Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 14, 2013

Peri Gazozu ~ Ercan Kesal

Mina "Herkesler okuyor, biz eksik kalmayalım!" diye göndermişti kitabı. Ben de ismini sıklıkla duyuyordum zaten, pek bir sevinmiştim.

Şimdi tam olarak nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Dün otobüste ara ara açıp okudum. Pek vurucu öyküler, kasvetliler de. Yer yer "utanmasam ağlayacağım" moduna girdim ama kendimi tuttum, ağlamadım. Bazen düşünüyorum aslında, duygusal bir adam babasını kaybedince yazar mı oluyor acaba diye. Ercan Kesal da yer yer babasını anmış, yer yer babasını anlatmış kitapta, ona ağlamış biraz. Biraz da bu ülkede yarısaydam dolaşan her bir insana...

Ne öyküler yok ki kitapta. Ölen kadınlar, öldürülen kadınlar, yoksulluk, kimsesizlik, çokça sessizlik.

Önce biraz yadırgadım onu. Dili bir tuhaf geldi. Sonra hassasiyetini sevdim. Bir doktor olarak, bir insan olarak hissettiklerini, yazdıklarını sevdim. Darbe yıllarında yaşamadığımdan, yakın çevremde de kimse o zamanlar acı çekmediğinden, o zamanlar bir safta yer almadığından bana anlatacakları da olmadı, yakın tarihimize oldukça uzağım aslında ben. Bu nedenle o kısımları çok fazla yaşayamadım, derinlemesine anlayamadım. Ama yine de insan olarak, insanlara ve insanlığa yapılanlara üzüldüm.

Güzel yazmış Ercan Kesal. Herkesler okudu, siz de okuyun.

Çarşamba, Eylül 04, 2013

Cemile & Sultanmurat ~ Cengiz Aytmatov

Çeviren: Refik Özdek
Yayın Yılı: 15.Basım / 2009
Yayınevi: Ötüken
Sayfa Sayısı: 207

ARKA KAPAK:

Aytmatov'a ilk büyük şöhretini kazandıran Cemile, birçoklarınca en güzel aşk hikâyesi olarak değerlendirilmiştir. Gerçekten de Cemile, aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahâne bir duygu tablosudur. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsuruyla ilişkileri açısından da olağanüstü bir hikâyedir.

Sultanmurat da Aytmatov'un diğer bir aşk hikâyesidir. Bunda at ve tabiat sevgisiyle Sultanmurat ve Mirzagül'ün aşkları "Manas" destanındaki Semetey ve Ayçörek'in aşklarına benzetilmiştir...

Refik Özdek'in türkçesiyle bütün bu lezzetler okuyucuya kazandırılmıştır.

İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez... (sf.45)

Çiftçi için her zaman bir risk vardır, ama umudu da hiç tükenmez. (sf.115)

Dünyada at kadar duyarlı yaratık yoktur, diyordu köyün ihtiyarları: Ehil ellere düştükleri zaman hemen toparlanırlardı. Sen ona serçe parmağın kadar versen, o sana yüz katını öderdi. (sf.120)

Salı, Ağustos 13, 2013

Bütün Masallar, Bütün Öyküler ~ Oscar Wilde

Çevirenler: Roza Hakmen & Fatih Özgüven
Özgün Adı: Complete Short Fiction
Yayın Yılı: 5.Baskı / Şubat 2010
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 
Sayfa Sayısı: 257


Nereyi seversen, orası senin dünyandır. (sf.43)

"Savaşta" dedi işçi, "zayıflar güçlülerin kölesi olur, barışta da yoksullar zenginlerin kölesi olur. Yaşamak için çalışmaya mecburuz; bize verdikleri ücret o kadar düşük ki, yaşamamıza yetmiyor, ölüyoruz. Bütün gün onlar için uğraşıp didiniyoruz; onlar sandıklarını altınla dolduruyor, bizimse çocuklarımız vakitsiz solup gidiyor, sevdiklerimizin yüzü sertleşip fesatlaşıyor. Üzümü biz eziyoruz, şarabı başkası içiyor. Mısırı biz ekiyoruz ama soframız boş. Kimse görmese de zincirlerimiz var; bize özgür dense de köleyiz." (sf.62)

Daha gençliğinde, hiçbir şeyin pervasızlık kadar masumiyet görüntüsü vermediğini keşfetmişti... (sf.152)

Bir kadın hatalarını sevimli hale getiremezse, sadece kadın cinsinden olduğuyla kalır. (sf.156)

Evlilik için doğru zemin karşılıklı yanlış anlamalardır. (sf.157)

Dünya bir sahnedir, ama roller kötü dağıtılmıştır. (sf.161)

Aşk ve romantizm, işsizlerin uğraşı değil, zenginlerin imtiyazıdır. (sf.233)

Cuma, Ocak 18, 2013

BİR İNTİHAR EFSANESİ ~ David Vann

Çeviren: Esra Birkan
Özgün Adı: Legend of a Suicide
Kapak Tasarımı: Ayşe Çelem Design
Kapak Resmi: iStockphoto.com
Yayın Yılı: 1.Basım / Kasım 2012
Yayın Evi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 238

ARKA KAPAK:






David Vann, Alaska
coğrafyasından çarpıcı
manzaralar aktararak
günümüz insanının trajedisini
ortaya çıkarabilen bir yazar.

Jim tekrar Roy'un yanına oturup onu seyretti. Hâlâ aynıydı, tamamen aynı. Biraz öteye fırlayan 44'lük Magnum'u eline aldı. Namluyu kendi kafasına dayadı, fakat indirip manyak gibi gülmeye başladı. Kendini öldüremiyorsun bile, dedi kendi kendine yüksek sesle. Sadece kendini öldürme oyunu oynuyorsun. Önündeki elli yıl boyunca ayık kalıp her dakika bunu düşüneceksin. Senin payına düşen bu.

Hayatta herkesin payına düşen acı vardır. Ölüm başı çeker. Hele insanın yaşamına farklı bir yoldan girdiyse... İntihar eden babaya duyulan özlem, sadece öfke duygusuyla bastırılabilir. Ne hesap sorulabilir ona, ne de anlamaya çalışılır. Ama gün gelir, yazar, alıp kalemi eline bedel ödetir bırakıp gidene; altından kalkamayacağı bir acı yükleyerek...

Bir İntihar Efsanesi, Caribou Adası'yla tanıdığımız Amerikan edebiyatının genç yıldızı David Vann'ı dünya çapında üne kavuşturan kitap. Gerçekle kurmacanın çok ince bir çizgiyle ayrıldığı, insanı, farkına varmadan ya da varmak istemeden alıp götüren öyküler...

"Bir İntihar Efsanesi, adının vurguladığı gibi kişisel bir mitosu irdeleyerek, dağılmış bir ailenin geçmişine uzanıyor, o geçmişi yeniden sorguluyor ve yeniden kurguluyor."

Stewart O'Nan, Kayıplar İçin Türküler'in yazarı
  • Fazla yükseklere çıkmadığımız için düşecek bir yer de yoktu. (sf.22)
  • -ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, çünkü bir ölümden sonra zaman durur, zamanın geçtiği hissi kaybolur- (sf.23)
  • Roy uykuyu beklerken, ölüme çok yaklaşıp kıl payı kurtulan insanların hissettiğini zannettiği o ruh hafifliğini hiç hissetmedi. Sadece yorgunluk ve biraz da keder hissediyordu, sanki orada bir şeylerini kaybetmişlerdi. (sf.127)
  • Bak, dedi babası. Erkek sadece kadının eklentisidir. Kadın tek başına tamdır zaten ve erkeğe ihtiyacı yoktur. Ama erkeğin ona ihtiyacı vardır. O yüzden kararları kadın verir. Fakat kuralların hiçbir anlamı yoktur, çünkü kurallar durmadan değişir. Kurallara karar veren de yine kadındır zaten. (sf.132)
  •  Kendini öldüremiyorsun bile, dedi kendi kendine yüksek sesle. Sadece kendini öldürme oyunu oynuyorsun. Önündeki elli yıl boyunca ayık kalıp her dakika bunu düşüneceksin. Senin payına düşen bu. (sf. 140)
  • Aslında hayat bir sürü hayatmış gibi geliyor bana, hepsi bir araya gelip upuzun bir hayat oluşturuyor. O zamanki hayatımın şimdiyle hiç alakası yoktu. Başka biriydim. Sanırım beni üzen şey ve bunları gündeme getirmemin sebebi, senin başka hayatlar yaşayamayacak olman. En fazla iki ya da üç hayatın olmuştur. Ketchikan'daki çocukluğun, bir de boşanmadan sonra annenle California'daki hayatın. İki etti. Belki de benimle buradaki hayatın da üçüncünün başlangıcıydı. Ama kendini öldürdün işte, seni öldüren ben değilim, o yüzden de böylesin. (sf.175)
  • Acıyı katlanılır kılan şey abesliktir. (sf.213)
  • Hatıraların, gerçekte olduklarından daha zengin olduklarını anladım; geçmişe yolculuk insanı hatıralarına yabancılaştırır sadece. Hayatımızı, hatta kendimizi hatıraların üzerine kurmuşsak eğer, eve dönüş bunu da alır elimizden. (sf.216)
  • ne de olsa bir yalancı, başka bir yalancıyı gözünden tanır. (sf.233)

Pazar, Ocak 13, 2013

AÇLIK SANATÇISI ~ Franz Kafka

Çeviren: Yekta Majiskül
Kapak Tasarımı: Erol Egemen
Yayın Yılı:2. Baskı / Aralık 2011
Yayın Evi: Altıkırkbeş
Sayfa Sayısı: 72

  • Hem çevrede dolaşıp duran ve bir fırsatını bulduklarında konuya karışmayı bekleyen öyle çok insan var ki! Yine de bu fırsatı şimdiye dek ele geçiremediler, sadece sezdiklerine dayanarak hareket ediyorlar. Bu sezgiler kendilerini sezenleri epeyce oyalar ama başka işe yaradıkları da görülmüş değildir. Bugüne dek işler hep böyle yürüdü, sözünü ettiğim kişiler köşede bekleyip durdular, çevrelerine işsiz güçsüz kimseler gibi baktılar, yakınlarda bekleşmeleri haklı çıkaracak kurnazca yollar, örneğin akrabalık ilişkilerini kullandılar, burunları alacakları kokuda beklemeyi sürdürdüler ama sonuç ne oldu: Bekleyip durmayı sürdürüyorlar. (sf.22)
  • Yıllar ilerledikçe bu sorunla ilgili kaygılarımın artması, sorunun kendi önemiyle bağlantılı değil; öfkenin nedensizliği apaçık ortada olsa da, birinin size sürekli olarak öfke duyması çekilir çile değil; doğrulukları onaylanmasa bile, kimi kararları hiç olmazsa beden diliyle gözlemek zorunda kalabiliyor insan. (sf.23)
  • Burada hiç olmazsa biraz olsun yaşlılığın izine rastlamak mümkün, gençlere yakışmayacak şey var mı, çirkin kimi küçük ayrıntılar da gençliğin tükenmez kudret kaynağında yitip gidiyor. Bir gencin tuzak kurmuş bakışları olsa bile kötüye yorulmaz; aslında bunu kimse fark edemez, hatta gencin kendisi de fark edemez. Yaşlılıkta ise elde tutabildiklerimiz ancak zerrecikler, bunlar yenilenebilir değildir, hep kollanmaları gerekir; yaşlanmakta olan bir kişinin tuzak kurmuş bakışları sadece tuzak kurmuş bakıştır, bunun farkına varmak çocuk işidir. (sf.23/24)
  • Bu değerbilmezliğe, dünyanın değerbilmez oluşuna karşı koymak mümkün değildi. (sf.33)
  • Josephine'in ıslıkları bizim her gün işittiğimiz ıslıklardan milim farklı değilse de, bir kişinin bu denli sıradan bir işi üstlenmek üzere öne çıkması hiç alışıldık değil. Fındık kırmak bir sanat değildir kuşkusuz, kimse bu işi yapmak için diğerlerini başına toplamaya yeltenmez. Yine de bunu yapan ve başaran biri varsa, orada fındık kırmaktan başka işler gerçekleşiyor demektir. Ya da yapılan iş sadece fındık kırmaktır ama bu denli güzel yapılmadığı için şimdiye dek üzerinde hiç düşünülmemiştir; sonra bir gün fındıkkıran kişi kalkıp bize bu yeteneğin içyüzünü gösterivermiştir. (sf.45)

Pazartesi, Aralık 31, 2012

DİZBOYU PAPATYALAR ~ Tomris Uyar

Kapak Resmi: Raoul Dufy
Yayın Yılı: 1990
Yayın Evi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 110
ARKA KAPAK:

Dizboyu Papatyalar, değerli yazarımız Tomris Uyar'ın öykü kitaplarından biri. Bu kitaptaki öykülerde, hangi sınıftan gelirlerse gelsinler, yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen bireylerle onların uyumlu sınıfdaşlarının kişilik ve değer çatışmalarını bulacaksınız. Tomris Uyar'ın o her zamanki yalın, süssüz anlatımı içinde kendine özgü kurgulama ustalığıyla yarattığı bu öyküler, edebiyatımızın kalıcı yapıtları arasında çoktan yerini almıştır.

  • O kadar yalnızdık ki canım ablam, bir gök parçası vardı baktığında, bir küçük tarla, bir de ablamla ben. Allahı boşver. O gözetse serçeleri gözetir kış günleri yem bulduraraktan ki bize yaramaz. Hiçbir zaman serçe olmadım ki canım ablam, gözetilmedim ki. Kopardım aldım evelallah. Her şey karşılıklı olmalı. (sf.7)
  • Elbet çayla olmuyor bu üstbaş, şu takım elbiseler. Boşuna geçinmiyoruz şu dünyada. Yaşayıp da... O yüzden diyorum ya, ömrümüz kısa olsun daha iyi. Trafik daha az aksar biz olmazsak, arabalılar da daha az çekinir. Yırtına bozula düzelecek bu dünya ama biz yetişemeyeceğiz nasılsa. (sf.8)
  • İnsanı önce kendi soyu yer bitirir, kendi cinsi yağmalar. (sf.57)
  • Yoksullar, zaten güç kalıyor hayatta hanım kızım, güçlükle büyüyor, güç de inanıyor bu yüzden. (sf.58)
  • Başkentin çalışan kadınları ne kadar da aykırı düşerler günışığına! Hele iktisadi bağımsızlığı sevgisizlikle, bencillikle karıştıranlar... Bin güçlükle sararttıkları saçları çabucak parlaklığını yitirir, göz altları torbalanır. Bu yaştaki bir oğlanın gözünde "biçimli"dirler yalnız. Memeleri yassıdır, boyunları pörsük, elleri damarlıdır. Öğle yemeklerini sandviçlerle, kebaplarla ayaküstü geçiştirirler. Bu sıkı perhizden biriken parayı, gençişi bluzlara, ekose eteklere yatırırlar. Özellikle kırk yaşından sonra, "Bir sosisli, bir ayran lütfen!" diyerek kasaya uzanırken büsbütün tizleşir sesleri. Hayır kurumlarında görev alırlar o zaman. Kulüplerde toplanıp akşamları, sanat üstüne konuşurlar. Genç aktörlerle şakalaşırlar. Gün ışığından kaçmaya başlarlar. (sf.68/69)
  • Tıpatıp sana benzerdi, adı da senin adın ama kimselere inanılmaz ki. İnandın mı, sevdin mi, başına biner insanlar. (sf. 104)

Çarşamba, Nisan 18, 2012

Semaver ~ Sait Faik Abasıyanık

Yayın Evi: YKY
Yayın Yılı: 6.Baskı / Ocak 2004
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Sayfa Sayısı: 105



ARKA KAPAK 
"Namuslu adamdı Sait Faik, ömrü boyunca  namuslu kaldı. Yalnız namuslu olmakla yetinmedi, insanları değerlendirmede en başta namus ölçüsünü kullandı. (...) yazış tarzında da gene ömrünün sonuna kadar namuslu kaldı. Hiçbir zaman şaşırtma yoluyla, büyük laflar ederek, büyük davaların savunucusu görünerek ilgi ve alkış toplamaya kalkışmadı... Süsleyip, püslemek küçüklüğüne düşmeden düpedüz söyledi..." 
Yaşar Nabi
"... Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tanımadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir." 

diyen büyük yazarın; ilk kez 1936 yılında yayımlanan hikâye kitabı Semaver yeniden gözden geçirilerek yayına hazırlandır.

Mektuplar, manüskriler ve gün ışığına çıkmamış metinler sırada...

  • Allah hiç gülmez mi? (sf.11)
  • Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. (sf.11)
  • Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar... (sf.12)
  • Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısıyla dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz maluklardı. (sf.19)
  • Hepimiz, sırtlarımızda ve elbisemizin altında, gözlerimizin içinde bir müstakbel ölü gezdirmiyor muyduk? (sf.32)
  • Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm. Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım. (sf.54)
  • Lisanlarını anlamadığımız insanların haletiruhiyelerini keşfetmek hususunda çok aciziz. Onların bizim her günkü konuştuğumuzdan daha başka, daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız. Bir müddet onlarla çok alakadar olduğumuz halde biraz sonra onları unutuverir, yine kendimize, lisanımıza ve etrafımıza yani kendi kendimize döneriz. (sf.59)
  • Soğan ekmek yalnız şehirli midesine değil köylü midesine de dokunabilir ve dokunmaktadır. (sf.60)
  • İnsana öyle gelirdi ki bu adam garsonluk için doğmuştur. Kendisi de bunun farkındadır. Halbuki hiç de öyle doğmamıştır. Pekâlâ bir doktor da olabilirdi. Doktor fizyonomisini birkaç sene icrayı tababetten sonra takınabilirdi. Bu ihtiyatların ve mesleklerin saça, göze, kaşa verdiği bir şeydir. Aldanmamalıdır. Çünkü insanlar garson doğmazlar. Onun çok tekrarladığı müthiş bir lafı vardır; söyleyelim: "Garson ölürler ama, garson doğmazlar." (sf.64)
  • Korku da bir önsezidir. Fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir. (sf.76)
  • Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarlarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar; veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler. (sf.80)
  • Anlaşıldı ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyle ise yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek. (sf.80)
  • Küçük şeyleri unutamayanlar, en hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir. (sf.87)
  • O zaman ne ağır şeydi, ne kımıldamaz mahluktu. (sf.92)
  • Serçeler zaman mefhumu bilmiyorlar. Bu tabiatın kendilerine çoktandır vermediği duşa bütün ömürleri, bütün hevesleriyle atılıyorlar. Yağmurun büyük damlaları, onların tüyleri üstünde akmadan buhar oluyor gibi; serçelerin sıcaklıklarına, ruhlarına, vücutlarına siniyordu ve bir yağmur damlasını küçük vücutlarına onlar, nasıl kendilerinden umulmaz bir şehvet ve lezzetle sindiriyorlardı. Ah serçeler ne bahtiyardı! (sf.92)
  • Toprak, yaz yağmurundan daha bol yağan kadın gözyaşına her nedense her zaman hasrettir. (sf.98)
  • İhtiyar adam ağlıyor. Harbe, sipere, kurşuna ve gürültüye... kamyonlara ve gazlara ve otomobillere, bir nevi medeniyete Sırpça ağız dolusu küfrediyordu. (sf.101)
  • Pavel'e bir köy... Otomobilsiz, sessiz, sakin yollarında dereler akan bir köy ve küçük bir Sırp kızı lazımdı, diyor bir küçük köylü Sırp kızı... Uzun saçlı, mavi gözlü, sapsarı. (sf.101)
  • "Bir akış hastasını ziyaret; bir eşeği tımar etmeye benzer. Eşek olmadığım için, tımara da ihtiyacım olmadığını arz eder ve derin bir hürmetle sizleri selamlarım, efendiler." (sf.102)
  • Zevk, demişti, en uçucu şeydir. En hurdebini delikten kaçan bir gazdır. Onun için değil midir ki, zevki mütemadiyen değiştirmek lazımdır. (sf.104)

Salı, Mart 06, 2012

Ölmüş Eşek ~ Aziz Nesin

Yayın Evi : Nesin Yayınevi
Kapak Düzeni: İlhan Bilge
  • Ölmeden önce kendime,
    -Son arzun nedir? Söyle bakalım! diye sordum.
    İçimden bir ses,
    -Yaşamak! dedi. (sf.9)
  • -Gördün ya,nasıl dağıttım kalabalığı,dedi,biyerde böyle aylaklar toplanır da onları dağıtmak istersen hemen yardıma çağıracaksın,bir küçük iş buyuracaksın.O zaman,bak gör,kaçan kaçana... (sf.19)
  • -Bunlar artlarına rahat batan,o biçim avrat çocukları olup havadan para kazanan,baba parası yiyen canlı belalardır.Gayetle hızlı yaşarlar...Neden mi hızlı yaşarlar?Çünkü bu memlekette ancak bin kişide bir kişi yaşar,geri kalanı yaşamaz,ama yaşadığını sanır.İşte o bir kişi,yaşamayan bin kişinin yerine de yaşadığı için bin kişilik birden yaşar;yani çok hızlı...Şimdi bu bizim eski püskü cankurtaranın içine bin beygir kuvvetinde motor koysan nasıl olursa,işte öyle... (sf.45)
  • Garipler,bikez değil,üst üste ölüyorlar ki,iyicene ölsünler;yaşarken yalınkat,ölürken katmerli... (sf.53)
  • "Doğmak kolay,ölmek zor!"
    Çünkü herkesi başka biri doğurur ama,herkes kendi kendine ölür. (sf.55)
  • Her kötülük cahillikten geliyor. (sf.68)
  • Dünyada yaşarken de böyle oluyor.Birçok insan bağırıyor,çırpınıyor,ağlıyor,ama seslerini duyuramıyorlar.Çünkü böylelerinin yaşayıp yaşamadıkları belli değildir,bizden ayrımları yoktur.Nüfus sayımı,seçimlerde oy verme zamanı,vergi ödeme yükümü,askerlik gibi yurt görevleri dışında insandan sayılmazlar,şu ölüsü kandilli dünyada,"Sen de insan mısın?" diye sorunca,göğsünü gere gere,"Evet,insanım!" diyebilecek kaç kişi vardır? (sf.86)
  • -Beyin denilen şey işte budur! dedi.Beyin,insan bedeninde,bademcikten,körbağırsaktan,yirmi yaş dişlerinden daha yararsız,hatta zararlı bir organdır.Kafatasının içinden çıkarıp atmak olanağı bulunmadığından,uyuşturarak çalışamaz duruma getirmek gerekir ki insan mutlu yaşayabilsin.Kafatası içinde oluşan beyin adlı bu urun,sahibinin başını belaya sokmaktan başka bişeye yaradığı görülmemiştir.(sf.140)
  • Kimleri kıskanırım bilir misin;yerlerini yadırgama hakkı olanları.Yerini yadırgamak bile,ayrıcalığı olan bitakım insanlara özgü bir mutluluktur.Kendilerine özgü yeri olmayanların,başka yerleri yabancısamak,yadırgamak hakkı da olamaz. (sf.143)
  • -Bütün umut gelecekte,yeni kuşaklardadır.Eski kuşak ne olmuşsa olmuş...Yeni kuşaklar gürlükle yetişmeli ki,içlerinden dünyaya ve topluma yararlı olabilecek değerli insanların yetişme olasılığı da artsın.Doğum denetimiyle yeni kuşağı sınırladıkça,içlerinden değerli insanların yetişme olasılığı da azalır.Bir insanın en yaratıcı,en verimli,en çalışkan dönemi,yirmiyle elli yaş arasıdır.Altmıştan sonra insanlar çoğunlukla başkalarına yük olmaya başlarlar.Oysa zamanımızda,altmışından,yetmişinden,sekseninden sonraki insanları daha da yaşatıp,yani tiridi çıkmış pinponları genç kuşağın sırtına yük edip biyandan da doğum denetimiyle yeni doğumları önlemeye çalışıyorlar.İçi geçmiş moruklar ve kocakarılar rahat yaşasınlar diye yeniler doğmasın istiyorlar.Neden?Çünkü dünyamıza moruklar egemen de ondan.Dünyamızı moruklar yönetiyor.Bakın,heryerde yönetimin başında onlar...O kerte uzun yaşamak istiyorlar ki,sonunda vücutlarında,doğanın bile işine yaramayacak kireçten başka hiçbir şey kalmıyor.Kireçleşmiş pinponlar...Heryanları,beyinleri bile kireçleşmiş...Bencil,hiçbir özverileri olmayan,kimseye yararları dokunmayan bu moruklar iyice kireçleştikten sonra ölüyorlar ki,toprağa gübre bile olmasınlar. (sf.154)

Pazar, Şubat 19, 2012

Sıradan Delilik Öyküleri-Bukowski


  • "bebek,neden başkaları arabaları ile bize çarpmaya çalışıyorlar?"
    "çünkü mutsuzlar ve mutsuz insanlar acı vermeyi severler,annem."
    "mutlu insan yok mu?"
    "mutluymuş gibi yapan çok insan var."
    "neden?"
    "çünkü utanıyorlar,korkuyorlar,itiraf edecek cesaretleri yok."
  • "İnsanlık beni hep iğrendirmiştir.Onları özellikle iğrenç kkılan akraba ilişkileri hatalığıydı,ki buna evlilik,güç değiş tokuşu ve yardımlaşma,mahalleniz,bölgeniz,şehriniz,ülkeniz,devletiniz,milletiniz de dahil.Hayvanca -korku aptallığı ile vızıldayıp durdukları kurtuluş kovanında herkes birbirinin kıçına yapışmıştı."
  • "Bay Evans,sizi izliyoruz ve aklınızın bir parçasını yitirdiğinizi sanıyoruz."
    Resepsiyon memuru doğrulup gözlerini Frank'in yüzüne dikti.
    "Sinemaya gitmeyi düşünüyorum," dedi Frank,"önerebileceğin bir film var mı?"
    "Konudan sapmayalım,Bay Frank."
    "Pekala,aklımı yitiriyorum.Başka?"
  • "ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de."
  • "dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan."
  • "ziyaretime gelen insanlar biraz tuhaftır,ama hemen hemen herkes tuhaftır biraz;dünya her zamankinden daha çok sallanıp titreşiyor ve sonuçları aşikar."
  • "ne ilgisi var,diye geçirdim içimden.ne önemi var?herkes anlamsız hamleler peşindeydi,oysa bir hamle yaptığında matematik hesabı da yapmak zorundaydın."
  • "-kimse ruhunun tamamını yitirmez-yüzde doksanını rüzgara işer sadece.
  • "İnsan,ruhunu anlamayı ısrarla reddeden bir ortamın kurbanıdır."
  • "yüzde yüz insan yoktur aslında.hepimizin,başkalarının farkında olup bizim farkında olmadığımız deli ve çirkin bir yanı vardır.yoksa bu çiftliğe nasıl katlanabilirdik?"
  • "Beni hayvanat bahçene mi katmak istiyorsun?"
    "Evet."
    "Ben insanım ama."
    "Evet ama bozulmamışsın.Onlardan farklısın.İçinde hâlâ yüzen bir şeyler var.Onlar kaybolmuş,sertleşmiş.Sen de kaybolmuşsun ama sertleşmemişsin.Bulunmaya ihtiyacın var."
  • "Dünya yorgun,sonu yakın.İnsanlar taşlaşmışlar.Kendilerinden usanmışlar.Ölüm dualarının kabul edilmesini bekliyorlar."
  • "yatağıma döndüm.ölüyordum sadece.kimsenin umurunda değildi.benim bile umurumda değildi."
  • "düşünün bir.herkes ölür."
  • "Size şu kadarını söyleyeyim,dehşetin dehşet olduğuna inandığınız anda daha AZ dehşete düşersiniz."
  • "Kurmalı oyuncaklardan farksızdık...birkaç kez kuruluyorduk,sonra da güle güle...ortalıkta dolanıp varsayımlarda bulunuyor,planlar yapıyor,valiler seçiyor,bahçemizdeki çimleri biçiyorduk...Delilik tabii,ne delilik DEĞİLDİR ki?"

Perşembe, Şubat 16, 2012

Pazar Günleri



...
Ebeveynlerimiz yaraları bereleri umursamazlardı;korkunç ve affedilmez günah pantolon dizlerini yırtmaktı.Sadece iki pantolonumuz vardı:bir tane her gün için,bir tane de Pazar günleri için.Pantolonlardan birinin dizini yırtmamalıydın, çünkü o zaman yoksul götün teki olduğun anlaşılırdı ve bu annenle babanın da yoksul götler olduğu anlamına gelirdi.Bu yüzden karşı oyuncuyu dizlerinin üstüne düşmeden devirmeyi öğrenirdin.Devrilen oyuncu da dizlerinin üstüne düşmeden devrilmeyi.

Dövüştüğümüz zaman saatlerce dövüşürdük.Ebeveynlerimiz bizi kurtarmazdı.Kabadayı geçinip merhamet dilenmediğimiz için karışmazlardı sanırım,merhamet dilenmemizi beklerlerdi.Ama onlardan nefret ettiğimiz için merhamet dilenmezdik ve biz onlardan nefret ettiğimiz için onlar da bizden nefret ederlerdi.Korkunç yumruklaşmalarımızın ortasında balkona çıkar,bize şöyle bir baktıktan sonra esner ve çöpe atılacak reklam broşürlerini alıp içeri girerlerdi.

Bir keresinde daha sonraları Amerikan donanmasında yüksek bir konuma gelen biri ile dövüşmüştüm.Sabah sekiz buçukta başlamış,güneş batana dek dövüşmüştük.Evinin ön bahçesinde olmamıza rağmen kimse durdurmamıştı bizi.İki iri biber ağacının altında dövüşmüş,serçeler gün boyunca üzerimize sıçıp durmuşlardı.

Gaddarca dövüşmüştük,ölümüne.Benden daha iri,daha yaşlı ve daha ağırdı ama ben ondan daha deliydim.Sonunda karşılıklı rıza göstererek son vermiştik dövüşe.Bunun nasıl gerçekleştiğini anlatmak güç,anlayabilmeniz için yaşamanız gerek.İki kişi sekiz dokuz saat yumruklaştıktan sonra tuhaf bir kardeşlik bağı oluşur aralarında.
...

 Bukowski 
Ölüler Böyle Sever