Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ocak 04, 2014

Galapagos ~ Kurt Vonnegut

Çeviren: Handan Balkara
Yayın Yılı: 1.Baskı / Ağustos 2003
Yayınevi: Dost Kitabevi
Sayfa Sayısı: 291

ARKA KAPAK:


Galapagos, okuyucuyu bir milyon yıl geriye, İS 1986'ya götürüyor. Basit bir gemi yolculuğu, aniden bir evrim macerasına dönüştürmüştür. İnsanlığı yok oluşun eşiğine sürükleyen korkunç bir felaketten sağ çıkan küçük bir insan topluluğu Galapagos Adaları'nda mahsur kalır. Bu insanlar yepyeni ve tamamen farklı bir insan ırkının ataları olmak üzeredirler. Amerika'nın büyük satiristi Vonnegut, dünyamıza baktığı zaman gördüğü hazin çarpıklıkları ve kurtarılmaya değen her şeyi bize eşsiz bir ustalıkla gösteriyor.


  • O zamanlar, biz insanların aşırı mükellef sinir sistemimizden başka, hemen her yerde görmekte ya da işitmekte olduğumuz şeytanlıklara kaynak gösterilebilecek ne vardı?

    Bu soruya benim yanıtım: Başka kaynak yoktu. O müthiş koca beyinleri saymazsak, burası çok masum bir gezegendi. (sf.18)
  • Peki bir milyon yıl önce mümkün olduğunca fazla sayıda insan etkinliğinin makinelere devredilmesi için duyulan o anlaşılmaz heves de neyin nesiydi?: Beyinlerinin hiçbir halta yaramadıklarının insanlar tarafından bir kez daha doğrulanmasından başka ne olabilirdi? (sf.45)
  • "Elveda dostum. Şimdi başka bir dünyaya gidiyorsun. Ama eminim orası daha iyi bir yerdir, çünkü başka hiçbir dünya bu kadar kötü olamaz." (sf.48)
  • O zamanlar evliliği bu kadar zorlaştıran şey, daha pek çok konuda insanları kalp kırıklığına uğratan aynı fesatçıdan başkası değildi: aşırı büyük beyinler. O hantal bilgisayar, aynı anda birbirinden farklı öyle çok konuda birbiriyle çelişen öyle çok görüş barındırabilir ve bir görüş ya da konudan diğerine öyle çabuk atlayabilirdi ki, stresli bir karı koca tartışması, tekerlekli patenler giydirilip gözleri bağlanmış insanlar arasında çıkan bir kör dövüşüne benzer biçimde son bulabilirdi. (sf.70)
  • O zamanlar, kalım planları istifleyen meşhur kişilerin tipik özelliği, fazla çocuk sahibi olmamalarıydı. İstisnalar tabii ki vardı. Ama yine de, çok fazla üreyen ve o kadar malı mülkü torunları rahat etsin diye istedikleri düşünülebilecek olan insanlar, çoğu kez kendi çocuklarını psikolojik açıdan sakat bırakırlardı. Vârisleri ekseriyetle canlı cenaze gibi dolaşırlar, bir insan hayvanın isteyebileceği ya da gereksinim duyabileceği her şeyden onlara bol bol bırakılmış olan kişi kadar açgözlü erkekler ve kadınlar tarafından kolaylıkla yolunurlardı. (sf.81)
  • "İnsan beyni pratik olmayacak kadar büyüktür."
    "Dişlerimizin derdi hiç bitmez. Ömür boyu dayandıklarına hemen hiç rastlanmaz. Ağızlarımızın çürüyen çanak çömlek parçalarıyla dolu olmalarını evrimin hangi olaylar zincirine borçluyuz acaba?" (sf.85)
  • Çocuklukların böyle sürüncemeli geçtiği çağlarda pek çok insanın, ebeveynleri ölüp gittikten sonra bile biri -Tanrı ya da bir aziz ya da bir koruyucu melek ya da yıldızlar ya da başka biri- tarafından her daim kollandıklarına inanma alışkanlığını ömürleri boyunca sürdürmüş olmalarına şaşmamak lazım. (sf.124)
  • İyi yönetilen devletlerin ortak özelliği, yönetimin zirvesinde hep böyle ortakyaşar çiftlerin bulunmasıydı. Devletlerin eski zamanlarda yaptıkları ölümcül hataları da düşününce, bir Hernando Cruz'ları olmayan bu kabinelerin zirveye yerleşmiş bir Adolf von Kleist ile idare etmeye çalıştıklarını anlıyorum. Böyle bir devletin hayatta kalan sakinleri kendi eserleri olan harabeden sürünerek çıkıp şunu fark ettiklerinde iş işten geçmiş olacaktı: kendi kendilerine çektirdikleri onca eziyet süresince, işlerin gerçekte nasıl gittiğini, bütün olanların ne anlama geldiğini, gerçekte neler olup bittiğini anlayan hiç kimsenin başlarında olmadığını. (sf.142)
  • Bu gün kimsenin aklı o türden silahlar yapmaya ermez, halbuki bir milyon yıl önce onlara en yoksul devletler bile sahiptiler. Evet, üstelik sürekli kullanılırlardı da. Bütün hayatım boyunca, gezegenin bir yerlerinde en az üç savaşın birden sürmediği tek bir gün bile olmamıştır. (sf.148)
  • Kusursuz bir iş çıkaracak olan o roketin başarısını tek başına sahiplenecek kimse yoktu. Doğada var olan dağınık şiddetin ele geçirilip sıkıştırıldıktan sonra nispeten küçük paketler halinde düşmanın üstüne nasıl fırlatılabileceği sorununa çözüm bulmak için koca beynini çalıştırmış olan herkesin kolektif başarısıydı bu. (sf.190)
  • İlk bakışta ne kadar olanaksız, mantıksız, hatta düpedüz çılgınca görünürse görünsün, insanın aklına gelen her türlü fikri kafasında evirip çevirmesinin hiçbir zararı olmadığı gibi, muhtemelen çok fazla yararı vardı. (sf.261)
  • Bu, benim kanaatimce, eski zaman koca beyinlerinin en şeytani yanıydı. Sahiplerine, şu manaya çekilebilecek şeyler söylerlerdi: "Al sana çılgınca bir fikir, isteseydik gerçekten yapabilirdik, ama biz bunu tabii ki asla yapmayız. Düşünmesi çok eğlenceli, hepsi o kadar."

    Derken, insanlar, adeta vecde kapılırcasına, akıllarından geçeni bilfiil yapmaya koyulurlardu- Colosseum'da biri ötekini öldürene dek köle savaştırmak, insanları o yörede tasvip edilmeyen görüşler benimsedikleri için meydanlarda diri diri yakılmak, tek amacı insanları kitleler halinde katletmek olan fabrikalar inşa etmek, koca şehirleri havaya uçurmak falan gibi şeyler yaparlardı. (sf.262)

Cumartesi, Aralık 28, 2013

Damızlık Kızın Öyküsü ~ Margaret Atwood

Çevirenler: Sevinç & Özcan Kabakçıoğlu
Özgün Adı: The Handmaid's Tale
Kapak Düzeni: Ali Platin
Yayın Yılı: Ekim 1992
Yayınevi: Afa 
Sayfa Sayısı:352

ARKA KAPAK:


Bir kadın bir sabah kalksa, işe gitmeden önce her zaman sigara aldığı dükkana uğrasa ve kendisine kredi kartının geçerli olmadığı söylense, ardından işten atılsa ve bunların sadece kadın olduğu için başına geldiğini öğrense neler hisseder?

Evet, olan olmuştur. Bunca mücadele boşa gitmiştir. Kadın gene erkeğin bakımına muhtaç, ona hizmetle yükümlü bir yarı köledir. Hükümranlığı eviçi ile sınırlandırılmıştır. Üstelik artık orada fazla çocuk da yoktur. Hava kirliliği, kimyasal atıklar, nükleer sızıntılar kısırlığa yol açmakta, doğan az sayıdaki çocuk ise sakat olduğundan imha edilmektedir.

Bu durumda kadın Kolonolier'e gönderilmek, Hizmetçilik ya da Fahişelik yapmak dışında dördüncü bir seçenekle karşı karşıyadır: Komutanlar'a sağlıklı yavrular üretmek. 

Damızlık Kız'ın Öyküsü, 1984 benzeri bir ütopya. Yalnız bu kez kadınlar açısından.

  • Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze. Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü. (sf.33)
  • Bir öyküyü sadece kendine anlatamazsın. Her zaman bir başkası vardır. (sf.50)
  • Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir. (sf.68)
  • Hiçbir anne, tam olarak bir çocuğun anne fikrine uymaz, sanırım tersi de geçerli. (sf.208)
  • O piçlerin seni unufak etmesine izin verme. (sf.215)
  • Özgürlük, başka her şey gibi görecelidir. (sf.263)

Salı, Aralık 24, 2013

Yedi Gün Yedi Gece ~ Evangeline Collins

Bu kitabı konusuna pek fazla dikkat etmeden aldım. Okuoku'dan kitap alıyorduk Burcu'yla, bunu da kargo ödeyen kitaplardan biri diye atıverdim sepete. Arada fiki fikili kitaplar okuyorum, biliyorsunuz. Sanırım bu tür kitaplar kafa dağıtmak açısından polisiye kitaplardan falan daha tercih edilebilir geliyor bana. Hiç enerji harcamadan, bir solukta okuyup kenara koyabiliyorsunuz. Böyle emek harcanmadan okunan kitaplara pek fazla kıymet vermem ama ara sıra, okumaktan bile bezdiğim zamanlarda hemen okunup bitmesi biraz motive ediyor beni sanırım. Kitaba da bu sebeple başladım zaten, dün başladım bu gün de bitti.

Sitoloji ve sisbot vizesinin aynı güne denk gelmesi çok gerdi beni. Önceden çalışmamış olmam daha çok gerdi, sonra bu gerginlik yüzünden hiç çalışamadım. Bir yandan Damızlık Kızın Öyküsü bayağı iç karartıcı, öbür yandan Yüzüklerin Efendisi'ni okumaya fırsat bulamıyorum, kendimi iyice hiçbir şey yapmaz hissettim. Çok boşum sanırım *.* Ben de bu sıkıntıyı hafifletir belki, hemen de biter diye düşünerek elimi attım bu kitaba.

Kitap Olimpos Yayınları'ndan çıkmış. Çeviren Mehtap Gün Ayral. Kapak tasarımını Mehmet Akif Atasoy yapmış. 404 sayfa.

Kitabın, yani yazıların puntosu büyük, konu da klasik anlatım da basit olunca tahmin ettiğim gibi de oldu. Dün bir baktım yarısına gelmişim.

Kolayca yarısına geldiğim, kolay bir okuma olduğu doğru fakat bir sorun bakalım keyifli bir okuma mıydı? Ay bu aralar deli gibi aşklı romantikli şeylere sarmış olmama rağmen, Güneşi Beklerken'i izlerken bile iç çekmiş olmama rağmen, normalde dalga geçtiğim her şeyi anlam veremediğim bir duygusallıkla kabul ediyor oluşuma ve iki gündür Zeynep, Kerem diye diye ortalarda dolaşıyor olmama rağmen bu kitap ruhumu kıydı. Yani hiç keyifli bir okuma olmadı. Okumanızı hiç tavsiye etmediğim için spoiler vermekten çekinmeyeceğim ama yine de takas listeme koyacağım.

Kitabın konusundan bahsetmek istiyorum ama nereden başlasam hiç bilemedim. Sanırım bu türe tarihi aşk romanı diyorlar, ben bunların hepsine fiki fikili kitap diyorum, biliyorsunuz.

Ana karakter Rose. Tabii ki bütün Rose'lar gibi arkadaşlar, hiçbir yaratıcılık görülmediği üzre, siyah saçlı, beyaz tenli, dolgun pembiş dudaklı güzeller güzeli bir hatun. Esas kız bu. Esas oğlan da James. İşte soylu değilmiş ama zenginmiş de, babasının soylu olma takıntısı varmış da kızını dükle mükle evlendirmesi için ağabeyinin yolu açması gerekmiş de soylu birinin kızıyla zorla evlendirilmiş.

Onların evliliği, evliliklerinin detayları zaten iğrenç ve itici. Zorla
oricinali de bu bu arada.
evlendirilen kızın ilk erkeğinin James olmadığının üzerine basa basa belirtilmesi, yazar bekarete önem veriyor herhalde anlayamadım çok, bu konuyu çok önemsemiş, sonra kızın bu yüzden kötülenmesi, James'den nefret ettiği için kötülenmesi ve bir cadoloz konumuna düşürülmesi canımı sıktı! HAYIR EFENDİM, KABULLENEMEM! Beni de zorla bi' adamla evlendirseler ben de o adamdan nefret ederdim. Belki ben de gider başkalarıyla olurdum ve o adamın da kafasına elime ne geçirdiysem fırlatırdım. Hele adam salaksa.

Ki adam salak. Nefret ediyorum kendi hayatına sahip çıkamayan, fedakarlığa tapan ve kendini kurbanlık koyun gibi sunan tiplerden. Bi' köşede hepsi ölsün istiyorum, layıkları o. O da kendisini kadına kabul ettirmeye, sevdirmeye çalışıyor. Yanlışlığı görebiliyor musunuz yahu? Ne hayatı umrunda adamın, ne aşk nedir biliyor -ben çok biliyorum ya, neyse fjkhdsjkfds- ne de beyni var. Ne fark edermiş ki olum senin için? Kimi verseler eline sevmeye hazırmışsın. Ben olsam böyle bir adamın sevgisini de kabul etmezdim ve edemezdim. Onu da bir acındırmış bir acındırmış yazar. Ah, haksızlığa uğrayan ama yine de nezaketinden, asaletinden ödün vermeyen erkek. Karısı başkalarıyla yatıyor ama adam üç sene boyunca mastürbasyon yapıyor, ne kadar sadık, ne kadar ahlaklı, çok hoş. Bu mu olum ahlak?

Neyse sonunda James'in canına tak edip geneleve gidiyor. Orada Rose ile karşılaşıyor. Rose mesela tam mal. Babaları ölmüş de geride bir sürü borç bırakmış. O da kardeşinin gözünde ölen babalarının imajı zedelenmesin diye çocuğa babalarının kumarbaz olduğunu, kedilerini borç içinde bıraktığını belli etmemeye karar vermiş. Zaten oğlan yatılı okulda okuyor, bu kız da onun ihtiyaçlarını karşılamak için en makul, mantıklı yolu seçiyor ebet, fahişe olalım hadi! James ile genelevde tanışıyorlar. Ay adam 3 sene boyunca sevişmemiş, hâlâ geneleve gitmesinde bile bir duygusallık yaratma çabaları bir dram, bir sevgisizliği giderme arzusu. Genelevde çalışmaktan nefret eden kızın da nasıl o kadar canayakın, nasıl o kadar ilgili olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Bunlar ilk gece sevişmiyorlar. İkinci gece de. Her gün gidiyor James efendi. Sonunda kızı bir haftalığına kiralayıp bi eve götürüyor, ateş bacayı sarıyor falan. Adam buna karımla aramız kötü diyor, şimdi boşanamıyorum ama bu evde yaşayalım senle diyor, borçlarını ödeyeyim, genelevde çalışma diyor ama kızımız kabul etmiyor, kimselerin metresi olamazmış, te allam!

En sonunda da yazar adamı karısından boşandırıyor üç beş cümleyle, hadi bir paragraf diyelim. Rose kardeşine durumu izah ediyor, bunca zaman kendisine gönderdiği paraları fahişelik yaparak kazandığını itiraf ediyor. Bunu duyan çocuk bileydim izin vermezdim diyerek işleri eline alıyor. Sonra James "Evlen benimle" diye kızın kapısına dayanıyor, herkes çok mutlu, çok hoş.

Yahu bu işler madem bu kadar kolaydı o zaman neden bu kız dört sene boyunca fahişelik yaptı, bu adam da üç sene boyunca mastürbasyon yaptı?

Ay neyse hiç güzel bir kitap değildi. Yazarın ikinci kitabıymış sanırım. Bence daha da yazmasın, bunun amatörlüğü geçmez. Zaten insan bi Saramago olamayacaksa niye yazar hiç anlamıyorum. Ben bir Saramago olamayacağımı bildiğimden yazmıyorum mesela. Hiç sevmedim kitabı. Hızlıca okunuyor diye bitirdim. Sanırım 11 liraya almıştım, keşke kargo parası ödeseydim şimdi kalabalık ediyor elimin altında. -.-'

Hiç tavsiye etmiyorum.
2/10

Pazartesi, Aralık 02, 2013

Akıl ve Tutku ~ Jane Austen

Çeviren: Hamdi Koç
Özgün Adı: Sense and Sensibility
Yayın Yılı: 7. Basım / Şubat 2013
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 392

(...) bir delikanlı tam böyle olmalı. Uğraşı ne olursa olsun sınırsız bir hevesle yapmalı ve yorgun düşmemeli. (sf.47)

Kinayeli tüm bayağı sözlerden nefret ederim;'birini tavlamak' ya da 'birini elde etmek' ise en iğrençleri. Anlamları ağır ve densiz; uydurulduğunda hoşa gittiyse bile zaman tüm hoşluklarını çoktan yoketmiş. (sf.48)

Yakınlığı belirleyen şey zaman ya da imkan değildir; - sadece karakterdir. (sf.62)

Elinor bütün bunları kabul etti, çünkü akıllı uslu bir itiraz karşısındakinin hak etmediği bir iltifat olacaktı. (sf.259)

(...) gayretli ve aralıksız konuşmayla geçen sadece birkaç saat bile iki aklı başında insan arasında gerçekten ortak olabilecek olandan daha fazla konu gerektirirse de aşıklarda durum farklıdır. Onlar arasında hiçbir konu bitirilmez, hatta hiçbir anlaşmaya da varılamaz aynı şeyi en az yirmi kere yeni baştan konuşmadan. (sf.376)

Cumartesi, Kasım 23, 2013

Yaşamak İstiyorum ~ Ayn Rand

Çeviren: Gülten Suveren
Özgün Adı: We The Living
Kapak Fotoğraf: Sinan Çetin
Yayın Yılı: 3. Baskı / Ağustos 2010
Yayınevi: Plato
Sayfa Sayısı: 621

ARKA KAPAK

"Devlet dediğin şey nedir? Büyük bir kitlenin hesabına çalışan bir hizmetçi... Kitleyi rahat ettirmek için düşünülmüş bir kolaylık. Bu elektrik ya da su tesisatından farklı bir şey değil. İnsanlara musluk suyu için yaşamalarını söylemek komik olmaz mı?"

Rusya'da İhtilâl olduğu zaman ben on iki yaşındaydım. Bireyin, Devlet için yaşaması gerektiği prensibini ilk defa o zaman duymuştum. Bu düşünce tarzının kötü olduğunu ve yalnız kötülüklere yol açacağını anlamıştım. Komünizme karşı olmamın sebebi buydu ve hala da budur. Benim on iki yaşımdayken anladığım gerçeği, aydınların önemli bir kısmının hala anlamaması çok şaşırtıcı. Bu aydınlar komünist yöntemlerin kötü, fakat ideallerin soylu olduğunu savunuyorlar. Komünizmin bütün zaferi de hala hür olan bir çok insanın bu inançlarında inat etmesi yüzündendir. 
Ayn Rand
Bir yarış atından sütçü beygiri olmaz. (sf.40)

Hiçbir zaman arkana bakma. Geçmiş ölmüştür. Fakat daima gelecek var. (sf.93)

"Çünkü insanların Tanrı dedikleri şey en yüksek imkânın en yüksek ifadesidir. Bir insan bu fikri kendi imkânlarından daha yüksek sayarsa, o zaman kendisini ve hayatı pek az düşünüyor demektir. İnsanın kendi hayatına saygı duyması en iyi, en büyük ve en yüksek imkânları hemen kendi için istemesi ender rastlanan bir meziyettir. İnsan düşündüğü cenneti hayalinden geçirmemeli, hemen istemelidir." (sf.147)

"İnsan acıya dayanabilir hale gelince başkalarının acı çekmesine de dayanır, Kira." (sf.247)

"Despot bir idare bazı basit şeyleri idare edebilir. Fakat bazı değerlere ilişemeyeceği gibi bunların itaatini de sağlayamaz." (sf.338)

"Hayatımda pek önemli meselelerle karşılaşmadım. Zaten meseleleri de insanlar yaratırlar. Çünkü onlar gerçekleri görmekten korkarlar. Hâlbuki insan bakacak olursa karşısındaki doğru yolu görür. Bunu gördükten sonra da oturmak olmaz." (sf.370)

"Görüyorsun ya, yenildiğimiz için üzülmüyorum. Suçların en büyüğünü omuzlarımıza yükledikten sonra bunun parmaklarımızın arasından kaçıp gitmesine aldırmıyorum, bizi çelik miğferli dev gibi bir asker yenseydi aldırmazdım. Ateş püsküren canavar gibi bir insana yenilseydik üzülmezdim. Fakat bizi bir bit yendi. Sen bitleri gördün mü hiç? Sarı renklileri en tombullarıdır... Bizim kabahatimizdi bu. Bir zamanlar insanları bir tanrının gökgürültüsü idare ederdi. Sonra onlar kılıçla idare edildiler. Şimdi ise Primus'la idare ediliyorlar. Bir zamanlar saygı onları durdururdu. Sonra korkuyla durdular. Şimdi mideleri yüzünden acizler. Erkeklerin boyunlarına, el ve ayaklarına kalın zincirler takarlardı. Şimdi onları kalın bağırsakları zincirliyor. Ama kahramanları kalın bağırsaklarından tutmaya imkân yoktur. Bizim kabahatimiz bu." (sf.500)

Pazar, Kasım 17, 2013

Şans Bilekliği ~ Cathy Lamb

Biliyorsunuz ki hayatımda ilk kez bir blog turuna katıldım. Ephesus bize okumamız ve yorumlamamız için Şans Bilekliği'ni gönderdi. Kitap 437 sayfa. Çeviri Deniz Beril Bacaklılar'a ait. Kapak tasarımını ise Duygu Serin yapmış.

Kitapla ilgili minik tanıtım Colored Books'da, alıntılar benim blogumda (şurada), kitap hakkındaki yorumlar Kitap Maceraları'nda, yazarın kim olduğuyla ilgili yazı Matmazella'da ve son olarak yazarın şu ana dek yazdığı kitapların anlatıldığı yazı Obur Kitaplık'da yayınlandı. Şimdi de görüşlerimizi belirtiyoruz.

Şans Bilekliği... 
Elime aldığımda, tırt bir kitap olduğunu düşünmüştüm. Zaten biliyorsunuz, genelde böyle kitaplara burun kıvırırım. Çerez kitap olarak nitelerim. Konusunu falan okuyunca da, kesin sıkıcı bir kitap bu dedim. Hem de 400 sayfa, oturup ne yazmış bu kadar?! Böyle de önyargılı biriyim demek ki.

Okumaya başlayınca fena da değilmiş diye düşündüm. Pek hızlı ilerlemedi başta, sonra tur takvimine yetişemeyeceğim korkusuyla iki günde bitiriverdim kitabın kalan kısmını.

Ana karakter Steve adında bir kadın. Steve obezmiş, 32 yaşında kalp krizi geçiriyor ve sonunda ya kilo vereceğini ya da bu hayata veda edeceğini görüyor. Böylece kilo vermeyi seçiyor ve midesine kelepçe taktırıyor. Kocasından ayrılıyor ve yeni bir evde yaşamına başlıyor.

Steve'in geçmişine dönüyoruz sık sık çünkü o yeni hayatına adapte olmaya çalışırken -artık zayıf bir kadın, güzel bir kadın- bir yandan da geçmişindeki sorunları çözmeye uğraşıyor. Annesi şizofrenmiş, bir gün iyice çıldırıp kız kardeşini arabaya atmış. Bunu gören Steve'de atlamış arabaya. Anneleri önce bu ikisini sonra da kendini suya atmış, dere gibi bir yere. Steve'in kız kardeşi boğulmuş ve anneleri de öyle, o da ölmüş. Steve kız kardeşini kurtaramadığı için hep kendini suçlamış ve yemeye de böyle başlamış.

Kitapta pek çok sorunlu karakter var. Steve'in kontrol manyağı bir eniştesi var, tam bir düzenbaz. Karısı alkolikmiş bir dönem, çocuklarından biri babaları yüzünden kadınlarla iletişim kurmakta zorlanıyor, diğeri ise anoreksi hastası. Böyle işte, Steve'in geçmişiyle birlikte bu insanların da geçmişlerine bir bakış atıyoruz sanırım. 

Steve sandalyeler yapıyor, renk renk, çeşit çeşit. Tüylü sandalyeler, kanatlı sandalyeler. Onları pek gözümde canlandıramadım ama biraz eğlenceli buldum. Konusunu okuyunca, "Ah tamam, ağlak, saçma bir kitap bu" diyebilirsiniz ama, bu kadar problemli insanı bir araya getirip bu kadar eğlenceli bir kitap yazmak da yetenek herhalde. Kitapta bol bol güldüm. Karakterleri çok sevdim. Steve'in annesini özellikle pek renkli buldum, Steve'in kuzenleri, anneannesi ve dedesi, hatta o aptal eniştesi bile kitabı renklendiren karakterlerdi.

Şans Bilekliği, beklediğimin oldukça üstünde bir kitapmış. Kendi türü göz önünde bulundurulursa oldukça başarılı, renkli ve eğlenceli. Hem de bu kadar dramı içinde barındırırken! 

7/10

Cumartesi, Kasım 16, 2013

Güneş de Doğar ~ Ernest Hemingway

Çeviren: Orhan Azizoğlu
Özgün Adı: The Sun Also Rises
Yayın Yılı: 2.Basım / Mart 2012
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Sayfa Sayısı:235

ARKA KAPAK:

GÜNEŞ DE DOĞAR, Ernest Hemingway'in ilk, ancak en ünlü kitaplarından biridir. Roman çok büyük ilgi görmüş, sinemaya da aktarılmıştır.

GÜNEŞ DE DOĞAR'daki kişiler, savaş sonrası değer yargıları yiten, değişen yaşamları birbirine benzeyen insanlardır. Romanın baş kişileri ise bu çöküntüyü olanca derinliğiyle yaşarlar. Hemingway, yaşamı, ister av, ister savaş alanında, isterse arenada, düş kırıklıklarıyla dolu bir savaş gibi algılar. Yaşadıklarına gözlemlerini de katınca, her biri ötekinden güzel, inandırıcı ve dünyanın dört bir yanındaki okuyucuya seslenen dev yapıtlar ortaya çıkar.

GÜNEŞ DE DOĞAR'da Hemingway, aşklarındaki, yaşamlarındaki düş kırıklıklarını eğlenerek, bohem hayatı yaşayarak, başka mutluluklar arayarak unutmaya çalışan insanları anlatır.

Çağdaş Amerikan yazınının güzel örneklerinden olan GÜNEŞ DE DOĞAR, Hemingway'in Bütün Eserleri dizisinin unutulmayacak başyapıtlarından biridir.

Cehennem yolu kimsenin satın almadığı doldurulmuş köpeklerle yapılmış zaten. (sf.67)

Yaşamaktan mutlu olmak demek, paranızın karşılığını almayı öğrenmek ve bunun bilincinde olmaktı. İnsan parasının karşılığını alabilir. Dünya, alış veriş etmek için iyi bir yerdi. Çok iyi bir düşünce gibi görünüyor bu. Beş yıl sonra, diye düşündüm, bütün öteki düşüncelerimin hepsi kadar saçma gelecek bana. (sf.139)

Büyüklük Pedro Romero'da vardı. Boğa güreşine âşıktı o, sanırım boğalarına âşıktı, sanıyorum Brett'e de âşıktı. O gün, yerini kendi kontrol edebileceği her hareketi, onun önünde yaptı. Bir kez bile başını kaldırıp bakmadı. Böylece, yaptıkları daha etkili oluyordu, çünkü Brett için olduğu kadar kendisi için de yapıyordu bunu. Başını kaldırıp da beğenilip beğenilmediğini sormadığından, gerçekte kendisi için yapıyordu, bu da güçlenmesine neden oluyordu onun; aynı zamanda Brett için de yapıyordu. Ama Brett için yapması, kendisi için yaptıklarından bir şey eksiltmiyordu. (sf.205)

Pazartesi, Kasım 04, 2013

Dağlardan Sorun Beni ~ Forrest Carter

Son Apaçi Savaşçısı Geronimo'nun Romanı


Çeviren: Şen Süer Kaya
Özgün Adı: Watch For Me On The Mountain
Yayın Yılı: İkinci Basım / Ocak 2000
Yayınevi: Say Yayınları
Sayfa Sayısı: 294

ARKA KAPAK:


Amerikalı kızılderililerin kültürlerinin ve uygarlıklarının ortadan kaldırılması, çağımızın en büyük yüzkaralarından biridir. Kıtayı atalarından miras alan kızılderililer, ne yazık ki bunu çocuklarına bırakamamışlardır. Kızılderili soykırımı ve onlarca kabilenin yeryüzünden silinmesi, 1860-1890 yılları Amerikası'nın korkunç bir trajedisidir. Dağlardan Sorun Beni bu trajediyi anlatmaktadır.

Topraklarından atılan, çoluk çocuk katledilen, göçmen kamplarında açlıktan ve hastalıktan ölmeye terk edilen, ihanetlere uğrayan bir kızılderili boyunun, Apaçiler'in başkaldırısı olan Dağlardan Sorun Beni'de bir halk destanı okuyacaksınız.

Romanın kahramanı olan Apaçi lideri Geronimo olağanüstü kişiliği, aklı ve aklını kullanması, inancı ve boyuneğmezliği ile Apaçiler'in direniş destanının simgesidir. Son Apaçi savaşçısı olan yenilmez lider Geronimo'nun gerçek yaşamöyküsünün anlatıldığı Dağlardan Sorun Beni insan direnişinin romanıdır, insan olanın yenilmezliğinin romanı.

"Yargıç, savunmacım yok. O... Askere bıçak sapladığımı hatırlamayacak kadar sarhoştum." Sustu ve gülmeden önce sessiz mahkeme salonuna sakince göz attı. "Duyduğum tek pişmanlık Yargıç, bu olayın doyumunu hatırlamamak, fakat orospu çocuğu cehenneme gittiği için gurur duyuyorum." (sf.51)

Savaşmak, yaşamaktır. (sf.80)

İnsan, beyaz adamın maddi gelişimi için yararlı, fakat ruhsal Büyük Güç'ün gelişimine yabancı, fiziksel bilimlere aşık oldu. Legolarla oynayan, onları üst üste yığan çocuklar gibi, insan da materyalizmi devrildiği zaman ağlar. Fiziksel şeyleri ölçmeyi, ağırlığını bilmeyi, parçalara ayırmayı öğrenmiştir. Dünyanın çevresindeki havanın altı katrilyon ton olduğunu, %78 nitrojen, %21 oksijen ve küçük miktarda diğer gazlardan oluştuğunu bilir. Isınan havanın genleştiğini ve yükseldiğini, soğuyan havanın aşağıya indiğini, havanın su buharını topladığını, sıkıştırdığını ve dünyanın çevresinde yağmur taşıdığını, dünyadaki hiçbir şeyin hava ya da hava akımları olmadan yaşayamayacağını bilir. Hava polen ve sporlar taşıyarak bitkilere Yaşam verir, oksijeni bütün bitkilerin kök ağızlarına taşımak için, dünyaya ve sakinlerine Yaşam getirmek için suların içine dalar. İnsan, havanın okside edici bir eleman olarak hareket ettiğini,sıcaklık ve enerjiyi, onsuz hiçbir şeyin yaşayamayacağı Yaşam'ı serbest bıraktığını bilimsel bir kesinlikle bilir. Fakat insan bunu kontrol edemez ve maddi dünya üzerindeki akılsal üstünlüğünden duyduğu küstahlıkla amacı anlamsız olan doğal bir olay olarak bir kenara bırakır. Dünyaya egemen olamadığı ya da anlamamayı seçtiği zaman, yalnızca maddi özelliklerini yorumlar. Diğer her şeyi bir kenara atar.

Apaçi böyle değildir. Apaçiler yaşamak için yüzyıllardır İrade'ye, Ruh'a dayanmıştır. Kendilerini çevrelerindeki her şeyin efendisi değil, bir parçası olarak görerek ve bunlara karşı kibir hissetmeden aynı İrade ve Ruh'u onlara atfetmişlerdir. Bütün şeylerin Yaşam'ı, dolayısıyla Amaç'ı olduğunu görmüşlerdir. Ellerini kaldırarak rüzgârda poleni yakalamışlar ve Yaşam'larını üretme açlığı çeken bitkilere doğru yolculuğunu gözlemişlerdir. Rüzgârın yağmur getirdiğini, gereksinimleri için Yaşam parçalarına bu yağmuru yaydığını görmüşlerdir. Rüzgâr bir Yaşam yaratıcısı değilse, o halde Yaşam taşıyıcısıydı... İnsan gibi. Dolayısıyla Rüzgâr'ın Amaç'ı ve bu yüzden Ruh'u vardı. (sf.176 / 177)

Aptallar eğlenmek ve ölüm için uzağa bakarlar... her ikisi de yanıbaşlarındadır. (sf.194)

Doğru yaparsan... İnancı korursan... Daha yüksek yaylalara çıkarsın. En yüksekteki düzlük, doğal olarak geri dönemeyecek kadar güçlü olduğun yerdir. Yani... 'kurtarılmış olmak'. (sf.236)

Perşembe, Ekim 31, 2013

Hayatın Kaynağı, Manası ve Haysiyeti: EGO ~ Ayn Rand

Anlatmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Bir dakika durun...

Ayn Rand ile tanışıklığımız geçtiğimiz döneme dayanıyor galiba, birinci sınıfın ikinci dönemine yani. Bülent Hoca bizim neslin kararsızlığını bireyci mi yoksa toplumcu mu olacağımıza karar verememiş olmamıza bağlamış ve sınıfta Hayatın Kaynağı'nı önermişti bana. Bir de "Oku, üzerine konuşalım" demişti de daha konuşamadık -.-

Tabii ben bir merak gidip almıştım kitabı, bir an önce de okumuştum. Sonra da Mert'e vermiştim, o da merak etmişti. Mert kitabı okuduktan sonra baya köklü bir değişim yaşadı. Özgür bir insan olmadığını görmüş kendi deyimiyle, köle olduğunu görmüş ve içinde bulunduğu durum nedeniyle dehşete düşmüş. Mert'in adetidir, bir şeyi sevdiyse sonuna kadar gider. Bir keresinde 26754 bardak kahve içmişti mesela. Kitaplar konusunda da böyle, gidip Ayn Rand'ın tüm kitaplarını aldı ve okudu. Sadece Ayn Rand da değil. Şu sıralar Saramago'nun tüm kitaplarını alıp okumaktan bahsediyor mesela, Saramago ile de ben tanıştırdım eheh ^.^ Neyse işte, o kitapları da okuyunca Mert kendinde, ailesinde ve çevresindekilerde çeşitli çap ve ebatlarda devrimler yapmaya başladı. Sonra da "Kesinlikle okumalısın Cessie" diyerek kitapları bana verdi, çoğu benim odamda okunmayı bekliyor. Özellikle Yaşamak İstiyordum'da beni görüyormuş, oradaki bi' karaktere çok benziyormuşum. O kitabı okumayı heyecanla bekliyorum.

Neyse, geçenlerde Mert bizim odadaydı. Benjamin, Kuzu ve Burcu'nun ayısı ile bir oyun çevirdik. İşte ayı sevgi, sonsuzluk ayaklarına canlıları kandırmaya ve kendine bağlamaya çalışıyordu. Böylece onları dilediği gibi sömürebilecekti. Benjamin de aptal birini canlandırıyordu, Ayı'ya kanıyordu. Kuzu'yu da ben oynatıyordum, Kuzu hayatını savunan kişiydi. Neyse çok detaya girmeyeyim, senaryo gereği en sonunda Benjamin'in elinde avcunda bir şeyi kalmıyordu ve bu kez Kuzu'nun emeğine ve tarlasına göz dikiyorlardı. Kuzu da kendini savunmak zorunda kalıyordu. Eh, ben de bunu sağlamak için Kuzu'nun bahçesinin ve evinin etrafını elektrikli tellerle çevreledim ve yerlere de mayın döşedim kendi hayal dünyamızda. Bunun üzerine Mert "Cessie, kafan aynı Ayn Rand'ınki gibi çalışıyor! Onun bir kitabında da elektrikli teller vardı!" diyerek heyecanlandı ve benden minik kitaplarından birini okuyuvermem konusunda ricada bulundu. Ben de bunun üzerine bu kitabı aldım elime.

Kitabı hangi türe dahil etmeliyim gerçekten bilmiyorum. Bence bu bir "romanımsı". Normal insanlar böyle kitaplar için "novella" diyor galiba. Ama aynı zamanda felsefe de olabilir. Biraz distopyayı andırdığını da söylemeliyim. Kitabı nasıl nitelemem gerektiğini bilmiyorum.

80 sayfalık bu minik kitapta, her şeye, bireye egemen bir devletle karşılaşıyoruz. Aynı 1984'teki veya Biz'deki gibi kontrolcü, baskıcı bir devlet var. Yine bu kitaplardaki gibi, kahramanımız günlük tutuyor, biz de onun günlüğünü okuyoruz. Bu kitabın onlardan farkı her şeyin bir anda oluvermesi ve sonunu da biraz kendi kafamıza göre yazabilecek olmamız.

Kitaptaki karakterlerin tabii ki isimleri yok. Biz Eşitlik 7-2521'in günlüğünü okuyoruz. İnsanlar böyle kavram ve numaralarla isimlendirilmiş. Eşitlik 7-2521 doğduğundan beri otorite tarafından sevilmeyen biri aslında. Diğerlerinden daha iri ve daha sağlıklı, ayrıca daha zeki. Bütün bunlar tek tip insan yaratmayı amaçlayan devlet için olumsuzluk. Herkesin eşit olması istenen bir dünyada biraz daha uzun, biraz daha sağlıklı veya zeki olmak lanetlenmiş olmakla eşdeğer. Bu nedenle -biraz da bahsi geçen devletin yapısı gereği- Eşitlik 7-2521 alim olmayı çok istese de çöpçü olacağına karar veriliyor. Bahsi geçen dünya böyle işte. Kimin ne iş yapacağına bir kurul karar veriyor. Eşitlik 7-2521 kaderine razı oluyor. Ancak, bu kadar basit değil... Bir tünel buluyor, tünelimsi bir yer. Ve orada kendi kendine çalışmaya başlıyor, deneyler yapıyor. Sonra elektriği keşfediyor. Buluşunu gururla sunmak isterken, insanlara bu kadar faydalı olacak bir buluşla karşılarına çıkarsa alimler arasına alınacağını ve affedileceğini düşünürken -çünkü o dünyada tek başına düşünmek ve tek başına herhangi bir şey yapmak yasak- diğerleri tarafından suçlanıyor. Böylece kaçıyor.

Eşitlik 7-2521'in bi' de sevdiceği var. O da bunun peşinden gidiyor. Ormanda, diğerlerinden uzakta kendi yaşamlarını kurmaya kalkışıyorlar. Eşitlik 7-2521 kendisine Prometheus diyor, sevdiği kıza da Gaea. İnsanı ve insanlığı yeniden yaratmayı düşlüyorlar, kendileri gibi insanları da yanlarına alarak. Bunu yapabiliyorlar mı, ona biz okurlar karar veriyoruz galiba.

Diyor ki Ayn Rand, ve roman gereği Prometheus " 'Biz' kelimesi ilk kelime, bilinen ilk şey olamaz, olmamalıdır." diyor. "Bu kelime insanların ruhuna 'BEN'den evvel yerleştirilmemelidir. Yoksa bir canavar haline gelir. Yeryüzünün bütün kötülüklerinin kökü; insanın insanlar tarafından istismar edilmesinin, insanların insana inanılmaz işkenceler yapabilmesinin sebebi olur yoksa bu kelime."

Biz Ayn Rand'ı pek tutuyoruz bu aralar. Belki gerçekten felsefesi doğru belki sadece özgür olma heves ve telaşımıza uygun düşüyor. Yine de biz bir okuyup tartışma niyetindeyiz, öyle de yapıyoruz. Belki hiç değilse Hayatın Kaynağı'nı bir alıp okumak, üzerine düşünmek gerekiyor.

Bu kadar.

Perşembe, Ekim 03, 2013

Geçmişin Gölgesinde: Villette ~ Charlotte Brontë

Çeviren: Nevhiz Aksunkur
Özgün Adı: Villette
Kapak Tasarımı: Melis Rozental
Yayın Yılı: Temmuz 2001
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınları
Sayfa Sayısı: 560

ARKA KAPAK:

Lucy Snowe, genç yaşta ailesini yitirince vatanı İngiltere'yi terk eder ve Kıta Avrupası'ndaki Villette kentinde bir yatılı kız okulunda öğretmenlik yapmaya başlar. Lucy burada yalnızca geçmişin hayaletleriyle değil, geride bırakmayı arzu ettiği, kaçındığı duygularla da yüzleşecektir. Okulu sık sık ziyaret eden Doktor John'a karşı içinde yeşeren duygular, kendisine karşı hep zalimce davranan edebiyat öğretmeni Mösyö Paul ile Müdire Madam Beck ve Villette sosyetesiyle mücadelesi, okulun öğrencileriyle ilişkileri Lucy Snowe'un kendini ve dünyayı tanımasında büyük rol oynar. Protestan bir genç kadın olarak Katoliklerin dünyasında tek başına verdiği yaşam savaşı Lucy Snowe'u nereye götürecektir? Lucy Snowe'un her zorluğu göğüsleyen güçlü karakteriyle bu sorulara verdiği yanıt, mutlu sonla ilgili genel kabulleri altüst ediyor. Charlotte Brontë, çalkantılı ve sürprizli bir yolculuğu anlattığı son romanı Villette ile Jane Eyre'de ulaştığı edebi çıtayı yükseltiyor. Brontë'nin bu otobiyografik romanı, Viktorya dönemi Avrupası'nda, sesini henüz kimseye duyuramayan kadının tek başına ve dimdik ayakta durabileceğinin kanıtı.

Yumuşak ve sevecen tabiatlı olanlar ermiş mertebesine yükselebilir, güçlü ve kötü ruhlar şeytana dönüşür; bense sadece kederli ve bencil bir kadın oldum. (sf.47)

Yaptıklarınızı makul bir değerlendirmeyle ele almak gibisi yoktur: bedeni ve zihni sakin tutar; halbuki abartılı kavramlarla düşünürseniz hem bedeniniz hem de zihniniz ateşler içinde kalır. (sf.51)

Tam yerinde bir soğukkanlılık gereksiz bir duyarlılıktan daha iyidir. (sf.109)

Zihnin bazen yanlış anlamayla rahatsız olmak yerine sakinleşmek gibi aksi bir hali vardır ve kendimizi olduğumuz gibi tanıtamayacağımız yerlerde tam olarak yok sayılmaktan sanırım bir tür zevk alırız. (sf.113)

İlaç kimsenin moralini düzeltmez. Benim sanatım melankolinin eşiğinde durur, kapıdan içeri bakar ve bir işkence odası görür ama ne bir şey söyleyebilir ne de bir şey yapabilir. (sf.213)

Hissetmek ve birinin ne hissettiğini anlamak farklı özelliklerdir; çok az insan ikisine de sahiptir, bazıları ise hiçbirine. (sf.221)

Bu dünyadaki hiçbir saçmalık, bana mutluluğu beslememin söylenmesi kadar boş gelmiyordu. Böyle bir öğüdün anlamı ne olabilir? Mutluluk toprağa ekilip gübrelenen patates değil ki. Mutluluk, Cennet'ten üzerimize serpilen bir ışıktır. O, bir yaz sabahında bir goncadan ve Cennet'in altın meyvelerinden ruha düşen bir çiğ damlasıdır. (sf.287)

"Benim için mi?"
"Evet, sizin için."
"Bu dün gece üzerinde çalıştığınız şey mi?"
"Aynısı."
"Bu sabah mı bitirdiniz?"
"Evet öyle."
"Bunu yapmaya başlarken niyetiniz bana vermek miydi?"
"Kuşkusuz öyleydi."
"Ve benim şölenimde mi verecektiniz?"
"Evet."
"Bu niyetiniz onu örerken devam etti mi?"
Bir kez daha doğruladım.
"O zaman, bu kısmı bana ait değil, başkası için ve o insan düşünülerek yapıldı diyerek çıkartmam gereken bir bölümü yok mu?" 
"Hiçbir şekilde. Bu ne gerekliydi ne de adil olurdu."
"Bu tamamen mi benim?"
"Bu tamamen sizin." (sf.394/395)

...erkekler ve kadınlar mutlaka bir çeşit aldanma içinde olmak zorundalar; eğer ellerine hazır olarak verilmediyse kendi kendilerine abartacak bir şey uyduruyorlar. (sf.403)

Sevgililerde bir çeşit bencillik vardır; birisinin mutluluklarına tanık olmasını isterler, o tanığın ne bedel ödediği önemli değildir. (sf.483)

Sadık kadınlar, Tanrı'nın yaratıkları içinde bir tek kendilerinin sadık olduğunu düşünerek yanılırlar. (sf.546)

Pazartesi, Eylül 16, 2013

Kara Acı ~ Nina Berberova

Çeviren: Zehra Gencosman
Özgün Adı: Le Mal Noir
Kapak Resmi: Modigliani
Yayın Yılı: 1991
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 81

ARKA KAPAK:

Nina Berberova, bu romanıyla bir kez daha özel dünyasının derinliklerine demir atıyor: Sürgün dünyasını ve bu dünyanın karanlık anlamsızlığını sorguya çekiyor. Nina Berberova'nın öbür kahramanları gibi Kara Acı'nın kahramanı Yevgeni Petroviç de bir sürgündür. Ülkelerinden, sevgi bağlarından, ana dillerinden yoksun kalmış, uzun süre bir kentten ötekine, bir ülkeden bir başkasına sürüklenmiş humanist Slavların acılarını tek başına simgelemekte, onlarla bütünleşmektedir. "Kara Uğursuzluk", "Kara Felâket", bir elmas hastalığıdır ve sürgünün yaşamında işleyen ve bir türlü kapanmayan yarayı simgelemektedir: Bu simge, bazan bir sanrıya dönüşen uzak ülkeyle, bazan yerini hiçbir kadının dolduramadığı bir yazgısal kadınla örtüşür. Artık gelecek ve umut diye bir şey yoktur ve asıl korkuncu, geçmişin de insanın parmakları arasından kum gibi akıp gitmesidir. Şimdi 91 yaşında olan Nina Berberova'nın sekseninden sonra yazarlık ününe erişmesi gerçek bir Kara Acı değilse nedir? Berberova'ya göre Kara Acı kendisinin en önemli yapıtıdır. Eleştiricilere göre de baş döndürücü bir başyapıt. Yazarın daha önce Eşlik Eden, Astaçev Paris'te, Uşak ile Yosma adlı yapıtlarını yayınlayan Can Yayınları, yazma eylemini insan sevgisine dönüştüren yazarı ülkemizde tanımaktan büyük bir kıvanç duyuyor.

Kâfuru ve naftalin kokusunun aşkı öldürdüğünü herkes bilir. Oysa, birçokları giysilerin kol kıvrımlarındaki küçük naftalin toplarını unutmuşlar, sıcak giysilerin üzerine aceleyle atılmışlar, ama ceplerini ters yüz etmeye vakit bulamamışlar. Naftalin kokusu havaya sinmiş; evler kâfuru kokuyor. Aşk, ikisinin de kokusundan hoşlanmadığına göre, kasımı andıran bu mayıs ayında hiç kimse aşkı düşünmüyor, onu anlamıyor, hatta, kimileri onu suçlamaktan bile geri kalmıyordur, ister kendi aşkları olsun, ister başkalarınınki olsun, umursamıyorlar bile! (sf.35)

Cennette insanın ölesiye sıkıldığını, cehennemin ise ilginç ve ünlü kişilerle dolu olduğunu varsayan geçen yüzyılın bu söylencesine artık bir son vermek gerek. Cennette, Sokrates Homeros'la söyleşiyor, herkes de onları dinleyebiliyor. Cehennemde salt, silik yerel görevliler ve tiksinç devlet memurları var. (sf.49)

İnsanın temel niteliğinden yoksunum ben: Ölmesini bilmek ve sonra yeniden için için dirilmek. (sf.69)

Cumartesi, Eylül 14, 2013

Can Dostum ~ W. Bruce Cameron

Çeviren: Seda Çıngay
Özgün Adı: A Dog's Purpose
Yayın Yılı: 2.Baskı / Haziran 2013
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 370
Bu yaz bir Bestseller aldım, pek yapmam böyle şeyleri. Annemle alış veriş merkezine gitmişken D&R'a uğradık. Orada indirimli kitaplar arasında görünce almak istedim, daha sonra takas edebileceğimi de düşünerek. Ancak kitap indirimli değilmiş, biri getirip kitapların arasına bırakmış. Ben de uzun süredir okumak istiyordum zaten, kapağını çok sevmiştim. Böyle olunca bırakmadım kitabı, aldım.

Can Dostum'u Okuma Şenliği'ne dahil etmeye karar verdim, herkesler okudu da bir ben kaldım kategorisine. Çünkü gerçekten de bir ara pek çok blogda ve insanda gördüm kitabı. Neyse, dediğim gibi, sonunda ben de kavuştum :)

Can Dostum minik bir yavrunun dünyaya merhaba demesiyle başlıyor. Biz de kitabı o minik köpeğin ağzından dinliyoruz zaten.

Minik dostumuz önce bir sokak köpeği olarak dünyaya geliyor. Annesi ve kardeşleri ile birlikte yaşıyor. Sonra birtakım adamlar yakalıyorlar onları, sadece bir köpek kaçabiliyor, o da kız kardeşi. Annesi ve diğer kardeşleriyle bir kadının evine götürülüyor. Bu kadın da bir köpek sevdalısı. Sağdan soldan topladığı köpekleri bahçesine doluşturan bir kadın, bence biraz kaçık. Kadının yuvaya son getirdiği köpekle işler çığrından çıkıyor. İyiden iyiye vahşileşmiş bu sokak köpeği evcilleşmemekte kararlı ve yuvadaki diğer köpeklere de kan kusturuyor. Böyle olunca yetkililere haber veriliyor bir şekilde ve köpekleri toplamaya geliyorlar. Bizim miniğimiz aslında pek sakin ve akıllı bir köpek ama, vahşi köpekle yaşanan bir sürtüşme yüzünden bacağı sakatlanmış. Sakat bir köpeği de kimse istemeyeceğinden onu uyutuyorlar, ilk yaşamı böyle sonlanıyor.

İkinci yaşamında ise bir şekilde yolu bir çocukla kesişiyor, Ethan ile. Aralarında çok büyük bir sevgi oluşuyor ve güçlü bir bağ kuruluyor. En güzel yaşamı da Ethan ile birlikte geçirdiği yaşam zaten. Bu yaşamı bol bol oyun oynamaktan ve gerektiğinde çocuğu tehlikelerden korumaktan ibaret. Köpekcik yaşlanana dek o aileyle yaşıyor. Sonunda iyice yaşlandığında ve ölümü yaklaştığında da, yani acı çekmeye başladığında bir veterinere götürülüp uyutuluyor.

Minik köpeğin dünyadaki görevi bitmemiş olacak ki bir kez daha, başka bir yavru olarak dünyaya geliyor, bu kez bir Alman kurdu olarak. Yolu, karısını kaybetmiş, yaşamı işten ibaret bir polis memuruyla kesişiyor. Böylece yaşamı yeniden anlam kazanıyor.

Polis onu bir eğitimden geçiriyor ve özel bir birimde görev yapmaya başlıyorlar, kurtarıcı köpek oluyor, kayıpları buluyor falan. Sonra Jakob, polis memuru yani, yaralanınca bir başka polisle yaşamaya başlıyor. Bu kadınla da hayatı tıkırında gidiyor ve yine yaşlanana dek bu aileyle kalıyor. Yaşlanınca da aynı şekilde uyutuluyor.

Bu kez dünyadaki işlerinin sona erdiğini düşünse de, son bir kez daha dünyaya geliyor. Bu kez safkan bir av köpeği olarak. Sonra bir şekilde beş para etmez insanlar arasına düşüyor, buradan postalanıyor ve kendini sokak köpeği olarak buluveriyor. İyice yabanileşmişken ve hâlâ neden dünyada bulunduğunu sorgularken, karşısına bir iz çıkıveriyor, Ethan'a ulaşmasını sağlayacak bir iz. Ve bundan sonra köpeğin en büyük amacı, başka bir yaşamda birlikte olduğu çocuğu, Ethan'ı bulmak oluyor.

Can Dostum, hayatın anlamını sorgulayan ve vardığı sonuçlar doğrultusunda, amacına sadık kalarak yaşayan, bir kez daha, bir kez daha yaşayan bir köpeğin öyküsü. Bana sorarsanız kitabın dili çok iyi değil. Sıkıcı bir anlatımı olduğunu söyleyemem ama sizi kapıp götüren bir anlatımı da yok. Konusunun ilginç oluşu okuttu. Bir de kapağı çok güzeldi, onun hatrını da kıramamış olabilirim. Yaz ayları için hafif, atıştırmalık bir kitap olduğu söylenebilir yine de. Dünyaya bir de akıllı bir köpeğin gözünden bakmak isterseniz, okuyabilirsiniz.

5/10

Salı, Eylül 10, 2013

Kutu Adam ~ Abe Kobo

Çeviren: Ahmet Gürcan
Özgün Adı: Hako Otoko
Kapak Resmi: Şengül Dehmen
Yayın Yılı: Nisan 1993
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Sayfa Sayısı: 164

ARKA KAPAK:

Unutulmaz "Kumların Kadını"nın yazarı Abe Kobo, günümüz Japon yazarlarının en başta gelenlerindendir. Modern çağın korkunç bir teşbihsel ifadesi olan Kutu-Adam, bize biraz Beckett'in oyunlarındaki tarzı çağrıştırıyor. Kafasını ve vücudunun üst tarafını kartondan bir kutu içine gömen bu adam, insanoğlunun hor görmesiyle bir fıçıya sığınmış alaycı bir Diyojen değildir. Bir karşıt kahramandır, kötülüğü güçsüzlük olan efsanevi bir varlıktır. Bir bakıcıdır aynı zamanda, çünkü dış dünya ile kurabildiği tek ilişki bakışı sayesinde olmaktadır. Bu belirsiz, anonim kişilik toplumsal baskılardan korunmak için kendi ile başkaları arasına bir ekran yerleştirmiştir; kutu ise, onun için hem güven verici hem de koruyucudur. Acı çekmesine ve yapayalnız olmasına rağmen mizaha ve hatta aşka da yetkindir. Kendisi de doktor olan Abe Kobo için, yıkık bir kişilik herhangi bir yolla yeniden şekillendirilebilir. Kutu-adam da, sevdiği kadın sayesinde, kendi iradesiyle boynundaki zincirden kurtulacaktır.

Yoğun ve kuvvetli bir dille yazılan roman, Japonya'da çok büyük bir başarı sağladı ve on beş kadar dile çevrildi.

A'nın tek hatası, kutu-adam olma konusunda bir başkasından daha bilinçli olmasıydı. Onunla alay edemezsiniz. Bir kere bile olsun, kimliği belli olmayan insanlar için var olacak, kimliği belli olmayan ve kapıları fark gözetmeksizin herkese açık olacak bir şehir hayal ettinizse; kendinizi bir kere bile olsun, yabancı insanlar arasında, savunmaya gerek duyulmayacak bir şekilde, amuda kalkıp yürüyebileceğiniz veya kimse bir şey demeden sokakta uyuyabileceğiniz; yeteneğinizle gurur duyuyorsanız şarkı söyleyebileceğiniz ve bütün bunları yaptıktan sonra, arzu ederseniz o kimliği belli olmayan kalabalığa karışabileceğiniz bir şehir de düşündünüzse, kayıtsız olamazsınız, zira siz de her zaman onunla aynı tehlikelerle karşı karşıyasınız. (sf.19)

Fotoğrafçı... görendir... en iyi yaptığı şey, nereye olursa olsun delik açmaktır. Aşağılık bir doğaya sahiptir. (sf.33)

Ben daha önce, bir balığın düşüşünden söz edildiğini hiç duymadım! Ölü bir balık, sonunda su yüzeyine çıkar ve yüzer. Serbest düşüş yapmak, balık için bir balmumuna oranla çok daha zordur. Düşmekte olan için, bu tersine bir düşüştür. Evet, öbür yöne doğru, ters bir düşüş.

Böyle bir şey olabilir mi yani? Havada boğulurmuş gibi, gökyüzüne karşı tersine bir düşüş: İyi değil mi? Ölüm riski eşittir. Bu, yere düşmekle aynı şeydir. Ve, bu, uyanmaya ve rüyadan çıkmaya zorlar. (sf.38/40)

Etrafındaki manzarayla ilişki içindeyken, insan yalnız gereksinme duyduğu kısmını aklında tutma eğiliminde oluyor. (sf.46)

Elbiselerini çıkartmaya başladığında, onları tamamen çıkarttığınki durumundan çok daha fazla çıplaksın. 
...
Bir eylem içinde olan çıplaklık basit çıplaklıktan daha saf bir çıplaklıktır. (sf.61)

Günde en az üç defa kullanılmıyorsa, o eşyadan hiç pişmanlık duyulmaksızın kurtulunmalıdır. (sf.72)

Neden, bir şekilde, neden herkes yeni haberler arıyor ve neden dünyanın böyle şekil değiştirmesini istiyor... Önceden haberdar olup, acil durumda hazır olmak için mi? Önceleri, böyle düşünüyordum. Ama, bu büyük bir komedi! İnsanlar yalnızca sakinleşmek için haber dinliyorlar. Onlara dinletilen haber kadar önemlisi, onu dinlemeleri ve böylece mükemmel bir canlılıkta kalmaları. Gerçek büyük haber, dünyanın sonunun geldiğinin bildirilmesi... Bunun en son haber olduğuna inanıyorum. Gayet tabii, herkes bunu duymak istiyor. Çünkü o zaman insan, dünyadan ayrılırken tek başına olmayacak. (sf.76)

Eğer hayalet, görülmeyen ama görülebileceği sanılan bir şey  ise, kutu-adam bunun tam tersiydi. (sf.81)

İnsanların %90'ının öyle ya da böyle bir kusuru var. Zaten insanın elbiseyi kıllarını kaybettikten sonra keşfettiğine inanmıyorum; aksine kılların azalmasını çıplaklığın çirkinliğini fark eden ademoğlunun, bunu elbiselerle örtmeye çalışmasına bağlıyorum. (Böyle bir açıklamanın gerçeği yansıtmadığını gayet iyi bilmeme rağmen yine de inanıyorum. ) Eğer insanlar başkalarının bakışlarından kaçarak yaşamaya devam ederlerse, bunun nedeni insan gözünün yanlışlıklar ve sanrılar yarattığına emin olmalarıdır. Benzer elbiseler giyerek saçlarını aynı şekilde yaptırarak, birbirleri tarafından fark edilmemek için hileler arıyorlar. Ben karşımdaki insanın yüzüne tam bakamıyorsam, o da bana tam bakmama eğilimine girecek ve eğik bakışlarla dolu bir hayat sürmeye doğru gidilecektir. Eskiden "pilori"* diye bilinen bir ceza uygulanırmış ama fazla zalimce bulunduğu için aydınlanmış toplumlar bundan vazgeçmişler. Birini dikizlemek genellikle hor görülür, çünkü dikizlenenin tarafında olmak istenmez. Kesif bakışların arasında kalırsan ve bundan kaçamayacak durumdaysan, karşılığında para istemen doğaldır. Sözgelimi, sinema veya tiyatroda seyredenler para verme, seyredilenler de para alma durumundadırlar. Kim olursa olsun görmeyi görülmeye tercih eder. (sf.85)

(*Pilori: 19.yy'a kadar uygulanan bu cezada, mahkûmlar aşağılanmak ve karalanmak amacıyla bir tahtaya kafalarından yerleştirilerek, halkın gözü önünde ortalama iki saat sergilenirdi.)

Bir intihara yardım etme cinayetiyle suçlanmak bir saçmalıktır. (sf.126)

Ölme kararı aldım. Umut ikiyüzlülüğünü bir kenara bırakalım. Bir şeker, onu ağzına alıp emene kadar serttir. Ama sonra hemen parçalara ayırmak istersin. Bir şeker parçası, bir kere kırıldı mı bir daha hiç ilk durumuna dönmeyecektir. (sf.126)

İntihar, bir tavır olma gerçeğinin yanında şerefli bir hareket tarzı da; ayrıca arzu veya akılla gerçekleştirilemez. Ufak bir bağlılık, küçücük bir iştah duraklama bahanesi oluyor. (sf.127)

Kederin dikkatini dağıtmak için yapılacak en iyi etkinlik ev işleridir. (sf.154)

Tutku, ateşli bir kendini tüketme arzusudur. (sf.160)

Perşembe, Eylül 05, 2013

SIR Üzerine

Sır, kitap takaslarımdan birinde elime geçti. Elime alıp karıştırırken, bir baktım okumaya başlamışım. Yazarı daha önceden ne tanıyordum ne de bir kitabını, gazetede herhangi bir yazısını okumuştum. Sonradan şöyle bir bakınca, sanattan, müzikten anlayan, kendini yetiştirmiş, nasıl derler, mürekkep yalamış bir kadın olduğunu düşünüyorsunuz. Muhtemelen öyle de. Ancak sanattan anlamak, tahsilli olmak hatta belki çok okumak bile yazar olmak için yeterli değil bana göre.

Bu girişten anlayacağınız gibi, kitabı pek sevmedim. Aslına bakarsanız güzel başlamıştı. Konusu ilginçti. Şen şakrak, ailesi tarafından sevilen ve sayılan bir kadın 96. yaşını kutlamasına saatler kala yatağında ölü bulunuyor, kolunda bir kelepçe ve bir defterle. Torunlarını, onların çocuklarını görmüş bu kadın, Hüma Hanım, ailesinin yetişkin fertlerine yaşamının bir kısmını anlattığı bir defter bırakmış. Onlardan oturup bu defterde yazanları okumalarını ve daha sonra defteri kendisiyle birlikte defnetmelerini vasiyet etmiş. Bizim kitapta okuduklarımız da bu defterde yazanlar.

Hüma zengin, açık fikirli, ileri görüşlü ve bulundukları camiada saygınlık kazanmış bir ailenin biricik çocuğu. Ailenin üzerine titrediği bu kız, yazlıktaki komşuları Nesim'e aşık oluyor. Kendisinden yaşça büyük bu delikanlı da onu fark ediyor ve ailelerinin karşısına evlilik talebiyle çıkıyorlar. Hüma'nın ailesi aslında kızlarını erken yaşta evlendirmek niyetinde değiller ama, baktılar olmayacak, öğrenimine devam etmesini şart koşarak evlenmesine izin veriyorlar...

Öncelikte, kitapta anlatılan bu aşkı yadırgıyorum... Ben sözcüklerin olmadığı, sadece bedenlerin konuştuğu bir aşk tasavvur edemiyorum, belki yaşamadığımdan. Birbirlerini hiç tanımayan bu iki gencin evlenmesi ve bir anda delice bir aşkla birbirlerine tutunmaları bana saçma geldi. Bedensel çekim bu kadarına kadir mi? Neyse, bu masalsı aşkı yapmacık buldum.

Öğreniyoruz ki Nesim biseksüel. Erkeklerden de hoşlanıyor. Daha sonra biri ile tanıştırıyor Hüma'yı, Nigel diye bir arkadaşıyla. Aslında Hüma ile evlenmeden önceki sevgilisiymiş. Sonra hadi bakalım, o da aşık oluyor Hüma'ya. Biz ne olduğunu anlayamadan Hüma, Nigel'ın yanında çıplak yatıyor, Nesim de ötelerinde. Hemen ardından Nigel ölüyor...

Üzgünüm ama bunu mantıklı ve samimi bulmuyorum. Bir insanın kocasını bir erkekle paylaşmayı göze alması, bu kocanın karısını eski sevgilisiyle aynı yatakta sarmaş dolaş görmeye bir itirazının olmaması da kabul edilebilir edebiyat dünyasında. Bana kalsa gerçek hayatta da edilir. Burada beni rahatsız eden eylemin marjinal oluşu değil, karakterlerin buna müsait olmayışı. Yani yazar öyle kurgular, öyle anlatır ki o insanlardan bunu beklersiniz, normal karşılarsınız. Onların tabiatına uygun bulursunuz bu davranışı. Yine -biraz da yazarın okuru nasıl yönlendirdiğine bağlı olarak- ayıplarsınız veya yüceltirsiniz bu kadar anlayışlı olunmasını. Ama bu karakterler buna uygun değildi, okur iyi hazırlanmamıştı. Kişilikleri, cümleleri... Her şey iğreti kaldı sanki onların üzerinde.

Bir de inci kolyeler ve gelecekten haber veren kehanetler... Belki biraz mistisizm koksun istemiş yazar, belki bunun öyküyü daha... nasıl anlatsam bilemedim, belki derinleştireceğini düşünmüş ama pek fazla etkilenmedim.

Yazarın "Bedenleriyle, cinsellikleriyle, kokularıyla iç içe geçmişlerdi..." gibi çok virgüllü anlatımını sevmedim ve ayrıca cinsellikleriyle nedir yahu?

Eminim yazar kitabını seviyordur ve yarattığı karakterde kendini bulmuştur. Ama, yavan mı demeliyim bilmiyorum... Tatsız tuzsuz bir kitaptı. Kendimden beklediğimden daha hızlı okudum, sayfalar kolay aktı ama keyif vererek akmadı. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.

Muhtemelen Hüma Hanım'ın en sevdiği torunu Hüma'nın gönül maceralarına göz atıp yaşlı Hüma'nın yaşamının geri kalanını okuyacağımız bir kitabı var daha yazarın zira öyle bitti bu kitap. Ama alıp okur muyum bilmiyorum. Büyük bir merak ya da istek duymuyorum.

Sır pek beğenmediğim bir kitap oldu. Ama en azından bir yazarla tanıştım, böyle bakayım biraz da olaya. Okuyup okumama kararı da size kalsın *.*

4/10

Cuma, Ağustos 30, 2013

Alice Harikalar Diyarında ~ Lewis Carroll

Çeviren: Osman Çakmakçı
Resimleyen: Mustafa Delioğlu
Yayın Yılı: 2007, İstanbul
Yayınevi: Bordo-Siyah
Sayfa Sayısı: 158

ARKA KAPAK:

Yazıldığı yıldan başlayarak küçük büyük herkesin ilgisini çeken ve tamamen özgün bir metin olan Alice Harikalar Diyarında, Oxford'lu matematikçi ve kendine özgü bir "sembolik mantığın" kurucusu olan Charles Lutwidge Dodgson'un 7'den 70'e her okurun önüne koyduğu bir tür bilmeceler yolculuğudur. 20. yüzyılda yeniden değerlendirilen, özellikle Fransız sürrealistlerinin büyük ilgisini çeken "Alice" öyküleri, Morpheus'ün işaret ettiği "tavşan deliğine" gireni ( Matrix) kolay kolay serbest bırakmayacaklardır.

Alice Harikalar Diyarında: Buyurun tavşan deliğine!

"Ardındaki uzun ve hüzünlü bir hikâye!" dedi Fare, Alice'e dönüp içini çekerek.
"Ardındaki kesinlikle uzun," dedi Alice, şaşkınlıkla Fare'nin kuyruğuna bakarak; "ama neden hüzünlü diyorsun?" (sf.42)

"Herkes kendi işine baksaydı," dedi Düşes boğuk bir homurdanmayla, "dünya kendi çevresinde daha hızlı dönerdi." (sf.73)

"Lütfen söyler misiniz bana, buradan hangi yola gitmem gerek?"
"Bu nereye gitmek istediğine bağlı," dedi Kedi.
"Neresi olursa olsun, umurumda değil," dedi Alice.
"O zaman hangi yoldan gittiğin fark etmez," dedi Kedi.
"Yeter ki, bir yere varayım," diye ekledi Alice, sözünü açıklamak amacıyla.
"Tabii varırsın," dedi Kedi, "eğer yeterince çok yürürsen." (sf.77)

Perşembe, Ağustos 29, 2013

Harry Potter ve Sırlar Odası ~ J. K. Rowling

Çeviren: Sevin Okyay
Özgün Adı: Harry Potter and the Chamber of Secrets
Kapak Resmi: Mary GrandPré & David Saylor
Yayın Yılı: 18. Baskı / Kasım 2007
Yayınevi: YKY
Sayfa Sayısı: 314

ARKA KAPAK:

Dursley'ler o yaz öylesine çekilmez olmuşlardır ki, Harry bir an önce Hogwarts'a dönmek için can atmaktadır. Eşyalarını toplarken ortaya çıkan ev cini Dobby ise onu uyarır: Hogwarts'a dönerse, bir felaket olacaktır. Olur da: Sırtlar Odası'nın açılmasıyla ortaya çıkan karanlık bir güç, Hogwarts'takileri taşa çevirmeye başlar. Harr, hayatını tehlikeye atarak, Oda'nın elli yıllık ölümcül gizemini çözmeye çalışır. Ve gerçekten de başına gelmedik felaket kalmaz.

Harry Potter'ın okuldaki ikinci yılını anlatan Harry Potter ve Sırlar Odası'nda J.K. Rowling, bildik öğrenci sorunlarını -kıskançlıklar, rekabetler, çekingenlikler- yer yer ürkütücü, yer yer komik düşsel ögelerle ustaca iç içe geçiriyor. Dizinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı kadar sürükleyici olan bu ikinci kitabı heyecandan soluğunuzu tutarak okuyacaksınız.

"Ama niye bırakmıyorsun? Kaçmıyorsun?"
"Bir ev cininin serbest bırakılması gerekir, efendim. Ve aile Dobby'i asla serbest bırakmayacak... Dobby ölene kadar aileye hizmet edecek efendim..."
Harry bakakaldı.
"Ve ben de burada dört hafta daha kalacağım diye talihsiz olduğumu düşünmüştüm," dedi. "Bunun yanında Dursley'ler bile insana benziyor." (sf.21)

Ancak Harry'nin , Ron'ların evindeki hayata ilişkin olarak en sıra dışı bulduğu şey konuşan ayna ya da şıngırdayan gulyabani değildi: Oradaki herkesin onu seviyor görünmesiydi. (sf.46)

Çoğu kişi çok yaşlı ve buruş buruş olan Binns'in öldüğünü fark etmediğini söylerdi. Bir gün ders vermek için ayağa kalkmış, bedenini öğretmenler odası şöminesinin önündeki koltukta bırakmıştı. Günlük temposu bundan sonra hiç mi hiç değişmemişti. (sf.141)

"Demek Dobby trene binmemizi engelledi ve kolunu kırdı..." Başını salladı. "Biliyor musun ne diyeceğim, Harry? Eğer hayatını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmezse, seni öldürecek." (sf.173)

Snape'in iksir dersinde kasıtlı olarak karmaşa yaratmak, uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi. (sf.174)

Justin, Profesör Filtwick ve Astronomi bölümünden Profesör Sinistra tarafından hastane kanadına taşındı. Ama kimse Neredeyse Kafasız Nick için ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Sonunda Provesör McGonagall havada koca bir yelpaze yaptı, bunu da Neredeyse Kafasız Nick'i merdivenlerden yukarı sürükleme talimatıyla Ernie'ye verdi. Ernie de bunu yaptı; sessiz,kara bir hoverkraftmış gibi Nick'i yelpazeleyip götürdü. (sf.190)

"Sizce gidip Hagrid'e işin aslını sormalı mıyız?"
"İşte bu, şenlikli bir ziyaret olurdu," dedi Ron. "Merhaba Hagrid, söylesene, son zamanlarda şatoya çılgın ve kıllı bir şey saldın mı?" (sf.232)

"Gene de," dedi Dumbledore, herkes her sözcüğü duyabilsin diye tane tane konuşarak, "göreceksin ki, ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir. Ayrıca göreceksin ki, Hogwarts'ta isteyen herkese yardım edilir." (sf.244)

"Herhalde Hermione'yi uyandırdıklarında, merak ettiğimiz her şeyin cevabını verebilecek! Hoş, üç gün sonra sınavların başladığını öğrendiğinde deliye dönecek ya. Dersleri tekrar etmedi çünkü. Belki de sınavlar bitene kadar onu öyle bırakmak daha nazikçe bir hareket olur." (sf.264)

"Güzel," diye onu yüreklendirdi Profesör McGonagall, "demek böylece girişin nerede olduğunu buldunuz -ve bu yolda okuldaki yüz kadar kuralı çiğnediniz..." (sf.302)

"Ginny!" dedi Mr Weasley, dehşete düşmüş halde. "Sana hiçbir şey öğretmedim mi ben? Kaç kere söyledim sana. Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsan, güvenme." (sf.303)

"Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir, Harry." (sf.306)

Trenden inip sihirli bölmeye doğru yürüten gruba katılırken, Hermion, "Teyzenle enişten gurur duyacaklar ama, değil mi?" dedi. "Yani bu yıl yaptıklarını duyunca."
"Gurur duymak mı?" dedi Harry. "Aklını mı oynattın sen? Ölmem için o kadar fırsat çıkmışken ve ben bunu başaramamışken mi? Sinirden çılgına dönecekler..." (sf.314)

Cumartesi, Ağustos 24, 2013

Aşkın Gözyaşları # 1 ~ Sinan Yağmur

TEBRİZLİ ŞEMS

ARKA KAPAK: 


Orijinal hali ile "IŞK" daha sonra "EŞK" ve nihayetinde "AŞK"...
Uzun uzadıya anlatmayacağım elbette ama herkesin kullandığı ve çoğunun nereden geldiğini bilmediği üç harf tek hece Aşk'ın nereden gelip, hangi kökten türediğini bilmeden Aşk'ı bilmek olmaz... Çünkü 'Aşk hali', bizim kitaplarda okuduğumuz ya da ekranlarda seyrettiğimiz hal değil.
"I" Ebadet ya da ibadet. "Ş" Şükr ya da şükür "K" Kanaat...
Ebadet, sevgili ile olan muhabbeti anlatır, Halleşme, dertleşme, hem dem olmadır.
Bu kadar güzel ve "lütuf" bir haldir ki buna (Ş) Şükretmek gerekir... Bu hali aşmamak, hududunu bilmek, sınırları zorlamamak, mevcut hale (K) Kanaat etmek ise Aşk'ın son hali, olmazsa olmazıdır...
Özetle AŞK; İbadet-Şükür- Kanaat üçlemesinden oluşur. Peki, geldiği yer neresi dersiniz?
TEBRİZ yani Tebrizli Şems'in de geldiği yerdir!!!
İşte "Aşkın Gözyaşları" serisini okurken bu ifadeleri aklınızdan hiç çıkarmayın ve Aşkın Gözyaşı olur mu demeyin çünkü gözyaşının olmadığı Aşk, asla AŞK değildir, olamaz... 
Sinan Yağmur'un bir çırpıda okunabilen kitapları, kaleminin efendiliği, kendisinin beyefendiliği, bugüne kadar okuduğunuz tüm Mevlana- Şems ezberinizi bozacak ve ayakları yere basan "romanlaştırılmış" en iyi "dönem" kitabı olacaktır... Allah, İlahi Aşk'tan beşeri Aşk'a, hepimizin Aşk'ını arttırsın...
Bedirhan Gökçe

Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere
kapanmasını bekleyedursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğuk mırıldanır: "Allah'a kavuşmayı isteyeni Allah da sever."

Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür. Siyah feracesi kanlar içinde bordoya dönmüştür. Saçlarından tutarak kafasını kaldıran dervişin niyeti Şems'in başını gövdesinden ayırmaktır.

Baş derviş engeller. Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sarıp atın. Avluyu yıkayın. Sabah ile yola çıkarız.

Şems hala son nefesini vermemiştir. Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldırır ve:
"Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum."

Mevlana içeri girer, mendili koklar eli titreyerek açar. İçinden sarı kağıda yazılmış bir not çıkar: "Yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş."Mevlana olduğu yere düşüp bayılmıştır.

"Geceden sonra" doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasıl da aşk yağıyor...


Hoca dediğin hem öğrencin olmalı hem öğretmenin. (sf.15)

Soğuk demir dövmek, bir eşeğin kulağına Yasin okumaktır. (sf.71)

Çok az insan kendi öz nefisleri üzerinde tefekkürde, sorgulamada bulunur. Aynada gördüğün fiziğindir, kalbinde gördüğün nefsindir. (sf.71 / 72)

-Şeytan şey midir, şer midir?
-Şeytan aşktan yana bahtsızdır o kadar. (sf.76)

Bir insanı çok seviyor ve iyiliğini istiyorsanız yarenlerini de fethetmeniz, mutlu etmeniz gerekir. (sf.111)

Korkuları ile yüzleşmekten korkan toplumların en kolay becerdikleri husus; aşkı lânetlemektir. (sf.115)

Acı, hassasiyetini kabuklaştırır insanın. Acı, alışkanlığa dönüşür bir müddet sonra. (sf.147)

Aydınlanmış insanlar yöneticilerin tutsakları olmazlar. (sf.178)


Çarşamba, Ağustos 21, 2013

Frederica ~ Georgette Heyer

İşte, esas oğlanın pipisinden söz etmeyen bir tarihi aşk romanı! Demek ki varmış, olabiliyormuş.

Frederica'ya ayın 13'ünde başlamışım, 20'sinde de bitirdim. Aslında daha erken bitireceğimi düşünmüştüm ama şehir dışındaydım ve kitap okumaya çok fazla zaman bulamadım. Dün Adana'ya dönerken bitirdim, otobüste.

Öncelikle, dediğim gibi, Frederica esas oğlanın pipisinden söz etmeyen bir tarihi aşk romanı. Kitapta fiki fiki yok hiç. Ama hiç yok. Azıcık bile yok. Öpüşen bile yok.

Frederica, Marki Alverstoke'un çok uzak bir akrabası. Güzeller güzeli kız kardeşini cemiyete tanıtması gerekiyor ki iyi bit evlilik gerçekleştirebilsin. Güzel kardeşinin rahat yaşamasını istiyor. Tabii ki servet avcısı değiller, rahat yaşamaktan kastımız sadece çok parasının olması değil. Pek zeki olmayan kız kardeşi için yaşamı kolaylaştıracak bir damat düşünüyor Frederica. Ona uygun bir eş bulmaya kararlı. Kendisi ise -25 falan yaşındaydı herhalde- evlilik yaşı geçmiş bir kız. Ayrıca güzellik açısından daima kız kardeşinin gölgesinde kalıyor ve o da bunun farkında. Ama bu onu üzen bir şey değil. Zaten derdi hiçbir zaman evlenmek olmamış. Daima kardeşleriyle ilgilenmiş, bunu kendisine bir görev bilmiş.

Charis'ten, yani evlendirmek istediği kızdan başka üç kardeşi daha var, hepsi de erkek. Bunlardan biri Harry. Ya Frederica'dan büyük ya da onun bir küçüğü, bilemedim. Aslında Charis ve diğer iki oğlanın (Felix ve Jessamy) velisi gibi bir şey ama çok sorumsuz. Bu yüzden bütün yük Frederica'nın omuzlarında.

Frederica, güzel kız kardeşini cemiyete takdim etme konusunda kendisine yardımcı olması için Alverstoke'u buluyor. Ondan bu konuda yardım istiyor. Adam da bir şekilde, bu yardım isteğini geri çeviremiyor. Frederica'nın zekasından, olaylara yaklaşımından falan etkileniyor işte zaman içinde. Bir anda kendisini Frederica'nın kardeşlerini gezdirirken buluyor.

Bir gün, bir balonun havalanışını görmeye gidiyorlar ve o da nesi?! Frederica'nın en küçük ve en haylaz kardeşi Felix balondan sarkan halatlardan birine tutunmuş, balonla havalanmıyor mu?! Sonra minik bir kaza ve Felix yatak döşek hastalanıyor. Tabii ki Alverstoke hemen yardımlarına koşuyor. Bu esnada da Frederica'ya olan hislerinden emin oluyor tabii.

Bu sene içinde okuduğum tarihi aşk romanları arasında en eğlenceli olanıydı. Ama sonu güzel bağlanmamıştı. Böyle markinin aşkını itirafı, Frederica'nın kabul edişi filan çok aceleye geldi. Yine de Alverstoke'un ve Felix'in karakterini ve mizacını sevdim. İşte Frederica da böyle bir romandı.

7/10