ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ocak 04, 2014

Galapagos ~ Kurt Vonnegut

Çeviren: Handan Balkara
Yayın Yılı: 1.Baskı / Ağustos 2003
Yayınevi: Dost Kitabevi
Sayfa Sayısı: 291

ARKA KAPAK:


Galapagos, okuyucuyu bir milyon yıl geriye, İS 1986'ya götürüyor. Basit bir gemi yolculuğu, aniden bir evrim macerasına dönüştürmüştür. İnsanlığı yok oluşun eşiğine sürükleyen korkunç bir felaketten sağ çıkan küçük bir insan topluluğu Galapagos Adaları'nda mahsur kalır. Bu insanlar yepyeni ve tamamen farklı bir insan ırkının ataları olmak üzeredirler. Amerika'nın büyük satiristi Vonnegut, dünyamıza baktığı zaman gördüğü hazin çarpıklıkları ve kurtarılmaya değen her şeyi bize eşsiz bir ustalıkla gösteriyor.


  • O zamanlar, biz insanların aşırı mükellef sinir sistemimizden başka, hemen her yerde görmekte ya da işitmekte olduğumuz şeytanlıklara kaynak gösterilebilecek ne vardı?

    Bu soruya benim yanıtım: Başka kaynak yoktu. O müthiş koca beyinleri saymazsak, burası çok masum bir gezegendi. (sf.18)
  • Peki bir milyon yıl önce mümkün olduğunca fazla sayıda insan etkinliğinin makinelere devredilmesi için duyulan o anlaşılmaz heves de neyin nesiydi?: Beyinlerinin hiçbir halta yaramadıklarının insanlar tarafından bir kez daha doğrulanmasından başka ne olabilirdi? (sf.45)
  • "Elveda dostum. Şimdi başka bir dünyaya gidiyorsun. Ama eminim orası daha iyi bir yerdir, çünkü başka hiçbir dünya bu kadar kötü olamaz." (sf.48)
  • O zamanlar evliliği bu kadar zorlaştıran şey, daha pek çok konuda insanları kalp kırıklığına uğratan aynı fesatçıdan başkası değildi: aşırı büyük beyinler. O hantal bilgisayar, aynı anda birbirinden farklı öyle çok konuda birbiriyle çelişen öyle çok görüş barındırabilir ve bir görüş ya da konudan diğerine öyle çabuk atlayabilirdi ki, stresli bir karı koca tartışması, tekerlekli patenler giydirilip gözleri bağlanmış insanlar arasında çıkan bir kör dövüşüne benzer biçimde son bulabilirdi. (sf.70)
  • O zamanlar, kalım planları istifleyen meşhur kişilerin tipik özelliği, fazla çocuk sahibi olmamalarıydı. İstisnalar tabii ki vardı. Ama yine de, çok fazla üreyen ve o kadar malı mülkü torunları rahat etsin diye istedikleri düşünülebilecek olan insanlar, çoğu kez kendi çocuklarını psikolojik açıdan sakat bırakırlardı. Vârisleri ekseriyetle canlı cenaze gibi dolaşırlar, bir insan hayvanın isteyebileceği ya da gereksinim duyabileceği her şeyden onlara bol bol bırakılmış olan kişi kadar açgözlü erkekler ve kadınlar tarafından kolaylıkla yolunurlardı. (sf.81)
  • "İnsan beyni pratik olmayacak kadar büyüktür."
    "Dişlerimizin derdi hiç bitmez. Ömür boyu dayandıklarına hemen hiç rastlanmaz. Ağızlarımızın çürüyen çanak çömlek parçalarıyla dolu olmalarını evrimin hangi olaylar zincirine borçluyuz acaba?" (sf.85)
  • Çocuklukların böyle sürüncemeli geçtiği çağlarda pek çok insanın, ebeveynleri ölüp gittikten sonra bile biri -Tanrı ya da bir aziz ya da bir koruyucu melek ya da yıldızlar ya da başka biri- tarafından her daim kollandıklarına inanma alışkanlığını ömürleri boyunca sürdürmüş olmalarına şaşmamak lazım. (sf.124)
  • İyi yönetilen devletlerin ortak özelliği, yönetimin zirvesinde hep böyle ortakyaşar çiftlerin bulunmasıydı. Devletlerin eski zamanlarda yaptıkları ölümcül hataları da düşününce, bir Hernando Cruz'ları olmayan bu kabinelerin zirveye yerleşmiş bir Adolf von Kleist ile idare etmeye çalıştıklarını anlıyorum. Böyle bir devletin hayatta kalan sakinleri kendi eserleri olan harabeden sürünerek çıkıp şunu fark ettiklerinde iş işten geçmiş olacaktı: kendi kendilerine çektirdikleri onca eziyet süresince, işlerin gerçekte nasıl gittiğini, bütün olanların ne anlama geldiğini, gerçekte neler olup bittiğini anlayan hiç kimsenin başlarında olmadığını. (sf.142)
  • Bu gün kimsenin aklı o türden silahlar yapmaya ermez, halbuki bir milyon yıl önce onlara en yoksul devletler bile sahiptiler. Evet, üstelik sürekli kullanılırlardı da. Bütün hayatım boyunca, gezegenin bir yerlerinde en az üç savaşın birden sürmediği tek bir gün bile olmamıştır. (sf.148)
  • Kusursuz bir iş çıkaracak olan o roketin başarısını tek başına sahiplenecek kimse yoktu. Doğada var olan dağınık şiddetin ele geçirilip sıkıştırıldıktan sonra nispeten küçük paketler halinde düşmanın üstüne nasıl fırlatılabileceği sorununa çözüm bulmak için koca beynini çalıştırmış olan herkesin kolektif başarısıydı bu. (sf.190)
  • İlk bakışta ne kadar olanaksız, mantıksız, hatta düpedüz çılgınca görünürse görünsün, insanın aklına gelen her türlü fikri kafasında evirip çevirmesinin hiçbir zararı olmadığı gibi, muhtemelen çok fazla yararı vardı. (sf.261)
  • Bu, benim kanaatimce, eski zaman koca beyinlerinin en şeytani yanıydı. Sahiplerine, şu manaya çekilebilecek şeyler söylerlerdi: "Al sana çılgınca bir fikir, isteseydik gerçekten yapabilirdik, ama biz bunu tabii ki asla yapmayız. Düşünmesi çok eğlenceli, hepsi o kadar."

    Derken, insanlar, adeta vecde kapılırcasına, akıllarından geçeni bilfiil yapmaya koyulurlardu- Colosseum'da biri ötekini öldürene dek köle savaştırmak, insanları o yörede tasvip edilmeyen görüşler benimsedikleri için meydanlarda diri diri yakılmak, tek amacı insanları kitleler halinde katletmek olan fabrikalar inşa etmek, koca şehirleri havaya uçurmak falan gibi şeyler yaparlardı. (sf.262)

Cumartesi, Kasım 23, 2013

Yaşamak İstiyorum ~ Ayn Rand

Çeviren: Gülten Suveren
Özgün Adı: We The Living
Kapak Fotoğraf: Sinan Çetin
Yayın Yılı: 3. Baskı / Ağustos 2010
Yayınevi: Plato
Sayfa Sayısı: 621

ARKA KAPAK

"Devlet dediğin şey nedir? Büyük bir kitlenin hesabına çalışan bir hizmetçi... Kitleyi rahat ettirmek için düşünülmüş bir kolaylık. Bu elektrik ya da su tesisatından farklı bir şey değil. İnsanlara musluk suyu için yaşamalarını söylemek komik olmaz mı?"

Rusya'da İhtilâl olduğu zaman ben on iki yaşındaydım. Bireyin, Devlet için yaşaması gerektiği prensibini ilk defa o zaman duymuştum. Bu düşünce tarzının kötü olduğunu ve yalnız kötülüklere yol açacağını anlamıştım. Komünizme karşı olmamın sebebi buydu ve hala da budur. Benim on iki yaşımdayken anladığım gerçeği, aydınların önemli bir kısmının hala anlamaması çok şaşırtıcı. Bu aydınlar komünist yöntemlerin kötü, fakat ideallerin soylu olduğunu savunuyorlar. Komünizmin bütün zaferi de hala hür olan bir çok insanın bu inançlarında inat etmesi yüzündendir. 
Ayn Rand
Bir yarış atından sütçü beygiri olmaz. (sf.40)

Hiçbir zaman arkana bakma. Geçmiş ölmüştür. Fakat daima gelecek var. (sf.93)

"Çünkü insanların Tanrı dedikleri şey en yüksek imkânın en yüksek ifadesidir. Bir insan bu fikri kendi imkânlarından daha yüksek sayarsa, o zaman kendisini ve hayatı pek az düşünüyor demektir. İnsanın kendi hayatına saygı duyması en iyi, en büyük ve en yüksek imkânları hemen kendi için istemesi ender rastlanan bir meziyettir. İnsan düşündüğü cenneti hayalinden geçirmemeli, hemen istemelidir." (sf.147)

"İnsan acıya dayanabilir hale gelince başkalarının acı çekmesine de dayanır, Kira." (sf.247)

"Despot bir idare bazı basit şeyleri idare edebilir. Fakat bazı değerlere ilişemeyeceği gibi bunların itaatini de sağlayamaz." (sf.338)

"Hayatımda pek önemli meselelerle karşılaşmadım. Zaten meseleleri de insanlar yaratırlar. Çünkü onlar gerçekleri görmekten korkarlar. Hâlbuki insan bakacak olursa karşısındaki doğru yolu görür. Bunu gördükten sonra da oturmak olmaz." (sf.370)

"Görüyorsun ya, yenildiğimiz için üzülmüyorum. Suçların en büyüğünü omuzlarımıza yükledikten sonra bunun parmaklarımızın arasından kaçıp gitmesine aldırmıyorum, bizi çelik miğferli dev gibi bir asker yenseydi aldırmazdım. Ateş püsküren canavar gibi bir insana yenilseydik üzülmezdim. Fakat bizi bir bit yendi. Sen bitleri gördün mü hiç? Sarı renklileri en tombullarıdır... Bizim kabahatimizdi bu. Bir zamanlar insanları bir tanrının gökgürültüsü idare ederdi. Sonra onlar kılıçla idare edildiler. Şimdi ise Primus'la idare ediliyorlar. Bir zamanlar saygı onları durdururdu. Sonra korkuyla durdular. Şimdi mideleri yüzünden acizler. Erkeklerin boyunlarına, el ve ayaklarına kalın zincirler takarlardı. Şimdi onları kalın bağırsakları zincirliyor. Ama kahramanları kalın bağırsaklarından tutmaya imkân yoktur. Bizim kabahatimiz bu." (sf.500)

Pazar, Kasım 17, 2013

Şans Bilekliği ~ Cathy Lamb

Biliyorsunuz ki hayatımda ilk kez bir blog turuna katıldım. Ephesus bize okumamız ve yorumlamamız için Şans Bilekliği'ni gönderdi. Kitap 437 sayfa. Çeviri Deniz Beril Bacaklılar'a ait. Kapak tasarımını ise Duygu Serin yapmış.

Kitapla ilgili minik tanıtım Colored Books'da, alıntılar benim blogumda (şurada), kitap hakkındaki yorumlar Kitap Maceraları'nda, yazarın kim olduğuyla ilgili yazı Matmazella'da ve son olarak yazarın şu ana dek yazdığı kitapların anlatıldığı yazı Obur Kitaplık'da yayınlandı. Şimdi de görüşlerimizi belirtiyoruz.

Şans Bilekliği... 
Elime aldığımda, tırt bir kitap olduğunu düşünmüştüm. Zaten biliyorsunuz, genelde böyle kitaplara burun kıvırırım. Çerez kitap olarak nitelerim. Konusunu falan okuyunca da, kesin sıkıcı bir kitap bu dedim. Hem de 400 sayfa, oturup ne yazmış bu kadar?! Böyle de önyargılı biriyim demek ki.

Okumaya başlayınca fena da değilmiş diye düşündüm. Pek hızlı ilerlemedi başta, sonra tur takvimine yetişemeyeceğim korkusuyla iki günde bitiriverdim kitabın kalan kısmını.

Ana karakter Steve adında bir kadın. Steve obezmiş, 32 yaşında kalp krizi geçiriyor ve sonunda ya kilo vereceğini ya da bu hayata veda edeceğini görüyor. Böylece kilo vermeyi seçiyor ve midesine kelepçe taktırıyor. Kocasından ayrılıyor ve yeni bir evde yaşamına başlıyor.

Steve'in geçmişine dönüyoruz sık sık çünkü o yeni hayatına adapte olmaya çalışırken -artık zayıf bir kadın, güzel bir kadın- bir yandan da geçmişindeki sorunları çözmeye uğraşıyor. Annesi şizofrenmiş, bir gün iyice çıldırıp kız kardeşini arabaya atmış. Bunu gören Steve'de atlamış arabaya. Anneleri önce bu ikisini sonra da kendini suya atmış, dere gibi bir yere. Steve'in kız kardeşi boğulmuş ve anneleri de öyle, o da ölmüş. Steve kız kardeşini kurtaramadığı için hep kendini suçlamış ve yemeye de böyle başlamış.

Kitapta pek çok sorunlu karakter var. Steve'in kontrol manyağı bir eniştesi var, tam bir düzenbaz. Karısı alkolikmiş bir dönem, çocuklarından biri babaları yüzünden kadınlarla iletişim kurmakta zorlanıyor, diğeri ise anoreksi hastası. Böyle işte, Steve'in geçmişiyle birlikte bu insanların da geçmişlerine bir bakış atıyoruz sanırım. 

Steve sandalyeler yapıyor, renk renk, çeşit çeşit. Tüylü sandalyeler, kanatlı sandalyeler. Onları pek gözümde canlandıramadım ama biraz eğlenceli buldum. Konusunu okuyunca, "Ah tamam, ağlak, saçma bir kitap bu" diyebilirsiniz ama, bu kadar problemli insanı bir araya getirip bu kadar eğlenceli bir kitap yazmak da yetenek herhalde. Kitapta bol bol güldüm. Karakterleri çok sevdim. Steve'in annesini özellikle pek renkli buldum, Steve'in kuzenleri, anneannesi ve dedesi, hatta o aptal eniştesi bile kitabı renklendiren karakterlerdi.

Şans Bilekliği, beklediğimin oldukça üstünde bir kitapmış. Kendi türü göz önünde bulundurulursa oldukça başarılı, renkli ve eğlenceli. Hem de bu kadar dramı içinde barındırırken! 

7/10

Cumartesi, Kasım 16, 2013

Güneş de Doğar ~ Ernest Hemingway

Çeviren: Orhan Azizoğlu
Özgün Adı: The Sun Also Rises
Yayın Yılı: 2.Basım / Mart 2012
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Sayfa Sayısı:235

ARKA KAPAK:

GÜNEŞ DE DOĞAR, Ernest Hemingway'in ilk, ancak en ünlü kitaplarından biridir. Roman çok büyük ilgi görmüş, sinemaya da aktarılmıştır.

GÜNEŞ DE DOĞAR'daki kişiler, savaş sonrası değer yargıları yiten, değişen yaşamları birbirine benzeyen insanlardır. Romanın baş kişileri ise bu çöküntüyü olanca derinliğiyle yaşarlar. Hemingway, yaşamı, ister av, ister savaş alanında, isterse arenada, düş kırıklıklarıyla dolu bir savaş gibi algılar. Yaşadıklarına gözlemlerini de katınca, her biri ötekinden güzel, inandırıcı ve dünyanın dört bir yanındaki okuyucuya seslenen dev yapıtlar ortaya çıkar.

GÜNEŞ DE DOĞAR'da Hemingway, aşklarındaki, yaşamlarındaki düş kırıklıklarını eğlenerek, bohem hayatı yaşayarak, başka mutluluklar arayarak unutmaya çalışan insanları anlatır.

Çağdaş Amerikan yazınının güzel örneklerinden olan GÜNEŞ DE DOĞAR, Hemingway'in Bütün Eserleri dizisinin unutulmayacak başyapıtlarından biridir.

Cehennem yolu kimsenin satın almadığı doldurulmuş köpeklerle yapılmış zaten. (sf.67)

Yaşamaktan mutlu olmak demek, paranızın karşılığını almayı öğrenmek ve bunun bilincinde olmaktı. İnsan parasının karşılığını alabilir. Dünya, alış veriş etmek için iyi bir yerdi. Çok iyi bir düşünce gibi görünüyor bu. Beş yıl sonra, diye düşündüm, bütün öteki düşüncelerimin hepsi kadar saçma gelecek bana. (sf.139)

Büyüklük Pedro Romero'da vardı. Boğa güreşine âşıktı o, sanırım boğalarına âşıktı, sanıyorum Brett'e de âşıktı. O gün, yerini kendi kontrol edebileceği her hareketi, onun önünde yaptı. Bir kez bile başını kaldırıp bakmadı. Böylece, yaptıkları daha etkili oluyordu, çünkü Brett için olduğu kadar kendisi için de yapıyordu bunu. Başını kaldırıp da beğenilip beğenilmediğini sormadığından, gerçekte kendisi için yapıyordu, bu da güçlenmesine neden oluyordu onun; aynı zamanda Brett için de yapıyordu. Ama Brett için yapması, kendisi için yaptıklarından bir şey eksiltmiyordu. (sf.205)

Pazartesi, Kasım 04, 2013

Dağlardan Sorun Beni ~ Forrest Carter

Son Apaçi Savaşçısı Geronimo'nun Romanı


Çeviren: Şen Süer Kaya
Özgün Adı: Watch For Me On The Mountain
Yayın Yılı: İkinci Basım / Ocak 2000
Yayınevi: Say Yayınları
Sayfa Sayısı: 294

ARKA KAPAK:


Amerikalı kızılderililerin kültürlerinin ve uygarlıklarının ortadan kaldırılması, çağımızın en büyük yüzkaralarından biridir. Kıtayı atalarından miras alan kızılderililer, ne yazık ki bunu çocuklarına bırakamamışlardır. Kızılderili soykırımı ve onlarca kabilenin yeryüzünden silinmesi, 1860-1890 yılları Amerikası'nın korkunç bir trajedisidir. Dağlardan Sorun Beni bu trajediyi anlatmaktadır.

Topraklarından atılan, çoluk çocuk katledilen, göçmen kamplarında açlıktan ve hastalıktan ölmeye terk edilen, ihanetlere uğrayan bir kızılderili boyunun, Apaçiler'in başkaldırısı olan Dağlardan Sorun Beni'de bir halk destanı okuyacaksınız.

Romanın kahramanı olan Apaçi lideri Geronimo olağanüstü kişiliği, aklı ve aklını kullanması, inancı ve boyuneğmezliği ile Apaçiler'in direniş destanının simgesidir. Son Apaçi savaşçısı olan yenilmez lider Geronimo'nun gerçek yaşamöyküsünün anlatıldığı Dağlardan Sorun Beni insan direnişinin romanıdır, insan olanın yenilmezliğinin romanı.

"Yargıç, savunmacım yok. O... Askere bıçak sapladığımı hatırlamayacak kadar sarhoştum." Sustu ve gülmeden önce sessiz mahkeme salonuna sakince göz attı. "Duyduğum tek pişmanlık Yargıç, bu olayın doyumunu hatırlamamak, fakat orospu çocuğu cehenneme gittiği için gurur duyuyorum." (sf.51)

Savaşmak, yaşamaktır. (sf.80)

İnsan, beyaz adamın maddi gelişimi için yararlı, fakat ruhsal Büyük Güç'ün gelişimine yabancı, fiziksel bilimlere aşık oldu. Legolarla oynayan, onları üst üste yığan çocuklar gibi, insan da materyalizmi devrildiği zaman ağlar. Fiziksel şeyleri ölçmeyi, ağırlığını bilmeyi, parçalara ayırmayı öğrenmiştir. Dünyanın çevresindeki havanın altı katrilyon ton olduğunu, %78 nitrojen, %21 oksijen ve küçük miktarda diğer gazlardan oluştuğunu bilir. Isınan havanın genleştiğini ve yükseldiğini, soğuyan havanın aşağıya indiğini, havanın su buharını topladığını, sıkıştırdığını ve dünyanın çevresinde yağmur taşıdığını, dünyadaki hiçbir şeyin hava ya da hava akımları olmadan yaşayamayacağını bilir. Hava polen ve sporlar taşıyarak bitkilere Yaşam verir, oksijeni bütün bitkilerin kök ağızlarına taşımak için, dünyaya ve sakinlerine Yaşam getirmek için suların içine dalar. İnsan, havanın okside edici bir eleman olarak hareket ettiğini,sıcaklık ve enerjiyi, onsuz hiçbir şeyin yaşayamayacağı Yaşam'ı serbest bıraktığını bilimsel bir kesinlikle bilir. Fakat insan bunu kontrol edemez ve maddi dünya üzerindeki akılsal üstünlüğünden duyduğu küstahlıkla amacı anlamsız olan doğal bir olay olarak bir kenara bırakır. Dünyaya egemen olamadığı ya da anlamamayı seçtiği zaman, yalnızca maddi özelliklerini yorumlar. Diğer her şeyi bir kenara atar.

Apaçi böyle değildir. Apaçiler yaşamak için yüzyıllardır İrade'ye, Ruh'a dayanmıştır. Kendilerini çevrelerindeki her şeyin efendisi değil, bir parçası olarak görerek ve bunlara karşı kibir hissetmeden aynı İrade ve Ruh'u onlara atfetmişlerdir. Bütün şeylerin Yaşam'ı, dolayısıyla Amaç'ı olduğunu görmüşlerdir. Ellerini kaldırarak rüzgârda poleni yakalamışlar ve Yaşam'larını üretme açlığı çeken bitkilere doğru yolculuğunu gözlemişlerdir. Rüzgârın yağmur getirdiğini, gereksinimleri için Yaşam parçalarına bu yağmuru yaydığını görmüşlerdir. Rüzgâr bir Yaşam yaratıcısı değilse, o halde Yaşam taşıyıcısıydı... İnsan gibi. Dolayısıyla Rüzgâr'ın Amaç'ı ve bu yüzden Ruh'u vardı. (sf.176 / 177)

Aptallar eğlenmek ve ölüm için uzağa bakarlar... her ikisi de yanıbaşlarındadır. (sf.194)

Doğru yaparsan... İnancı korursan... Daha yüksek yaylalara çıkarsın. En yüksekteki düzlük, doğal olarak geri dönemeyecek kadar güçlü olduğun yerdir. Yani... 'kurtarılmış olmak'. (sf.236)

Perşembe, Ekim 31, 2013

Hayatın Kaynağı, Manası ve Haysiyeti: EGO ~ Ayn Rand

Anlatmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Bir dakika durun...

Ayn Rand ile tanışıklığımız geçtiğimiz döneme dayanıyor galiba, birinci sınıfın ikinci dönemine yani. Bülent Hoca bizim neslin kararsızlığını bireyci mi yoksa toplumcu mu olacağımıza karar verememiş olmamıza bağlamış ve sınıfta Hayatın Kaynağı'nı önermişti bana. Bir de "Oku, üzerine konuşalım" demişti de daha konuşamadık -.-

Tabii ben bir merak gidip almıştım kitabı, bir an önce de okumuştum. Sonra da Mert'e vermiştim, o da merak etmişti. Mert kitabı okuduktan sonra baya köklü bir değişim yaşadı. Özgür bir insan olmadığını görmüş kendi deyimiyle, köle olduğunu görmüş ve içinde bulunduğu durum nedeniyle dehşete düşmüş. Mert'in adetidir, bir şeyi sevdiyse sonuna kadar gider. Bir keresinde 26754 bardak kahve içmişti mesela. Kitaplar konusunda da böyle, gidip Ayn Rand'ın tüm kitaplarını aldı ve okudu. Sadece Ayn Rand da değil. Şu sıralar Saramago'nun tüm kitaplarını alıp okumaktan bahsediyor mesela, Saramago ile de ben tanıştırdım eheh ^.^ Neyse işte, o kitapları da okuyunca Mert kendinde, ailesinde ve çevresindekilerde çeşitli çap ve ebatlarda devrimler yapmaya başladı. Sonra da "Kesinlikle okumalısın Cessie" diyerek kitapları bana verdi, çoğu benim odamda okunmayı bekliyor. Özellikle Yaşamak İstiyordum'da beni görüyormuş, oradaki bi' karaktere çok benziyormuşum. O kitabı okumayı heyecanla bekliyorum.

Neyse, geçenlerde Mert bizim odadaydı. Benjamin, Kuzu ve Burcu'nun ayısı ile bir oyun çevirdik. İşte ayı sevgi, sonsuzluk ayaklarına canlıları kandırmaya ve kendine bağlamaya çalışıyordu. Böylece onları dilediği gibi sömürebilecekti. Benjamin de aptal birini canlandırıyordu, Ayı'ya kanıyordu. Kuzu'yu da ben oynatıyordum, Kuzu hayatını savunan kişiydi. Neyse çok detaya girmeyeyim, senaryo gereği en sonunda Benjamin'in elinde avcunda bir şeyi kalmıyordu ve bu kez Kuzu'nun emeğine ve tarlasına göz dikiyorlardı. Kuzu da kendini savunmak zorunda kalıyordu. Eh, ben de bunu sağlamak için Kuzu'nun bahçesinin ve evinin etrafını elektrikli tellerle çevreledim ve yerlere de mayın döşedim kendi hayal dünyamızda. Bunun üzerine Mert "Cessie, kafan aynı Ayn Rand'ınki gibi çalışıyor! Onun bir kitabında da elektrikli teller vardı!" diyerek heyecanlandı ve benden minik kitaplarından birini okuyuvermem konusunda ricada bulundu. Ben de bunun üzerine bu kitabı aldım elime.

Kitabı hangi türe dahil etmeliyim gerçekten bilmiyorum. Bence bu bir "romanımsı". Normal insanlar böyle kitaplar için "novella" diyor galiba. Ama aynı zamanda felsefe de olabilir. Biraz distopyayı andırdığını da söylemeliyim. Kitabı nasıl nitelemem gerektiğini bilmiyorum.

80 sayfalık bu minik kitapta, her şeye, bireye egemen bir devletle karşılaşıyoruz. Aynı 1984'teki veya Biz'deki gibi kontrolcü, baskıcı bir devlet var. Yine bu kitaplardaki gibi, kahramanımız günlük tutuyor, biz de onun günlüğünü okuyoruz. Bu kitabın onlardan farkı her şeyin bir anda oluvermesi ve sonunu da biraz kendi kafamıza göre yazabilecek olmamız.

Kitaptaki karakterlerin tabii ki isimleri yok. Biz Eşitlik 7-2521'in günlüğünü okuyoruz. İnsanlar böyle kavram ve numaralarla isimlendirilmiş. Eşitlik 7-2521 doğduğundan beri otorite tarafından sevilmeyen biri aslında. Diğerlerinden daha iri ve daha sağlıklı, ayrıca daha zeki. Bütün bunlar tek tip insan yaratmayı amaçlayan devlet için olumsuzluk. Herkesin eşit olması istenen bir dünyada biraz daha uzun, biraz daha sağlıklı veya zeki olmak lanetlenmiş olmakla eşdeğer. Bu nedenle -biraz da bahsi geçen devletin yapısı gereği- Eşitlik 7-2521 alim olmayı çok istese de çöpçü olacağına karar veriliyor. Bahsi geçen dünya böyle işte. Kimin ne iş yapacağına bir kurul karar veriyor. Eşitlik 7-2521 kaderine razı oluyor. Ancak, bu kadar basit değil... Bir tünel buluyor, tünelimsi bir yer. Ve orada kendi kendine çalışmaya başlıyor, deneyler yapıyor. Sonra elektriği keşfediyor. Buluşunu gururla sunmak isterken, insanlara bu kadar faydalı olacak bir buluşla karşılarına çıkarsa alimler arasına alınacağını ve affedileceğini düşünürken -çünkü o dünyada tek başına düşünmek ve tek başına herhangi bir şey yapmak yasak- diğerleri tarafından suçlanıyor. Böylece kaçıyor.

Eşitlik 7-2521'in bi' de sevdiceği var. O da bunun peşinden gidiyor. Ormanda, diğerlerinden uzakta kendi yaşamlarını kurmaya kalkışıyorlar. Eşitlik 7-2521 kendisine Prometheus diyor, sevdiği kıza da Gaea. İnsanı ve insanlığı yeniden yaratmayı düşlüyorlar, kendileri gibi insanları da yanlarına alarak. Bunu yapabiliyorlar mı, ona biz okurlar karar veriyoruz galiba.

Diyor ki Ayn Rand, ve roman gereği Prometheus " 'Biz' kelimesi ilk kelime, bilinen ilk şey olamaz, olmamalıdır." diyor. "Bu kelime insanların ruhuna 'BEN'den evvel yerleştirilmemelidir. Yoksa bir canavar haline gelir. Yeryüzünün bütün kötülüklerinin kökü; insanın insanlar tarafından istismar edilmesinin, insanların insana inanılmaz işkenceler yapabilmesinin sebebi olur yoksa bu kelime."

Biz Ayn Rand'ı pek tutuyoruz bu aralar. Belki gerçekten felsefesi doğru belki sadece özgür olma heves ve telaşımıza uygun düşüyor. Yine de biz bir okuyup tartışma niyetindeyiz, öyle de yapıyoruz. Belki hiç değilse Hayatın Kaynağı'nı bir alıp okumak, üzerine düşünmek gerekiyor.

Bu kadar.

Cumartesi, Eylül 14, 2013

Can Dostum ~ W. Bruce Cameron

Çeviren: Seda Çıngay
Özgün Adı: A Dog's Purpose
Yayın Yılı: 2.Baskı / Haziran 2013
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 370
Bu yaz bir Bestseller aldım, pek yapmam böyle şeyleri. Annemle alış veriş merkezine gitmişken D&R'a uğradık. Orada indirimli kitaplar arasında görünce almak istedim, daha sonra takas edebileceğimi de düşünerek. Ancak kitap indirimli değilmiş, biri getirip kitapların arasına bırakmış. Ben de uzun süredir okumak istiyordum zaten, kapağını çok sevmiştim. Böyle olunca bırakmadım kitabı, aldım.

Can Dostum'u Okuma Şenliği'ne dahil etmeye karar verdim, herkesler okudu da bir ben kaldım kategorisine. Çünkü gerçekten de bir ara pek çok blogda ve insanda gördüm kitabı. Neyse, dediğim gibi, sonunda ben de kavuştum :)

Can Dostum minik bir yavrunun dünyaya merhaba demesiyle başlıyor. Biz de kitabı o minik köpeğin ağzından dinliyoruz zaten.

Minik dostumuz önce bir sokak köpeği olarak dünyaya geliyor. Annesi ve kardeşleri ile birlikte yaşıyor. Sonra birtakım adamlar yakalıyorlar onları, sadece bir köpek kaçabiliyor, o da kız kardeşi. Annesi ve diğer kardeşleriyle bir kadının evine götürülüyor. Bu kadın da bir köpek sevdalısı. Sağdan soldan topladığı köpekleri bahçesine doluşturan bir kadın, bence biraz kaçık. Kadının yuvaya son getirdiği köpekle işler çığrından çıkıyor. İyiden iyiye vahşileşmiş bu sokak köpeği evcilleşmemekte kararlı ve yuvadaki diğer köpeklere de kan kusturuyor. Böyle olunca yetkililere haber veriliyor bir şekilde ve köpekleri toplamaya geliyorlar. Bizim miniğimiz aslında pek sakin ve akıllı bir köpek ama, vahşi köpekle yaşanan bir sürtüşme yüzünden bacağı sakatlanmış. Sakat bir köpeği de kimse istemeyeceğinden onu uyutuyorlar, ilk yaşamı böyle sonlanıyor.

İkinci yaşamında ise bir şekilde yolu bir çocukla kesişiyor, Ethan ile. Aralarında çok büyük bir sevgi oluşuyor ve güçlü bir bağ kuruluyor. En güzel yaşamı da Ethan ile birlikte geçirdiği yaşam zaten. Bu yaşamı bol bol oyun oynamaktan ve gerektiğinde çocuğu tehlikelerden korumaktan ibaret. Köpekcik yaşlanana dek o aileyle yaşıyor. Sonunda iyice yaşlandığında ve ölümü yaklaştığında da, yani acı çekmeye başladığında bir veterinere götürülüp uyutuluyor.

Minik köpeğin dünyadaki görevi bitmemiş olacak ki bir kez daha, başka bir yavru olarak dünyaya geliyor, bu kez bir Alman kurdu olarak. Yolu, karısını kaybetmiş, yaşamı işten ibaret bir polis memuruyla kesişiyor. Böylece yaşamı yeniden anlam kazanıyor.

Polis onu bir eğitimden geçiriyor ve özel bir birimde görev yapmaya başlıyorlar, kurtarıcı köpek oluyor, kayıpları buluyor falan. Sonra Jakob, polis memuru yani, yaralanınca bir başka polisle yaşamaya başlıyor. Bu kadınla da hayatı tıkırında gidiyor ve yine yaşlanana dek bu aileyle kalıyor. Yaşlanınca da aynı şekilde uyutuluyor.

Bu kez dünyadaki işlerinin sona erdiğini düşünse de, son bir kez daha dünyaya geliyor. Bu kez safkan bir av köpeği olarak. Sonra bir şekilde beş para etmez insanlar arasına düşüyor, buradan postalanıyor ve kendini sokak köpeği olarak buluveriyor. İyice yabanileşmişken ve hâlâ neden dünyada bulunduğunu sorgularken, karşısına bir iz çıkıveriyor, Ethan'a ulaşmasını sağlayacak bir iz. Ve bundan sonra köpeğin en büyük amacı, başka bir yaşamda birlikte olduğu çocuğu, Ethan'ı bulmak oluyor.

Can Dostum, hayatın anlamını sorgulayan ve vardığı sonuçlar doğrultusunda, amacına sadık kalarak yaşayan, bir kez daha, bir kez daha yaşayan bir köpeğin öyküsü. Bana sorarsanız kitabın dili çok iyi değil. Sıkıcı bir anlatımı olduğunu söyleyemem ama sizi kapıp götüren bir anlatımı da yok. Konusunun ilginç oluşu okuttu. Bir de kapağı çok güzeldi, onun hatrını da kıramamış olabilirim. Yaz ayları için hafif, atıştırmalık bir kitap olduğu söylenebilir yine de. Dünyaya bir de akıllı bir köpeğin gözünden bakmak isterseniz, okuyabilirsiniz.

5/10

Pazartesi, Ağustos 12, 2013

Küçük Ağaç'ın Eğitimi ~ Forrest Carter

Çeviren: Şen Süer Kaya
Özgün Adı: The Education of Little Tree
Yayın Yılı: 6.Baskı / İstanbul 2008
Yayınevi: Say Yayınları
Sayfa Sayısı: 280

ARKA KAPAK:

Sevgiyi, duyarlılığı, dürüstlüğü, samimiyeti Kızılderili mantığıyla işleyen muhteşem bir kitap...

Egemenlik  ve güç tutkusu peşinde koşan Beyaz Adam'ın acımasızca yok ettiği Çerokilere ithaf edilen bu kitap, insanı umursayan, acılarını paylaşan, yaşamın bütünselliğini savunan bir kültürün mesajı... Evrensel dostluk ve barışın hikâyesi... İnsani duyarlılığın görkemli direnişi... Yüzeysel ve mekanik ilişkilerin hâkim olduğu günümüzde, yitirilen değerlere saygı duruşunda bulunma denemesi... Heidi, Küçük Prens, Şeker Portakalı ya da Martı'daki samimiyeti, dürüstlüğü özleyenler; coşmak, sevmek, özgür olmak, hüzünlenmek, doya doya ağlamak isteyenler için... En çok da kitle iletişim araçlarının kölesi olanlar, yaratıcılığı körelten eğitimi sorgulamak isteyenler için...

Yalnızca Ti-bi, yani arı kullanabileceğinden daha fazlasını depolar... Bu yüzden ayı tarafından soyulur. Rakun ve Çerokiler tarafından da... Paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar için de bu böyledir. Ellerindekini kaptırırlar. Bu konuda savaşlar olur... Uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar. Bir bayrağın onlara bunu yapma hakkını verdiğini söylerler... Erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler ama Gidişat'ın kurallarını değiştiremezler. (sf.17)

Büyük baba dedi ki, daha az sözcük olsaydı, dünyada bu kadar çok sorun olmazmış. (sf.51)

... iyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanlarla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsin. (sf.74)

Bunun komik olduğunu söyledi ama yaşlandığın ve sevdiklerini hatırladığın zaman yalnızca iyiyi hatırlarsın. Kötüyü hatırlamazsın hiçbir zaman ki bu da kötünün hiçbir şeye değmediğini kanıtlar. (sf.99)

Büyükbaba dedi ki spor için bir şeyi öldürmeye gitmek dünyadaki en aptalca, kahrolası şeymiş. (sf.134)

Onlar kendilerini, yerlilerin yaptığı gibi doğaya verdiler; ona boyun eğdirmeye ya da bozmaya çalışmak için değil, doğayla birlikte yaşamak için. Ve bu düşünceyi o kadar sevdiler, sevgi içlerinde öyle büyüdü ki artık beyaz adam gibi düşünmeleri mümkün değildi. (sf.153)

Büyükbaba dedi ki bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi severmiş, çünkü bu onları kibirli, verdiği kişiden daha iyi kılarmış.Yapmaları gereken tek şeyin, kişiye kendisine bağımlı olmamasını sağlayacak küçük bir şey öğretmek olduğu halde. (sf.193)

Bir şeyden vazgeçersen, o zaman bir tür seyirci olursun. (sf.196)

Bütün insanlar gevşek davranırsa, o zaman politikacılar kontrolü alabileceklerini görürler. Gevşek insanlar üzerinde kontrol kurarlar ve çok geçmeden bir diktatörün olur. (sf.200)

Ne kadar uzağa gittiğini bilmiyorsan, çok uzaktır. (sf.225)

Salı, Temmuz 16, 2013

Aşk Adında Hayat ~ Michael Lee West

Aşk Adında Hayat, Duygu Parsadan'ın dilimize çevirdiği, kapak tasarımını İlknur Muştu'nun yapmış olduğu, Arkadaya yayınlarından çıkmış enfes bir macera. Kitap 426 sayfa.

Kitap bana Konuşan Kitaplar Blog Turu sayesinde ulaştı. İki kişiye hediye ediliyordu, kazananlardan biri ben oldum. Asabi Bakire'ye teşekkür ederim çünkü bildiğim kadarı ile yayınevi ile o temasa geçti ve kitabın bana ulaşmasında aracı oldu.

Ben bu yaz şöyle hafif bir şeyler okumayı çok istiyordum. Carrefour'dan beş liraya aldığım kitaplar beni tatmin etmedi. Çevirileri, anlatımları, kurguları o kadar da iyi değildi. Hafif kitaplar içinde tabii. Okumadığım çok fazla kitap olduğu için ve param da olmadığı için, kitap alamayacaktım. Ben de önüme gelen çekilişe katıldım. Bu kitabınsa kapağını çok beğeniyordum. Gerçi pek çok insan, kapağın kitaba göre fazla yumuşak, fazla hafif olduğu yönünde eleştirilerde bulundu ama ben ne olursa olsun aşık oldum kapağa. Çekilişi kazandığımı öğrenince de çok sevindim, uyanır uyanmaz "Kitabım geldi mi?" diye sorar oldum anneme.

Nihayet Ramses'i bitirdiğim gün, Aşk Adında Hayat geldi. Ben de aynı gün başladım kitaba. Bir çırpıda bitiremedim ama 3 gün içinde falan bitirdim galiba. Kitap son derece akıcı ve eğlenceliydi. Uzun süredir güzel bir çerez okumamıştım.

Ayrıca ben Arkadya Yayınları'nın kitap kapaklarına, kitabın içinden çıkan o püsküllü ayraçlara, iç kapak tasarımına, her şeye bayıldım. Ben bu tarz kitapları pek fazla satın almıyorum. Ama sanırım canım çerez kitap çektiğinde Arkadya'ya para yatırmak içimi yakmayacak. Sadece bu güzellikler kitaplığımda olsun istediğim için bile alabilirim zira bayıldım!

Buraları hep spoiler!!!
Kitapta ana karakter Teeny ki ben onu biraz Bridget Jones'a benzetiyorum. O da Teeny gibi biraz tombul, sarı saçlı, mavi gözlü ve şapşal. Aa bu arada Tuğçe şu vidyoda kitabın seri olduğunu, devam kitabı olduğunu söylemişti. Şimdi sevinsem mi bilemedim. İkinci kitap kötü olabilir çünkü. Ama yazara güvensem mi? Neyse...

Teeny eskiden bir şeftali çiftliğinde, teyzesiyle yaşamış saftirik bir kızımız. Barney mi Bing mi öyle biriyle nişanlı. Evlilik hayalleri kuruyorlar. Ama adam tam bir zampara. Bir gün Teeny onu iki çıplak hatunla, elinde Badminton raketleri, çimlerde hoplayıp zıplarken yakalıyor. Sonra da en yakındaki şeftali ağacına tırmanıp, olgunlaşmamış şeftalileri üstlerine fırlatmaya başlıyor. Daha sonra Teeny hakkında şikayette bulunuyor eski nişanlısı ve Teeny göz hapsine alınıyor. Maddi imkanları çok kısıtlı ama şehir dışına çıkması yasak. Kısılıp kalıyor.

Sonra, eski nişanlısı ile görüşmek için gittiği bir barda, ya da bar gibi bi' yerde, eski sevgilisini, ilk aşkını görüyor.Sonra aralarında bir yakınlaşma oluyor, adam buna yeniden aşık oluyor falan.

Bu esnada Bing öldürülüyor. Tabii baş şüpheli bizim kız. Birilerinin de suçu onun üzerine yıkmaya çalıştığı aşikar. Avukat eski sevgili, duruma el atıyor. Böyle bir koşuşturmacayla geçiyor kitap da.

Bu arada Coop, eski sevgili yani, meğer evliymiş ama karısıyla bir senedir ayrılarmış. Karısını, yani Ava'yı hem sevdim hem sevmedim. Bunu da belirtmek istiyorum.
Çok da spoiler vermedim.

Fark ettim ki bu "kitap çok güzel, okuyun okutun" kısımlarını girişte sıralamasam da yazının bitimine saklasam benim için daha kolay olacak. Neyse, ben kitabı sevdim, hoş bir çerezdi. Umarım ikinci kitap boka sarmaz.

7/10

Cuma, Haziran 28, 2013

İkili Sarmal ~ James D. Watson

Çeviren: Alev Serin
Özgün Adı: The Double Helix
Yayın Yılı: 12.Basım / Şubat 1999
Yayınevi: TÜBİTAK

ARKA KAPAK:

Bilim, dışarıdan insanların sandığı şekilde doğrudan, mantıklı bir biçimde ilerlemez.
Tam tersine, bilimin ileriye (bazen de geriye) doğru olan adımları
çoğunlukla kişiliklerin büyük rol oynadığı
son derece insani olaylardı.

Gazeteler ve bilim adamlarının anneleri tarafından desteklenen yaygın görüşün tersine, pek çok bilim adamının yalnızca bağnaz ve anlayışsız olmakla kalmayıp, doğrudan doğruya aptal olduğunu kavramaksızın başarılı bir bilim adamı olunamazdı.
(sf.8)

Çarşamba, Haziran 26, 2013

Maskesiz ~ Monica McCarty

Çeviren: Aslıhan H. Bağdatlı
Özgün Adı: Highlander Unmasked
Kapak Tasarımı: İlknur Muştu
Yayın Yılı: 1.Baskı / İstanbul 2011
Yayınevi: Koridor Yayıncılık

Nereden başlasam anlatmaya bilemiyorum...
Aslında, sanırım kitabın kapağından başlayacağım. Ben Koridor'un kapağını pek sevmemiştim kitabı okurken. Gavurlardaki nasılmış diye bir bakayım dedim. Soldaki gibiymiş. Bizimki daha güzel olmuş bence. Bu önemsiz detayı en başta vermekle iyi ettim. Sonra resmi nereye nasıl sokuşturacağımı bilemeyebilirdim.

Tarihi aşk romanlarının ortak özelliği, erkek ana karakterin pipisinin büyük oluşu galiba. Evvela bunu anladım. Ben istiyorum ki aşk romanlarının birinde de erkek iktidarsız olsun mesela. Buna rağmen aşkları sürsün gitsin. Üç saniyede bir fiki fiki yaparsan istemesen de aşık olursun, meh. Biz de görelim bakalım sekssiz aşk oluyor muymuş.

Romanda iki ana karakter var, her zamanki gibi. Alex ve Meg. Meg, bir klanın kızı. Ağabeyinin zekâsında sorunlar olduğu için hayatı boyunca idare işlerinde babasına yardım etmiş. Babasının sağlığının bozulmasıyla da işleri üstlenecek bir "erkeğe" ihtiyaç var. Bu kişi kardeşinin yardımcısı gibi görünecek fakat her şeyi idare edecek. Babası Meg'e bu adamı seçme özgürlüğü vermiş. O da klanını idare etmek için en uygun kişiyi arıyor. Önceliği bu, babasının güvenini boşa çıkarmamak.

Ancak bir gün, Mag ve annesi bir saldırıya uğruyor ve böylece Mag'in yolu Alex ile kesişiyor... Bu da aşktan önce cinselliğin geldiği bir roman oldu. Önce seviştiler, aşık olduklarını sonra fark ettiler. Ay çok ilginç ve saçma geliyor böyle şeyler bana...

Olayları çok anlatmak istemiyorum. Spoiler vermiyeyim, hem üşeniyorum. Mirasyedi diye bir kitap okumuştum daha önce, o da bu tarzdı. Tarihi romance diyorlar sanırım, açıkçası pek bilmiyorum. Onun anlatımını pek sevmemiştim mesela. Sanki dili çok basitti, çok kabaydı, çok sevimsizdi. Bu kitap öyle değildi ama, bundan öyle rahatsız olmadım.Yalnız, bir cümlenin her beş cümlede bir araya sokuşturulmasına gıcık oluyorum. Mesela "onun baharatlı erkeksi kokusu Mag'in başını döndürüyordu"... Tamam Mag baharat kokusundan hoşlanıyormuş, adamdan da hoşlanıyormuş. Başı dönüyormuş koklayınca. TAMAM! KARAKTERLERİ HER KARŞILAŞTIRDIĞINDA BELİRTMEK ZORUNDA MISIN?! Böyle şeyler nedense çok sinirimi bozuyor yahu... Söyleniyorum sayfalar boyunca...

Sonra, bir de olay örgüsü çok saçma sapan oluyor galiba bu kitaplarda. Bir anda görüyorlar birbirlerini, bir anda aşık oluyorlar. Sonra tüm dünya da bunlar birleşsin diye seferber oluyor da bu salaklar birbirlerine naz niyaz edecekler diye birleşemiyorlar...

Mirasyedi'de de bunda da aynı son. Daha evlenemeden kadın hamile kaldı... Bilemiyorum, sanki bunları kadınların yazdığı ne kadar belli, değil mi? Yani sanmıyorum ki bir erkek hemen evlenmek, evlenir evlenmez de çocuk yapmak istesin. Genelde böyle şeylere kendini hazır hisseden kadın olur ve erkeği de ikna eder, değil mi?

Böyle oldu bittiye gelmesini sevmiyorum her şeyin. Olaylar da çok saçma sapan oluyor. Ben istiyorum ki ya ana konu ikisinin ilişkisi olsun, diğer şeyler yan konu olsun ya da bir olay etrafında dönsün olay, araya da aşk ve fiki fiki yerleştirilsin. Hepsi birden olmuyor yahu, ne o tamamlanmış oluyor ne öteki. Ben de pek zevk alamıyorum...

Böyle kitapları, bir ara vermek, kafamı boşaltmak veya okuma hızımda rahatsız edici bir düşüş gördüysem çabucak bitirip kendimi tatmin etmek için okurum. Bu kitabı da bir günde bitirdim sayılır. Dediğim gibi, okuduğum en güzel aşk romanı değildi. Ama diğerine nazaran iyiydi. Çerez niyetine okunabilir.

Salı, Haziran 18, 2013

Caribou Adası ~ David Vann

Çeviren: Cem Alpan
Özgün Adı: Caribou Island
Kapak Resmi: Galina Andruşku
Yayın Yılı: 1.Basım / Mayıs 2012
Yayınevi: Can Yayınları

ARKA KAPAK:






David Vann, Alaska
coğrafyasından çarpıcı
manzaralar aktararak
günümüz insanının trajedisini
ortaya çıkarabilen bir yazar.


Otuz yıl boyunca düşünü kurduğu hayatı gerçekleştirmeye karar veren Gary, nihayet karısı Irene'i de ikna ederek yola koyulur. Alaska'nın buzul göllerinden birindeki Caribou Adası'nda bir kulübe inşa ederek medeniyetten uzakta, vahşi doğada yaşayacak, her şeyi geride bırakarak yıllardır özlemini çektikleri huzura kavuşacaklardır. Ancak erken bastıran kış, bu ıssız adadaki çetin doğa koşulları ve kocasıyla arasındaki derin iletişimsizlik, Irene'in ruhsal dengesini bozacak, geçmişindeki trajedinin hayaletleri geri dönecektir.

Yazar, fonda, Alaska'nın haşin ama muhteşem bir güzelliğe sahip coğrafyasını yansıtan Caribou Adası'yla, çözülen bir evliliğin üzerinden sevgiyi, sevgisizliği, iletişimsizliği ve yok olup giden fırsatları sakınmasız bir gözle tasvir ederek günümüzün trajedisini anlatıyor. David Vann, dünya çapında ses getiren birçok ödülün sahibi Legend of Suicide (Bir İntiharın Efsanesi) adlı öykü kitabının ardından ilk romanıyla, Amerika'dan dünya edebiyatına bir armağan...

Neden erkek doğmaları yetmiyor? Neden erkek olmak zorundalar? (sf.108)

Bana göre erkekler de bir tart hamurudur, ama maalesef Tanrı üstüne malzeme koymayı unutmuş. (sf.215)

En kötüsü de buydu, bir şeye sahip olmak ve sonra olmamak; evet, en kötüsü buydu kesinlikle. (sf.220)

Eğer nereden başladığımızı bilmiyorsak, nerede veya nasıl bitireceğimizi de bilemezdik. Yol üstünde kaybolurduk. (sf.303)

Pazartesi, Haziran 10, 2013

Çoluk Çocuk ~ Patti Smith

Çeviren: Yiğit Değer Bengi
Özgün İsmi: Just Kids
Kapak Uygulama: Deniz Guliyeva
Yayın Yılı: 7.Baskı / Temmuz 2012
Yayınevi: Domingo
Sayfa Sayısı: 302

ARKA KAPAK:

Bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet.
Johnny Depp

Coltraine'in öldüğü yazdı, aşkın ve isyanların yazıydı ve Brooklyn'de tesadüfi bir karşılaşmanın iki genç insanı sanat, bağlılık ve başlangıçlarla dolu bir hayat yolculuğuna çıkarttığı yazdı.

Pek çok eleştirmen tarafından 2010'un en iyi kitabı olarak gösterilen ve son olarak prestijli National Book Award'u kazanana ÇOLUK ÇOCUK, bir aşk hikâyesi olarak başlayıp bir ağıt olarak sona eriyor. Altmışların sonu, yetmişlerin başındaki New York'u, onun zengin ve fakir insanlarına, sanatçılarına ve serserilerine bir selam çakıyor. Yolun başında birbirlerine göz kulak olmaya söz vermiş iki genç sanatçının yükselişini ve şöhret kapısını aralayışlarını nefes kesici bir içtenlik ve saflıkta anlatan bu kitap, gerçek bir masal.

"...yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı.
Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu, heyecanla elimi sıktı.
'Hadi, fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına.
'Sanatçılar galiba.' 'Hadi canım,' dedi adam, omuz silkerek.
'Çoluk çocuk bunlar.'


Bunu dinleyebiliriz...
Çoluk Çocuk, okurken cümleleri işaretleyemediğim, seçip çıkartamadığım bir kitap oldu biraz. Sanırım rahat olmak istedim bu kitabı okurken. Yazma, çizme, listeleme, unutmama çabası taşımadan, sadece içinde akıp giderek okumak istedim. Böyle olunca da alıntılayamadım kitabı. Ama pişman mıyım? Değilim. Belki de bu böyle okunması gereken bir kitaptı...

Kitabı Burcu'dan ödünç aldım. Ne Patti Smith hakkınde ne Robert Mapplethrope hakkında bir bilgim vardı. Sadece Burcu anlatılanların gerçek olduğunu ve çok güzel olduğunu söylemişti. Buna istinaden okumaya başladım kitabı...

Patti'ye başta ısınamadım... Gerçekten ısınamadım. Sorumsuzluğu, hata üzerine hata eklemesi -veya bunlar bana hata gibi gelen doğrulardı belki- çileden çıkardı beni. Aldığı en isabetli kararın bebeğini bir aileye vermek olduğunu düşündüm...

Patti, yaşadığı kasabadan ayrıldığında, kaçtığında cesaretine hayran kaldım. Ben şuradan İstanbul'a günübirlik gidemiyorum ölürsem anamlara hesap veremem diye. Ailesinin de ne olursa olsun ona kollarını açmasına, saygı göstermesine ve itmemesine hayran kaldım.

Aslında her şey Patti'nin Robert ile tanışmasıyla başladı. Bir anda tanıştılar, bir anda birlikte yaşamaya başladılar, bir anda sanatın içine attılar kendilerini, bir anda ayrıldılar, bir anda birleştiler, yine ayrıldılar ve asla kopamadılar...

Patti'nin başına gelen, başıma gelmesinden en çok korktuğum şeylerden biriydi: Seviştiği adamın gay olduğunu keşfetmesi... Robert jigololuk yapmaya başladı. Bir süre bunu para için mi yoksa hoşlandığı için mi yaptığını bilemedi. Sonra da erkek arkadaşları olmaya başladı. Bir ara üç kişi yaşadılar mesela... Patti çok iyi başa çıktı bu durumla. Kendimi onun yerine koyduğumda, tüm bunlara nasıl katlanabildiğine, nasıl unutabildiğine, nasıl Robert ile yaşayabildiğine hayret ettim. Ne olursa olsun dost kaldılar onlar... Çünkü belki de birbirlerinin ruh eşleriydiler. Ruh eşlerinin illa ki evlenmesi, sonsuza dek mutlu yaşaması gerekmez bence... Yani demek istediğim birbirlerini tanıyor, anlıyor ve kabullenebiliyorlardı...

Tüm bunlar olurken bir yandan da sanat yaptılar. Önceleri resim yapan Robert, fotoğraf çekmeye başladı ve fotoğrafçılığa yöneldi. Patti ise şarkı sözü yazmaya ve şarkı söylemeye başladı. Biz de onların şöhrete kavuşmasını adım adım izlemiş olduk.

Sayfalar ilerledikçe Patti'ye olan soğukluğum geçti. Bir de şarkılarını dinlemeye başladım. Kitabın yarısını "Pastime Paradise"ı dinleyerek okudum. Sesini duyunca, onun ağzından şarkı dinleyince yaşam biçmi o kadar da farklı ve olmadık gelmemeye başladı. Fark ettim ki onun üzerine oturuyor, iğreti falan kalmıyor.

Sonra da bir yerlerde Patti'ciğimin en eski çapulculardan olduğunu gördüm... Okudum... Patti Gezi Parkı direnişine destek vermiş. Bu konuda şöyle şeyler söylemiş:

“Uyanmaları gerekiyordu. Tanrıya şükrediyorum, uyandılar. Çünkü uzun süredir uyuyordunuz. Kaç sene oldu, 9-10?"
 “Beynim patlayacak gibi oluyor düşünmekten. Ben hiçbir zaman şiddeti desteklemedim. Bir baksana şu dünyanın haline. Hiçbir yerinde huzur yok. Her yer karışık. Ama bir insan, bir yönetici kendi halkını birbirine kırdırmaz. O barıştırmak için, sevgiyle sarılmak için orada. Bizi aptal sanıyorlar. Biz dünyadaki hiçbir yöneticiye, hiçbir sisteme inanmıyoruz, onların palavralarına karnımız tok. Teknolojiyle baş edemedikleri için bizden nefret etme yolunu seçiyorlar. Teknolojiden hiç anlamasam da şunu biliyorum tek bir cümlemizle kalelerini başlarına yıkabiliriz. Ve bundan korkuyorlar. Korksunlar da, bu bir kültürel devrim, daha bu başlangıç, sonunda biz kazanacağız.”
Ne yalan söyleyeyim, bunun üzerine daha bir sevdim Patti'yi... Çoluk Çocuk'u okuyalım, okutalım.

Cumartesi, Nisan 13, 2013

Charles Darwin - Evrim Devrimi ~ Rebecca Stefoff

Çeviren: İnci Kalınyazgan
Özgün Adı: Charles Darwin - And the Evolution Revolution
Yayın Yılı: 5.Basım / Şubat 2008
Yayınevi: TÜBİTAK
Sayfa Sayısı: 137

ARKA KAPAK:

Charles Darwin beş yıl süren bir gemi yolculuğu ve çalışma odasında geçirdiği yıllardan sonra 1858'de yayımladığı Türlerin Kökeni adlı kitabıyla, bilim tarihinin eserleri üzerinde belki en çok tartışılan kişisi haline gelmiştir.

Yaşamöyküsü Dizisi, dünyayı kavrayışımızı biçimlendiren bilim adamlarının kişisel öykülerinin tarihsel arka planlarıyla birlikte anlatan kitaplardan oluşuyor.
Bilim adamlarının çalışmalarını ve bu çalışmaları kuşatan temel bilgileri de özetleyen yaşamöyküsü kitapları aynı zamanda sağlam birer başvuru kaynağı.

***
Evrim Devrimi'ni kütüphanede aylak aylak dolanırken tesadüfen buldum ve evde oluşturduğum kitap yığıntısına aldırış etmeden aldım. Bir de bu ay içinde okumam gereken "Çin'de Bir Çinli'nin Başına Gelenler"e başlamam gerekiyordu. Böyle olunca ikisini birlikte götüreyim dedim ve Evrim Devrimi daha önce bitti.

Evrim Devrimi öncelikle tipini çok sevdiğim bir kitap :) Biraz boyutuna, tasarımına dikkat ediyorum galiba kitapların. Normal ölçülerden biraz sapmış kitapları da daha bir seviyorum. Bu da sanki diğer kitaplara nazaran daha uzun ve daha geniş gibi geldi bana. Bir de ince uzun olanları seviyorum *.*

Kolaylıkla okunan bir kitaptı. Pek fazla biyoloji bilgisine sahip olmayı gerektirmiyor, gerektirse ben okuyamazdım ^^ Evrim fikrini ortaya atan adamın yaşamı hakkında fikir edinmenizi sağlıyor. Ben artık detaylı ve detaylı evet ve yokmuş, daha detaylı ve -ve varmış- daha doyurucu kitaplar okumayı tercih ediyorum galiba. O yüzden pek tatmin olmadım. Ama Darwin'in kitaplarını okumaya başlamadan yaşamına şöyle bir göz atmak faydalı olur diye düşünüyorum.

Kitabı edinin demek isterdim ama zannediyorum bu da TÜBİTAK'ın yayınlamayı ve yayın haklarını devretmeyi reddettiği kitaplardan. Bir yerlerde bulursanız okuyabilirsiniz ama. Okuyun.

Pazartesi, Nisan 08, 2013

EKOLOJİ cep rehberi ~ Ernest Callenbach

Çeviren: Egemen Özkan
Özgün Adı: Ecology: A Pocket Guide, revised and expanded
Kapak Tasarımı: Erasmo Cuifo
Kapak İllüstrasyonu: İrem Çağıl
Yayın Yılı: 2.Baskı / İstanbul, Nisan 2011
Yayınevi: Sinek Sekiz
Sayfa Sayısı: 167

ARKA KAPAK:

"Ekoloji, dünyadaki yaşam biçimlerinin birbirleriyle olan olağanüstü karmaşıklıktaki ilişkilerini inceleyen bir bilimdir. Bu küçük kitap ise ekolojinin temel kavramları hakkında yoğunlaştırılmış bir giriş niteliğindedir."

Ekoloji Cep Rehberi'ni, şöyle bir göz atabileceğiniz, bir kenara veya cebinize koyup daha sonra tekrar başlayabileceğiniz şekilde düzenledik. Baştan sona doğru okumanıza gerek yok; bölümlerin arasında istediğiniz sırayla gezinebilirsiniz.

Ernest Collenbach, kitabının ekolojik dünyaya benzer bir şekilde fakat bakteriler ya da mantarlar yerine sözcüklerle oluşturulmuş bir ağ olduğunu söylüyor ve şöyle diyor:

"Her şey birbiriyle bağlantılıdır
Her şey bir yere gider
Hiçbir şey sonsuz değildir
Son sözü doğa söyler"

Vücudumuz elmayı sindirdikten ve kullanabileceği besinleri aldıktan sonra oluşan dışkı, kanalizasyonlardaki veya bataklıklardaki MİKROPLARIN besini olur; böylece mikroplar ve artıkları da bitki gelişim döngüsüne yeniden girerler. Nefes aldığımızda, fotosentez yapan bitkilerin ve mikropların ürettiği oksijeni içimize çekmiş, nefes verdiğimizde ise, bu bitki ve mikroplar için yaşamsal değeri olan karbondioksidi dışarı vermiş oluruz. Canlı olduğumuz sürece çevreden gelen kaynakları kullanırız. Çöplerimizi "arıttığımızı" düşünebiliriz, ama bu çöpler tekrar tekrar dolaşıma girmektedir. Unutmamalıyız ki çevremiz ve biz aslında biriz. (sf.30 / 31)

Yaşam birçok canlının birlikte dokuduğu bir ağdır ve bütün olarak korunmalıdır. (sf.125)

Cumartesi, Mart 30, 2013

Mirasyedi ~ Grace Burrowes

Çeviren: Arzu Petek
Özgün Adı: The Heir
Kapak Tasarımı: İlknur Muştu
Yayın Yılı: 1.Baskı / İstanbul 2011
Yayınevi: Koridor
Sayfa Sayısı: 360

Mirasyedi'yi, geçenlerde Burcu ile Cepa'ya gittiğimizde Carrefour'dan aldım. Biz tırt kitap bakmaya gitmiştik D&R'da indirim var diye ama indirim falan göremedik. Bir de Carrefour'da deneyelim şansımızı dedik ve orada buldum bu kitabı. Toplam üç tırt kitap aldım ve tanesi beş liraya geldi. Araya serpiştiririm veya ben bu tür kitapların hastasıyım diyorsanız bir bakabilirsiniz. Bir de Atatürk Kültür Merkezi'nde kitap fuarı vardı. Yarın son günü gerçi bildiğim kadarıyla ama orada da çok uygun fiyata tırt kitap bulabilirsiniz. Fuar pek güzel değil bence, bana hitap etmedi. Bir Sel Yayıncılık iyiydi hoştu sanırım. NTV'de bile azıcık kitap vardı. Yine de çizgi roman aldım bir tane. Neyse konumuz bu değil.

orijinali
Öncelikle kitabın kapağı hakkında konuşacak olursak, orijinali şöyleymiş. Kendi adıma ben bizim versiyonu daha bir sevdim kırmızıdan hoşlaşmamama rağmen. Gerçi hemen hemen aynı ama Kont'un giyinik olması tercihim zira onu kıllı hayal etmemiştim okurken. Anna adamın o kadar orasını burasını yalarken kılları da işin içine karıştırmak istemedim herhalde. Evet iğrençleştim, farkındayım ama, elden ne gelir ki kitabın anlatımı da böyleydi.

Kabaca konusundan bahsetmek gerekirse, Yeşilçam filmlerimize konu olan gerek dadı- patron yakınlaşması, gerek sekrete-patron yakınlaşması gelebilir aklımıza. Bu da o ayarda bir öykü işte. Bir kont var, varlıklı ve kaslı. Ve pipisi büyük. (Bu özellikle vurgulandı kitapta, bahsetmesem olmazdı) Bir de kahya var, kahya beklenmedik bir şekilde kadın, bana hep erkek olurlar gibi gelirdi. Ama aslında o da burjuva takımından da biz bunları hep kitabın sonunda öğreniyoruz. Neyse... Sonra bunlar birbirine aşık oluyor da falan filan.

Bir kere, hayatımda okuduğum en fiki fikili kitaplardan biriydi. Yazar hayatının hangi evresinde yazmış bilmiyorum ama sanıyorum kafayı cinsellikle bozmuş biraz o esnada. Gerçi böyle kitapları da o okutur değil mi? Ama yok yahu, insan bir aşk öyküsü ister. Öyle olmasa kitaba para vermek yerine şu seks maceraları paylaşılan sitelere de girebilir. Bence bir karışıklık olmuş.

Beni bilirsiniz, kitapta sevişen, öpüşen olmasın kafasında değilimdir. Ama dediğim gibi, anlatmak var anlatmak var. Yazar o kadar itici anlatmış ki, hele "Kont'un boyu 1.80'di, vücudu kaslıydı" gibi bir anlatım görünce... Bir kere o 1.80 ne orada? Uzun boyluydu desen de daha şık dursa ya. Sonra olay örgüsü zayıftı. Belki Kont ile Anna'nın yakınlaşması bizi, ortada hiçbir şey yokken oral seks yapmaları nedeniyle itici ve anlamsız geldi.

Yok, alaycılığımı aşıp terbiyemi koruyamıyorum. Cidden hayatımda gördüğüm en itici, en sevimsiz anlatımdı. Bir de Vikitap'taki yorumları okudum ben. Kimisi çok gerçekçi yorumlarda bulunmuş, onları alkışlıyorum. Kimisi kitapları göklere çıkarmış, onlar bok yemesin. Tamam hiç saygılı olmadı bu. Onlara katılmıyorum diye çevireyim.

Bir diğer sorun da kitapta düşük cümlelerin olması, hatta anlatım bozukluklarının olmasıydı. Koridor'u hep iyi bilirdim, bu duruma çok şaşırdım.

Kitapta her şey oldu bittiye geldi. Ne ikisinin aşık olduğunu gördük ne adam gibi naz yaptılar, ne serim, ne düğüm ne de çözüm iyi kurulmuş ve aktarılmıştı. Vikitapta ayıp olmasın diye 4 yıldız vermiştim ama şimdi düşününce en fazla 2'dir hakkı.

Cuma, Ocak 25, 2013

BÜYÜK BALIK ~ Daniel Wallace

Efsanevi Ölçülerde Bir Roman

Çeviren: Begüm Kovulmaz
Özgün Adı: Big Fish
Kapak Resmi: Emre Özbay
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Yayın Yılı: 2. Baskı / İstanbul, Ocak 2011
Yayın Evi: YKY
Sayfa Sayısı:149

 ARKA KAPAK:

Edward Bloom çocukken herkesten hızlı koşar, okulu asla asmazdı. Büyüdüğünde birçok insanın hayatını kurtardı, devleri ehlileştirdi. Hayvanların dilinden anlardı, onlar da onu çok severdi. İnsanlarsa ona bayılırdı. Kadınlar ona tutulur, o da karşılık vermeden duramazdı. Üstelik anlatacak o kadar çok öyküsü vardı ki.

Şimdi hasta yatağında ölümü bekleyen Edward Bloom, yanı başındaki oğlu William'la hayatın anlamı üzerine konuşmak ya da ona nasihat etmek yerine bildiği fıkraları anlatıyor, hikâyeleriyle hayatına dair ipuçları veriyor. Büyük Balık, Edward Bloom'un, onu oğlunun gözünde dünyanın en sıradışı adamı haline getiren inanması güç olaylarla örülü yaşamöyküsü. Büyüleyici, tuhaf ve eğlenceli, efsanevi ölçülerde bir roman.
  • Ölümle pençeleşenlerin ülkesinde cümleler tamamlanmıyor, nasıl sonlanacaklarını önceden biliyorsunuz. (sf.25)
  • Bir adamın anlattığı hikâyelerin hatırlanması o adamı ölümsüz kılar, bunu biliyor muydun bakalım? (sf.29)
  • İnsanı yaşatan hayalleridir William, baban şimdiden bir imparatorluğun hayallerini kuruyordu. (sf.52)
  • "Böyle konulara tepetaklak dalmak beni huzursuz ediyor," diyor örtülerin altında sıkıntıyla kımıldanarak. "Aslını kim bilebilir? Kanıt yok ki. Ben de bir gün hayır diyorum, ertesi gün evet. Bazen de kararsız kalıyorum. Tanrı var mı? Bazı günler gerçekten inanıyorum, var diyorum, bazı günler o kadar emin değilim. Koşullar kusursuz olmaktan uzakken güzel bir fıkra anlatmak daha uygun geliyor bana. En azından gülebiliyorsun." (sf.69/ 70)
  • "Hikâyeye inanman gerekmiyor" diyor bitkin bir tavırla. "Hikâyenin anlattığı şeye inanman gerekiyor. Bir tür metafor gibi." (sf.99)
  • Fırsatlar kimi zaman kılık değiştirerek çıkar karşımıza. (sf.121)
  • Benim gibi bir adam için bir şeyin sadece bir parçasına sahip olmak çok güç. Eğer parçası o kadar iyiyse bütünü çok daha iyi olmalı çünkü. (sf.126)
  • Babam gülümseyerek ne kadar zekice, gerçek hayata ne kadar benziyor, diye düşünüyor; son anda, en az ihtiyaç duyulan saniyede bir patika çıkıyor insanın karşısına. (sf.127)

Perşembe, Aralık 13, 2012

BİLİMSEL GAFLAR ~ Billy Aronson

Doğruya Giden Eğri Yolda Serüvenler

Yazan: Billy Aronson
Çeviren: Nermin Arık
Özgün Adı: Scientific Goofs-
Adventuras Along the Crooked
Trail to Truth
Yayın Yılı: 21. Basım / Kasım 2010
Yayın Evi: TÜBİTAK
Sayfa Sayısı: 93


ARKA KAPAK:


Gömleklerin fare doğurduğu,
elektriğin kurbağalardan elde edildiği
bir dünya düşünün.
Ya da Marslıların gezegenlerini 

su kanallarıyla donattığını...
Belki size saçma ve inanılmaz 
geliyor.
"Olamaz!" diyorsunuz.
Ama bunlara inanıldığı dönemler de 
olmuştu; üstelik oldukça parlak,
çalışkan bilimciler tarafından.

Gaflar ve hatalar insanlara özgüdür;
bilimciler de bundan payını
alacaklardı elbet.
Ancak bu kitapta yer verilen
bilimsel gaflar özel bir türden.
Bunlar odanızı aydınlatmanızı,
pasta kreması yapmanızı,
dünyanın bir ucundan diğerine uçmanızı
olanaklı kılan atılımlara
başlangıç oluşturdular.
 Ve evren içindeki yerinizi
anlamanıza...
  • İnsanın, Dünya'nın her şeyin merkezi olduğunu düşünmesinin bir başka nedeni de kendini beğenmişliğidir. Yaşadığımız yerin yaşanılabilecek en önemli yer, bütün hareket ve heyecanın da merkezi olduğuna kendimizi inandırmak kolaydır. (sf.7)
  • İnsanlar, bir bilim laboratuvarından çok sirke yaraşır buldukları bu cesur insanlarla alay etmeye bayılıyordu. (sf.54)

Çarşamba, Kasım 28, 2012

İT KOPUK TAKIMI ~ Jennifer Egan

Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş
Özgün Adı: A Visit from the Goon Squad
Kapak Baskı: Zirve Ofset
Yayın Yılı: 1.Baskı / Ağustos 2012
Yayın Evi: Pegasus Yayınları

ARKA KAPAK:


Afrika'dan Napoli'ye, New York'tan San Francisco'ya müzik yapımcılarından soykırımcı generallere, Jennifer Egan karakterlerinin hayatlarını hiç sakınmadan ve şevkle anlatıyor. 1970'lerden 2020'lere uzanan bu romanda, yaşlanan müzik yapımcısı Bennie Salazar ve asistanı Sasha'nın çocukluklarını, kariyerlerini ve aşklarını takip ediyoruz.

İt Kopuk Takımı, Bennie ve Sasha'nın inişli çıkışlı hayatlarının başkalarıyla kesiştiği anları yakalıyor. Jennifer Egan zarif üslubu ve yürek burkan sadelikteki anlatımıyla çılgın gençliklerinde yenilenlerin -delirenler, hapse düşenler ve intihar edenler- hikâyelerini yazıyor.

"Başladığı yerde biten bir kitap ama bir bakıyorsunuz, her şey değişmiş. Kitabı okuyan siz bile." 
The New Republic

"İt Kopuk Takımı'nı doya doya ciğerlerinize doldurun. Bırakın göğüs kafesinize yerleşsin ve orada şöyle bir demlensin. Bu muhteşem, yaratıcı romanın okurlar tarafından baş tacı edileceğine inanıyorum. Abartılı övgüler çağında yaşadığımızın ben de bilincindeyim ama İt Kopuk Takımı insanın nefesini kesiyor. Dünyaya yeni gözlerle bakmanızı sağlıyor. Marcel Proust İt Kopuk Takımı'nı okusaydı, eminim o bile hayran kalırdı." 
Cleveland Plain Dealer

"Bir başyapıt... Okuyucuya iddialı romanların, Kindle ve Facebook çağında bile, hızla değişen dünyayı anlamanın en iyi yollarından biri olduğunu hatırlatıyor... Facebook'taki tüm arkadaşlarınıza önermek isteyeceğiniz bir roman."
Assoclated Press
  • Birini düşünmekle, o kişiyi düşünmemeyi düşünmek arasındaki sınır çok incedir. (sf.115)
  • Birbirlerine sarılmışlardı, yabani ve seksi bir havaları vardı, bütün genç çiftler, bir süreliğine de olsa öyle görünür, sonra sadece yabanileşirlerdi. (sf.130)
  • Herkes kafayı bulmuş gibi konuşuyor çünkü bir yandan seninle konuşurken başkalarına e-posta atıyorlar. (sf.149)
  • Zaman adi bir serseridir. (sf.153)
  • İntiharın bir silah olduğunu hepimiz biliyoruz. Onu sanat yapmaya ne dersin? (sf.156)
  • "Sen de yalan söylemeyi denemedin mi?"
    "Denedim. Hem de uzun süre. Ama yalan söylediğimi aklımdan çıkaramıyordum ve doğruyu söylediğimde cezalandırıldım. Noel Baba'nın var olmadığını öğrenmek gibiydi -geri dönmeyi ve yeniden inanabilmeyi istersin ama artık çok geçtir." (sf.186)
  • (dünyanın hangi ülkesi olursa olsun öğrencilerin birbirlerine benzemeleri ne garip) (sf.256)
  • "Sorun şu ki", diye devam etti Bennie , "artık işin sesle bir ilgisi yok. Müzikle bir ilgisi yok. Kitlelere ulaşmakla ilgili. Hepimizin kabul etmesi gereken acı gerçek bu." (sf.349)

Çarşamba, Eylül 26, 2012

TUTULMA ~ Stephenie Meyer

Çeviri: Eren Abaka
Özgün Adı: Eclipse
Kapak Tasarımı: Berna Özbek Keleş
Yayınevi: Epsilon
Yayın Yılı: 8.Baskı / Mart 2009
Sayfa Sayısı: 541



ARKA KAPAK:


Seattle bir dizi gizemli cinayetle çalkalanırken ve hain bir vampir intikam peşinde koşarken, Bella yine kendisini tehlikenin tam ortasında bulur. Bütün bunların arasında, bir de Edward'a duyduğu aşk ve Jacob'a olan arkadaşlığı arasında seçim yapmak zorunda kalır. Vereceği kararın, vampirler ve kurt adamlar arasındaki yıllardır süregelen mücadeleyi körükleyeceğinin de farkındadır. Mezuniyet günü hızla yaklaşırken Bella'nın vermesi gereken bir karar daha vardrı: hayat ya da ölüm. Ama artık onun için bu iki kavram birbirine karışmıştır.

Alacakaranlık ve Yeniay'ın büyüsüne kapılan okurlar, Stephenie Meyer'in bir vampir aşk efsanesi olan serisinin heyecanla beklenen üçüncü kitabı Tutulma'yı, hevesle bir çırpıda okuyup bitirecekler.
  • Teoride endişelenmemek pratikten daha basitti. (sf.86)
  • Diğer yarını bulduğunda seni bağlayacak hiçbir kural yoktur. (sf.113)
  • Ne istediğimi biliyordum ama ona birden ulaşmak beni korkutmuştu. (sf.236)
  • Savaşma arzusu Y kromozomunu tanımlayan bir özellik olsa gerek. (sf.401)
  • Akıllı bir kişi verdiği kararları her yönüyle düşünür. (sf.411)