye bu kadar iğrençler?
-Para istiyorlar.Paralarını verelim."
*
"Sonu mutlu biten bütün aşk hikayeleri,birkaç cümleden fazlasını hak etmez zaten!"
*
"Kendi
kendine eşya toplayan,bunları bir köşede biriktiren her takıntılı
kişinin arkasında bir kalp kırıklığı,derin bir dert,açıklanması zor bir
ruhsal yara olduğu anlamına geliyordu bu soru.Benim derdim neydi?"
Etiketler:
İletişim Yayınları,
Orhan Pamuk,
Roman,
Türkiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




