Şahsi Fikrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şahsi Fikrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 07, 2014

Galapagos Üzerine

O zamanlar, biz insanların aşırı mükellef sinir sistemimizden başka, hemen her yerde görmekte ya da işitmekte olduğumuz şeytanlıklara kaynak gösterilebilecek ne vardı?

Bu soruya benim yanıtım: Başka kaynak yoktu. O müthiş koca beyinleri saymazsak, burası çok masum bir gezegendi.

Ben Galapagos üzerine yazmayı bir süredir düşünüyorum ama nedense, bir sebepten bir türlü yazamadım. Aslında buna Mert'i bahane edeyim dedim, zira kitabı ona verdim. O da okusun, konuştuklarımızı özetleyeyim diye düşündüm ama sonra kendime dedim ki, amaan boşver, onu da yazarsın.

Kurt Vonnegut ile 2010 senesinde tanıştım muhtemelen, veya 2011'in ilk yarısında. Annemle kitapçıya gitmiştik ve ben bir türlü kitap seçemiyordum. Böylece raflardan birini gözüme kestirdim, önünde durdum, gözlerimi kapattım ve bir kitap seçtim. İşte o kitap Mavi Sakal'dı. Mavi Sakal'dan çok etkilendim. O zaman kendime dedim ki "Muhakkak okumalısın bu adamın diğer kitaplarını da." Fakat bir türlü elim gitmedi herhangi bir kitabına, geçen yaza dek satın almadım. Geçtiğimiz yaz "Artık yiteer!" diyerek Galapagos'u aldım Dost'tan. Sevdiğim yazarların kaderi, okunacakları günü beklemek, ilginç bir şekilde. Galapagos da tüm yaz bekledi durdu, en sonunda Ankara'ya geri geldi ve nihayet okundu. 

Galapagos'u çok sevdim ve okurken mütemadiyen Broken Crown dinledim. Kitabı nasıl tanımlamak doğru olur? Bilim-kurgu mu demeliyim? Eleştiri mi? Distopya diye mi tanımlamak gerek yoksa ütopya diye mi? Kitabı sınıflamak ve tanımlamak konusunda başarılı olamadığım açık, bildiğim çok güzel bir roman olduğu.

Kurt Vonnegut, Galapagos'u 1985'de yazmış. (Mavi Sakal'ı ise 1987'de) (Hayıflanmadan edemiyorum, keşke bir kronolojik sıra izleseydim diye.) Anlattığı şeyse, bu gezegendeki, bu zavallı mavi gezegendeki pek çok felakete ve yıkıma, insanoğlunun sahip olduğu o gereğinden büyük beyinlerin neden olduğu.

Vonnegut II.Dünya Savaşı'na katılmış, adamın en büyük pişmanlığı da bir savaşta yer almış olmak sanırım. Mavi Sakal'da da, Galapagos'da da savaş söz konusu olduğundaki hoşnutsuzluğunu görebiliyoruz. Benim fark ettiğim kadarı ile, iki kitapta da savaşa katılmış ve savaşa katılmış olmaktan pişmanlık duyan, savaş sebebiyle (ruhen) sakatlanmış karakterler var.

Galapagos'da ise bir üçüncü dünya savaşının bahsi var. Öyküyü bir hayalet anlatıyor, Leon Trout'un ruhu. Karakterler çok ilginç. Emekli bir biyoloji öğretmeni, bir dolandırıcı, iki Japon, bir işadamı, kör bir kız ve onun köpeği ve yanılmıyorsam altı tane de yerli kızcağız var. Bu insanlar (yerliler dışında tabii) şu pek tartışılan Türlerin Kökeni'ni yazan Darwin'i de konuk eden Galapagos adalarına gitmek için yola çıkıyorlar. Ancak o dönemde dünya karmakarışık. Ülkeler savaş halindeler, kimilerinin ekonomisi çöküyor. Anlayacağınız dünya fokurduyor. Bu yolculuk gerçekleşemeden bir savaş patlak veriyor. Her yer yağmalanıyor, her yer her yerde. Bahsettiğimiz karakterler ellerindeki tek şeyle, gemiyle yolculuğa çıkıyorlar, biraz da zorunlu olarak.

Onlar denizde çalkalanırken biz de hayaletimizden öğreniyoruz ki insanlar dünyayı ve kendilerini yok etmenin eşiğindeler. Aslında öğreniyoruz ki, insanların nesli tükenmenin eşiğinde, kalanlar sadece bu geminin yolcuları. Tabii bu insanların kimileri erkenden ölüveriyor, kimileri hikâyenin sonuna dek bizimle kalıyor. Bu insanlar yeni bir türün mimarları oluyorlar, insanlığın ikinci Adem ve Havva'ları.

Evrimde bir geriye dönüş söz konusu kitapta. Sanırım biraz da grçekdışı bir şekilde. Gerçi Kurt Vonnegut biyokimyacı ve antropologmuş, o benden iyisini biliyordur herhalde. Bu evrim kısmını çok kurcalamıyorum. İnsanlar suda yaşamaya başlıyorlar, eller indirgeniyor, bir nevi yüzgeçlere dönüşüyor, beyin hacmi küçülüyor. Daha basit ve daha... basit bir hayat, başka bir tanım bulamadım.

Her bir karakterin hikâyesi var ama bunlara ayrı ayrı pek fazla değinilmiyor çünkü bizi asıl ilgilendiren birlikte oldukları kısım. Bizi asıl ilgilendiren onların birliktelikleri çünkü, gemi yolculukları ve sonrası.

Mert'in Leon'u seveceğine inanıyorum, onun da babasıyla sorunları var. Bu yüzden zaten, o mavi ışığa gitmemekte diretip, insanları inceleyip duruyor, milyonlarca yıl boyunca. O büyük beyinler küçülene dek ve insan da bir balık gibi, veya çekirge gibi, doğa içerisinde beklenenin üstünde bir rol üstlenmeden var olmaya başlayana dek. Leon'u ben de sevdim, belki de hayalet olması sebebiyle.

Kurt Vonnegut'un dili alaycı. Çok alaycı bu nedenle de çok eğlenceli. Anlatılanlar kasvetli şeyler olsa da, içim sıkılsa da zaman zaman, yine de eğlenceli. Vonnegut için hümanist ve satirist diyorlar. Satirist de nedir diye internete bakınırken, ekşi sözlükte şöyle bir entry gördüm "kendisi de bir satirist olan james thurber tarafından ''espritüeller başkalarıyla dalga geçerler, mizahçılar kendileriyle dalga geçerler ve satiristler dünyayla dalga geçerler.'' şeklinde tanımlanmıştır."

Eğer kara mizah bu değilse nedir bilmiyorum ve ben bunu cidden çok eğlenceli buldum. Nicedir elimden düşüremeden kitap okumanın keyfini tadamıyordum. Kitabı elime aldıktan bitirene kadar geçen süre beş gün ama aslında ben kitabı iki günde bitirdim, doğrusu bu. 

Yazarın tüm kitaplarını okumayı düşünüyorum. Ama dediğim gibi, bunu yaparken kronolojik bir sıra izlemeyi umuyorum. 

10/10

Pazar, Ocak 05, 2014

Akıl ve Tutku Üzerine

Akıl ve Tutku'yu tee ne zaman okudum, filmini de tee ne zaman izledim ama bir türlü yazamadım. Bu yaşıma dek klasiklere hep temkinli yaklaştım. Sonunda Pride and Prejudice'ı izledim ve böylece Jane Austen okumaya karar verdim. Sonra bunu biraz daha genelleyeyim, İngiliz klasiklerini okuyayım dedim. Ama evde okunmayı bekleyen, istiflenmiş bir sürü kitabım olduğu için, klasiklere istediğim kadar gömülemiyorum. Kitap ihtiyacım olmadığı için klasikleri alamıyorum. Ben de elimdekileri eritip, İngiliz klasiklerine iyice gömüleyim diyorum.

Yine de araya sıkıştırabildiğim birkaç kitap var. Onlardan biri de Akıl ve Tutku oldu. Aslında Aşk ve Gurur'u almıştım fakat daha sonra Mert bana bir ortaklık sebebiyle Akıl ve Tutku'yu alınca, önce Akıl ve Tutku'yu okumaya karar verdim zira yazar ilk önce onu yazmış. Bir daha bir yazarı okumaya başlarsam kronolojik sıra izlemeye çalışacağım, daha sistemli bir okuma şekli denemem gerektiğini düşünüyorum. Her neyse.

Dediğim gibi Jane Austen'in okuduğum ilk kitabıydı bu. Yazarın üslubunu çok sevdim. Sanki zeki ve geveze bir kız, bıcır bıcır benimle konuşuyormuş gibi hissettim her nedense. Belki de yazarı Aşk ve Gurur'daki Elizabeth ile özdeşleştirdim, nedeni bu belki. Ama yazarın bütün kitaplarını okumaya karar verdim.

Kitabı aynı zamanda Pinuccia'nın Kış Okuma Şenliği'ne dahil etme kararı aldım. Ben de filmi de olan kitaplar kategorisine dahil ettim. Zaten anladığım kadarı ile yazarım tüm kitapları filme uyarlanmış. Böylece bir de filmi izledim.

Sense and Sensibility filmin özgün adı, kitabın da öyle. 1995 yapımı. Sanırım daha eski yapım bir Sense and Sensibility de var ama işte, ben bunu izledim.

Oyuncular arasında Titanic filminde ilk kez gördüğüm ve ondan sonra da nerede görsem "Aaa bu o kadın ya!" diye hatırlayıverdiğim Kate Winslet var. İsmini de bu vesileyle öğrenmiş oldum. Alan Rickman var. Bir de kitapta bir görünüp bir kaybolan fakat benim en en en sevdiğim karakteri canlandıran Hugh Lauri var. Hugh Lauri, Mr.Palmer'ı canlandırıyor. Yani esas kızların komşularının kızının huysuz kocasını. Filmi izlerken bunu bilmiyordum, bu rolde o adamı görmek benim için hoş bir sürpriz oldu.

Kitabı düşündüğüm zaman, filmi çok başarılı buldum, belki benim okurken hayal ettiklerimle oldukça iyi örtüştüğünden. Sadece ben Elinor'u kahverengi saçlı hayal etmiştim.

Fark edildiyse kitabın veya filmin içeriğinden çok kendi görüşlerime yer veriyorum çünkü zaten herkes okumuştur gibi bir yargım var. Muhtemelen herkes okumadı ama bana herkes okumuş olmalıymış gibi geliyor. Her neyse, yine de size biraz anlatayım.

Bir aile var, babaları ölürken mirasını oğluna bırakıyor ancak ondan üvey annesine ve üvey kardeşlerine gerekli desteği sağlaması için bir söz istiyor. Oğlan çok az bir para veriyor bunların eline ve babasından kalan eve yerleşme kararı alıyor, karısını da yanına alarak. Böylece bizimkiler ev arayışına başlıyorlar. Uzak bir kuzen vasıtası ile kırsalda minik bir ev buluyorlar ve oraya yerleşiyorlar. Bundan sonrasında ise ailenin iki büyük kızının, yani Elinor ve Marianne'in gönül maceralarına tanıklık ediyoruz biraz.

Elinor biraz daha kontrollü, biraz daha aklı başında bir kız. Marianne ise, anneleri gibi, biraz daha aklı havada. Yo, aslında aptal diye tabir edebileceğimiz kişiler değiller. Sadece mantığın sesine kulaklarını kapatıyorlar biraz. Hisleriyle hareket etmeye daha meyilli Marianne. Onları kontrol edemiyor, kalbine pek söz geçiremiyor. Zaman zaman Elinor'u duygusuz olmakla suçlayıp, ona haksızlık ettiği de oluyor hani.

Bu iki kız kardeş de, kendilerini sevdiğini düşündükleri erkek tarafından bir parça ihanete uğruyorlar. Bu ihanet karşısında verdikleri tepki tabii ki çok farklı. Elinor sessiz, sakin karşılıyor bunu. İçten içe üzülse de, kalbi zaten kırılmış olan, acı çeken kardeşine durumu belli etmiyor. Marianne ise yataklara düşüyor, perişan oluyor, ölümlerden dönüyor.

En sonunda iki kardeş de hayatlarını geçirecekleri adamı buluyorlar ve evleniyorlar, böyle son buluyor hikâyeleri.

Dediğim gibi ben filmi çok başarılı buldum. Şuraya Hugh Lauri'yi iliştirmezsem gözüme uyku girmez, onu da şöylece bırakıyorum.

Bu arada, filmin müzikleri de ( bu noktada ne demem doğru bilmiyorum, film müziği mi, soundtrack mi ya da başka bir şey mi) çok güzeldi, bir dinlemek isterseniz diye onları da şöyle iliştiriyorum.

Cumartesi, Aralık 28, 2013

Damızlık Kızın Öyküsü Üzerine

Sanırım şu günler, distopya okumak için en uygunsuz, belki de en uygun günler. Damızlık Kızın Öyküsü, bizi bir nebze de olsa ilgilendirebilecek bir karşı ütopya.

Böyle bir kitabın varlığını bir kitap takası sayesinde öğrendim, sonra takası gerçekleştiremedik, ben kitabın satışının olmadığını öğrendim. Ne yaparım, nereden bulurum diye dövünürken kitap takası gerçekleşti. Biraz da ulaşamadığımdan herhalde, kitabı okumak konusunda istekliydim, bir şekilde beklentim de oldukça yüksekti. Yine de elime geçer geçmez okumadım, biraz beklettim kitabı.

Vizelere denk gelmesi miydi nedeni bilmiyorum ama kitap elimde 20 gün boyunca süründü. Şunu söylemem gerekir ki ne bilimkurgu türünde fazla bir okumuşluğum vardır ne de distopya çılgınlığım. Şunun şurasında okuduğum distopya sayısı bir elin parmaklarını geçmez, işte biliyorsunuz. Hayvan Çiftliği, 1984, Biz ve (sayılıyorsa) Açlık Oyunları serisi. Ancak bu kitabı, okuduğum diğer distopyalarla karşılaştırdığım zaman, onlarda bulduğum fakat bu kitapta bulamadığım bazı eksiklikler gördüm. Ne olduğunu tam olarak dillendiremesem de, elimde bu kadar sürünmesinde o eksikliklerin de rolü olduğuna inanıyorum.

Başta sorun belki de kahraman anlatıcı bakış açısıdır diye düşünsem de 1984'ün aklıma gelmesiyle bir durdum. Şu hayatta en keyifle okuduğum distopya oydu sanırım bu nedenle karşılaştırırken de onu baz alıyorum herhalde. Kitap bir nedenden çok durağandı. Aslında ben bunu anlatıcının, yani öyküyü bize anlatan damızlık kızın yaşam alanının çok dar oluşuna yordum.

Kitapta bahsi geçen dünya, kimyasal atıklar nedeniyle kirlenmiş ve kendini onarmaya çalışan bir dünya. İnsanlar da bu atıklardan etkilenmiş, sağlıkları bozulmuş ve pek çoğu kısır. Bu nedenle doğurgan kadınlar hala önemli.

Kadının toplumda yeri yok. Bir gün uyanıyorsunuz, kadın olduğunuz için kredi kartlarınız iptal olmuş, banka hesabınıza ulaşamıyorsunuz. Size neyse ki hesabınızdaki parayı eşinizin veya en yakın akrabanızın hesabına aktarma hakkı veriliyor. Bir gün kalkıp işe gidiyorsunuz, öğreniyorsunuz ki işten çıkarılmışsınız. Nedeni yine kadın olmanız. Devlet eliyle yapılan bir şey bu, sizi evinize hapsetmek istiyorlar.

Sanırım hep böyle başlıyor, gerçek hayatta da böyle başlar. Bir sabah kalkarsınız bir adam size üç çocuk yapmanızı tavsiye eder. Bir bakarsınız, birileri sizin nasıl doğum yapacağınıza veya doğum yapıp yapmayacağınıza müdahale etmeye kalkışıyordur. Başka gün uyanırsınız, namus bekçiliğinize soyunulmuştur, kızlı erkekli kalınmasın deniyordur. Hani düşünürsünüz, bunlar konuşulsa da pratikte başarılı olmaz dersiniz ama, bir bakarsınız toplumun kimi bireyleri de bu zırvaları uygulamakta ve size dayatmakta heveslidir. Bir bakarsınız, bunların başını da hemcinsleriniz çekiyordur. Bu kitapta anlatılanlar da bunun ileriye geçmiş hali işte.

Devlet kadına doğuramıyorsan işe yaramıyorsun diyordur. Devlet kadına üç çocuk değil de doğurabildiğin kadar çok çocuk doğur diyordur. Devlet kadının nasıl giyinmesi gerektiğini tasarlamıştır. Damızlık kızlar, teyzeler, hanımlar nasıl giyiniyor bellidir. Böyle giyinmeleri zorunludur. Kadınların kurtarıldığı anlatılır televizyonlarda, radyolarda. Eskiden nasıl kendilerini savurduklarından dem vurulur, nasıl giyindiklerinden, ahlaksız oluşlarından.

Komutan sorar, "Peki biz neyi gözden kaçırdık? İhmal ettiğimiz nedir?" En büyük vasfı belirli gecelerde Komutan ile çiftleşmek olan kadın cevap verir "Sevgiyi." Komutan "Ne tür bir sevgi?" diye sorar, kadın "Aşkı" diye cevap verir.

Size bir şey söyleyeyim, dünya belirli ahlak kuralları üzerine kurulmadı, onlarla beraber işlemiyor. Onların sağlamlığı ölçüsünde sağlam değil. George Carlin'in de dediği gibi, bütün bunları biz uydurduk. Bu kuralları biz koyduk. Hırsızlık kötüdür dedik ve bu fikri benimsedik çünkü malımızı korumak istiyorduk. Kimse kimseyi öldürmemelidir dedik ve bu hususta kanunlar oluşturduk çünkü ölmek istemiyorduk. Devleti var ettik çünkü yaşamımızın ve malımızın güvende olmasını istiyorduk. Bütün bunları düzenleyecek ve denetleyecek kurumlara ihtiyacımız vardı. Ahlak kurallarını biz uydurduk, ahlakı biz tanımladık. Temel aldığımız çıkarlarımızdı muhtemelen, bu açık. Sonra da çeşitli haklarımızı savunmak için uydurduğumuz şeylerin bize karşı çevrildiğini gördük. En temel özgürlüklerimizi hedef aldığını. Saptırıldığını, insanın bunların özünü unuttuğunu gördük. Kendi özünü de unuttuğunu görüyoruz.

Bir kadının meme ucundan utanmaması gerekir arkadaşlar, bir kadın bedeninden utanmamalıdır. Herhalde bir kadının bedeninden utanması, varlığından utanmasını da beraberinde getirir. Bir insanın varlığından utanışı neyle telafi edilir düşünebilir misiniz? Yok oluşuyla tabii.

Belki de her şey bu şekilde başlıyor, belki de her şey böyle bir şeye dönüşecek.

6/10

Salı, Aralık 24, 2013

Yedi Gün Yedi Gece ~ Evangeline Collins

Bu kitabı konusuna pek fazla dikkat etmeden aldım. Okuoku'dan kitap alıyorduk Burcu'yla, bunu da kargo ödeyen kitaplardan biri diye atıverdim sepete. Arada fiki fikili kitaplar okuyorum, biliyorsunuz. Sanırım bu tür kitaplar kafa dağıtmak açısından polisiye kitaplardan falan daha tercih edilebilir geliyor bana. Hiç enerji harcamadan, bir solukta okuyup kenara koyabiliyorsunuz. Böyle emek harcanmadan okunan kitaplara pek fazla kıymet vermem ama ara sıra, okumaktan bile bezdiğim zamanlarda hemen okunup bitmesi biraz motive ediyor beni sanırım. Kitaba da bu sebeple başladım zaten, dün başladım bu gün de bitti.

Sitoloji ve sisbot vizesinin aynı güne denk gelmesi çok gerdi beni. Önceden çalışmamış olmam daha çok gerdi, sonra bu gerginlik yüzünden hiç çalışamadım. Bir yandan Damızlık Kızın Öyküsü bayağı iç karartıcı, öbür yandan Yüzüklerin Efendisi'ni okumaya fırsat bulamıyorum, kendimi iyice hiçbir şey yapmaz hissettim. Çok boşum sanırım *.* Ben de bu sıkıntıyı hafifletir belki, hemen de biter diye düşünerek elimi attım bu kitaba.

Kitap Olimpos Yayınları'ndan çıkmış. Çeviren Mehtap Gün Ayral. Kapak tasarımını Mehmet Akif Atasoy yapmış. 404 sayfa.

Kitabın, yani yazıların puntosu büyük, konu da klasik anlatım da basit olunca tahmin ettiğim gibi de oldu. Dün bir baktım yarısına gelmişim.

Kolayca yarısına geldiğim, kolay bir okuma olduğu doğru fakat bir sorun bakalım keyifli bir okuma mıydı? Ay bu aralar deli gibi aşklı romantikli şeylere sarmış olmama rağmen, Güneşi Beklerken'i izlerken bile iç çekmiş olmama rağmen, normalde dalga geçtiğim her şeyi anlam veremediğim bir duygusallıkla kabul ediyor oluşuma ve iki gündür Zeynep, Kerem diye diye ortalarda dolaşıyor olmama rağmen bu kitap ruhumu kıydı. Yani hiç keyifli bir okuma olmadı. Okumanızı hiç tavsiye etmediğim için spoiler vermekten çekinmeyeceğim ama yine de takas listeme koyacağım.

Kitabın konusundan bahsetmek istiyorum ama nereden başlasam hiç bilemedim. Sanırım bu türe tarihi aşk romanı diyorlar, ben bunların hepsine fiki fikili kitap diyorum, biliyorsunuz.

Ana karakter Rose. Tabii ki bütün Rose'lar gibi arkadaşlar, hiçbir yaratıcılık görülmediği üzre, siyah saçlı, beyaz tenli, dolgun pembiş dudaklı güzeller güzeli bir hatun. Esas kız bu. Esas oğlan da James. İşte soylu değilmiş ama zenginmiş de, babasının soylu olma takıntısı varmış da kızını dükle mükle evlendirmesi için ağabeyinin yolu açması gerekmiş de soylu birinin kızıyla zorla evlendirilmiş.

Onların evliliği, evliliklerinin detayları zaten iğrenç ve itici. Zorla
oricinali de bu bu arada.
evlendirilen kızın ilk erkeğinin James olmadığının üzerine basa basa belirtilmesi, yazar bekarete önem veriyor herhalde anlayamadım çok, bu konuyu çok önemsemiş, sonra kızın bu yüzden kötülenmesi, James'den nefret ettiği için kötülenmesi ve bir cadoloz konumuna düşürülmesi canımı sıktı! HAYIR EFENDİM, KABULLENEMEM! Beni de zorla bi' adamla evlendirseler ben de o adamdan nefret ederdim. Belki ben de gider başkalarıyla olurdum ve o adamın da kafasına elime ne geçirdiysem fırlatırdım. Hele adam salaksa.

Ki adam salak. Nefret ediyorum kendi hayatına sahip çıkamayan, fedakarlığa tapan ve kendini kurbanlık koyun gibi sunan tiplerden. Bi' köşede hepsi ölsün istiyorum, layıkları o. O da kendisini kadına kabul ettirmeye, sevdirmeye çalışıyor. Yanlışlığı görebiliyor musunuz yahu? Ne hayatı umrunda adamın, ne aşk nedir biliyor -ben çok biliyorum ya, neyse fjkhdsjkfds- ne de beyni var. Ne fark edermiş ki olum senin için? Kimi verseler eline sevmeye hazırmışsın. Ben olsam böyle bir adamın sevgisini de kabul etmezdim ve edemezdim. Onu da bir acındırmış bir acındırmış yazar. Ah, haksızlığa uğrayan ama yine de nezaketinden, asaletinden ödün vermeyen erkek. Karısı başkalarıyla yatıyor ama adam üç sene boyunca mastürbasyon yapıyor, ne kadar sadık, ne kadar ahlaklı, çok hoş. Bu mu olum ahlak?

Neyse sonunda James'in canına tak edip geneleve gidiyor. Orada Rose ile karşılaşıyor. Rose mesela tam mal. Babaları ölmüş de geride bir sürü borç bırakmış. O da kardeşinin gözünde ölen babalarının imajı zedelenmesin diye çocuğa babalarının kumarbaz olduğunu, kedilerini borç içinde bıraktığını belli etmemeye karar vermiş. Zaten oğlan yatılı okulda okuyor, bu kız da onun ihtiyaçlarını karşılamak için en makul, mantıklı yolu seçiyor ebet, fahişe olalım hadi! James ile genelevde tanışıyorlar. Ay adam 3 sene boyunca sevişmemiş, hâlâ geneleve gitmesinde bile bir duygusallık yaratma çabaları bir dram, bir sevgisizliği giderme arzusu. Genelevde çalışmaktan nefret eden kızın da nasıl o kadar canayakın, nasıl o kadar ilgili olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Bunlar ilk gece sevişmiyorlar. İkinci gece de. Her gün gidiyor James efendi. Sonunda kızı bir haftalığına kiralayıp bi eve götürüyor, ateş bacayı sarıyor falan. Adam buna karımla aramız kötü diyor, şimdi boşanamıyorum ama bu evde yaşayalım senle diyor, borçlarını ödeyeyim, genelevde çalışma diyor ama kızımız kabul etmiyor, kimselerin metresi olamazmış, te allam!

En sonunda da yazar adamı karısından boşandırıyor üç beş cümleyle, hadi bir paragraf diyelim. Rose kardeşine durumu izah ediyor, bunca zaman kendisine gönderdiği paraları fahişelik yaparak kazandığını itiraf ediyor. Bunu duyan çocuk bileydim izin vermezdim diyerek işleri eline alıyor. Sonra James "Evlen benimle" diye kızın kapısına dayanıyor, herkes çok mutlu, çok hoş.

Yahu bu işler madem bu kadar kolaydı o zaman neden bu kız dört sene boyunca fahişelik yaptı, bu adam da üç sene boyunca mastürbasyon yaptı?

Ay neyse hiç güzel bir kitap değildi. Yazarın ikinci kitabıymış sanırım. Bence daha da yazmasın, bunun amatörlüğü geçmez. Zaten insan bi Saramago olamayacaksa niye yazar hiç anlamıyorum. Ben bir Saramago olamayacağımı bildiğimden yazmıyorum mesela. Hiç sevmedim kitabı. Hızlıca okunuyor diye bitirdim. Sanırım 11 liraya almıştım, keşke kargo parası ödeseydim şimdi kalabalık ediyor elimin altında. -.-'

Hiç tavsiye etmiyorum.
2/10

Pazartesi, Kasım 25, 2013

Ben Sana Mecburum ~ Attilâ İlhan

Şiir okumak konusunda emekliyorum henüz, biliyorsunuz. Emeklemek ama yalpalayarak emeklemek, o bile yerleşmemiş. Emine Hoca şiir okumanın okurluğun en üst mertebesi olduğundan bahsetmişti, şiirden keyif alabilmenin, anlayabilmenin...Ben yeni yeni deniyorum. Daha önce pek hoşlanmazdım.

Attilâ İlhan...
Bu kitabı Burcu aldı bana, doğum günü hediyesi. Şiir kitaplarına bakıp bakıp yerine koyuşum, eski bir alışkanlıkla belki elimin sürekli romanlara gidişi itti onu buna biraz da. Güzel de oldu.

Bu yıl biraz Turgut Uyar denedim, biraz Edip Cansever. Bir parça Nazım Hikmet, Can Yücel, şimdi de Attilâ İlhan...

Kendimdeki acemiliği görüyor ve hissediyorum. Bu şiir okumalarına baktığımda hepsinin ortak özelliğinin şu olduğunu görüyorum, şiir okurken sayfaları bir roman okur gibi çeviriyorum. Bazen şiirleri anlamıyorum, bazen de anlamaya çalışmıyorum. Sanırım şu durumda şiir okumak benim için "müziği okumak" gibi. Güzel kelimelerin kafamdan geçmesine izin vermek, onlara kapılmak. Anlamadan, bu kadar...

Attilâ İlhan için de böyleydi bu. Zaten geçmişten dem vuran veya siyasi göndermeler yapan şiirlerini biraz yaşım nedeniyle biraz da herhalde bu konularda hiç kitap karıştırmadığımdan anlayamıyorum.

Sanırım bu yüzden, aslında okuduğum hiçbir şiir kitabını bitmiş saymıyorum. Bu bir ilk okuma, atıştırma. Belki üçüncü, belki beşinci okumamda hakkını vermiş olacağım, biliyorum ve seziyorum.

Her kitaptan bir şiir takılıp kalıyor aklıma, bu kez de (daha önce de yazmıştım ya) Yanlış Yaşamak oldu aklımda kalan...

"hep yanıldık mı kim bilir
 inanmak gelmiyor içimden"
 

"yine yanlış mı yaşıyoruz
 karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek"

"ölüversek mi ne
 en büyük yanlışlığı benimseyerek"

"yanıldıkça lüzumsuzluğumu anlayıp
 insan yaşadığından utanıyor
 uykularımızda yalnızlık korkuları
 dışımız en küstah yanlışlıklar
 içimiz en başka türlü ayıp"

Pazar, Kasım 24, 2013

Yaşamak İstiyorum Üzerine


Despot bir idare bazı basit şeyleri idare edebilir. Fakat bazı değerlere ilişemeyeceği gibi bunların itaatini de sağlayamaz.

Yaşamak İstiyorum hakkında konuşmaya nereden başlamak doğru olur bilemiyorum. Ayn Rand okumalarım arasında beni en çok sıkan, zorlayan bu oldu sanırım. Ayn Rand kitap için "Yaşamak İstiyorum Sovyet Rusya için yazılmış bir kitap değildir. Bu kitap 'Devlet'e karşı 'Birey'in romanıdır." diyor. Aynı zamanda romanın kendisi hakkında yazdığı tek kitap olduğunu belirtiyor.

O her ne kadar Sovyet Rusya için yazılmadı dese de biz Sovyet Rusya'yı okuyoruz. Ama aslında kendisinin de dediği gibi, sanırım bu kitap gerçekten herhangi bir yerdeki, herhangi bir zaman dilimindeki diktatörlüğü anlatan bir kitap. 

Ayn Rand, Bülent Hoca'nın da dediği gibi, yaşamını kapitalizm üzerine kurmuş bir kadın. Onun hayat felsefesi bu. Böyle olunca onun komünizme, sosyalizme bakışını tahmin edersiniz.

Yaşamak İstiyorum nasıldı? Yaşamak İstiyorum distopyadan farksızdı. Kitabı okuduktan sonra Mert üzerine bir daha konuşmama kararı almış. Ama üzerinden zaman geçince bizimle konuşabildi tabii. Burcu son sayfayı çevirdiğinde ağlıyordu. Ben kitabı okurken öfkeli ve sıkıntılı olduğumdan, son 170 sayfasını Mert'in odasında, onun yatağına oturup okudum. Gerektiğinde beni teskin etsin diye. Zaten kitabı bitirdikten sonra da ona şöyle sorduğumu hatırlıyorum "Mert, bunlar gerçekten yaşanmış olabilir mi sence?"

İşçiler, işçi çocukları ayaklanıyorlar. Amaç burjuvayı devirmek, herkesin eşit olduğu, adil bir yönetim kurmak. Peki sonra ne oluyor? Burjuvanın yerini işçi sınıfı alıyor. Eski zamanın burjuvası açlıkla pençeleşirken işçi sınıfından yolunu bulabilenler gemilerini yürütüyorlar. Eşitlik, adalet naralarıyla yola çıkmış insanlar bir bakıyorlar ki amaçları değişmiş, yoldan sapmış. Çok gülmüştüm, kitapta gerektiğinde ideallerin esnetilmesi gerektiğinden bahsediyordu. En iyi komünist diyordu, en esnek olandır. 

Ayn Rand'ın savunduğu şey temelde, toplumu bir adım öteye götürenin daima bireyci insanlar olduğudur. Herkesin işini kendi için yaptığı ve iyi yaptığı bir dünyada toplum da ister istemez ilerler zaten. Bu kitapta yazdığı da bireyin yok edilmeye çalışılmasıdır. 

Öyle bir dünya düşünün ki yeteneğinize ve bilgi birikiminize bakılmaksızın, sırf bir zamanlar zengindiniz diye üniversitede okuma hakkınız elinizden alınsın. Sırf bu yüzden işten çıkarılacaklar içinde başı çekin. İşsiz olduğunuz için sendikaya, sendikanız olmadığı için de işe alınmayın. Sürünün ve ölün kısaca. Hastalandığınız zaman doktora gidemezsiniz çünkü sizin gibi tonla insan vardır ve bir kısmı işçi sınıfından gelmektedir, bu yüzden önünüzdedirler. İşte böyle bir dünyada eski bir burjuva olarak ayakta kalmaya çalışın.

Bu esnada da hak, adalet, herkese eşit yaşam standardı diye ortalarda dolaşan yoldaşlar, ceplerini doldursunlar. Açılan gazinolarda şampanyalar içsinler, yumuşak yastıklı arabalarda dolaşsınlar.

Kitapta Timoshenko adında bir karakter vardı. En sevdiğim karakterlerden biri olmuştu. O da Kızıllar'la birlikte Sovyet Rusya için savaşmış. Sonra da o esnek olmayan kızıllardan olduğundan bir şekilde görevi elinden alınmış. Timoshenko'nun (umarım ismi cidden böyledir :) ) geriye dönüp baktığında, uğruna savaştığı şeyi gördüğünde ve toplumun içinde bulunduğu durumu düşündüğünde yaşadığı hayal kırıklığını tahmin edersiniz. Yine kendisi gibi idealleri konusunda katı olan bir arkadaşı ile, yine kitapta en sevdiğim karakterlerden biri olan Andrei ile konuşur bu durumu. Amaçlarından ve sonuçtan bahseder. Açlıktan ölen insanlardan bahseder. Hastalık içinde, sokaklarda sürünen kadınlardan bahseder. İhtilali bunun için yapmadıklarından bahseder. Timoshenko daha sonra bar gibi bir yerde içerken şu "esnek" kızıllardan biriyle karşılaşır. Kitapta güldüğüm aynı zamanda iğrendiğim fakat belki de en sevdiğim kısımdır. Adamın masasına oturur. Ona kendisiyle içmesini emreder ve konuşmaya başlar. Ona der ki "Görüyorsun ya, yenildiğimiz için üzülmüyorum. Suçların en büyüğünü omuzlarımıza yükledikten sonra bunun parmaklarımızın arasından kaçıp gitmesine aldırmıyorum, bizi çelik miğferli dev gibi bir asker yenseydi aldırmazdım. Ateş püsküren canavar gibi bir insana yenilseydik üzülmezdim. Fakat bizi bir bit yendi. Sen bitleri gördün mü hiç? Sarı renklileri en tombullarıdır... Bizim kabahatimizdi bu. Bir zamanlar insanları bir tanrının gökgürültüsü idare ederdi. Sonra onlar kılıçla idare edildiler. Şimdi ise Primus'la idare ediliyorlar. Bir zamanlar saygı onları durdururdu. Sonra korkuyla durdular. Şimdi mideleri yüzünden acizler. Erkeklerin boyunlarına, el ve ayaklarına kalın zincirler takarlardı. Şimdi onları kalın bağırsakları zincirliyor. Ama kahramanları kalın bağırsaklarından tutmaya imkân yoktur. Bizim kabahatimiz bu."

Kitaptaki ana karakter Kira aslında ama onu hiç sevmedim. Hiç hem de. Bu yüzden üzerine konuşmaya pek yanaşmıyorum, yine de bahsetmek gerekir herhalde. Kira burjuva bir aileden geliyor. Kendisi gibi burjuva bir aileden gelen bir adamla tanışıyor bir gece, ismini sonraları öğreniyor, Leo. İlişkileri ilginç başlamıştı, gidişatı pek parlak olmadı. Kira'yı bazı yönlerden kendime benzettim, öyle olunca daha bir nefret ettim. Okurken Mert de biraz bana benzetmiş onu. 

Leo, sanırım dünyanın en kötü insanlarından biriydi Leo. Kaliteli insanlar gerçek kötülere dönüşünce aslında kötüye değil paçavraya dönüşüyorlar resmen. Kaliteli insanlar kötülere dönüşünce, kaliteli kötüler oluyorlar bunun aksine. İşte Leo paçavraya dönüşenlerdendi. Kendini sattı, her şeye boşverdi. Ah, bir jigolo olup çıktı. Kira da kitap boyunca onu yaşatmaya ve kurtarmaya çalıştı. Kitabın sonlarına doğru kira iki cümle söyledi, o iki cümle insanın içine bufalo sürüsü oturmuş gibi hissetmesine neden oluyordu zaten: "Yüz elli milyon insanla mücadeleye kalktım. Kaybettim." 

Andrei... O da Timoshenko gibi biriydi, birbirlerine benzeyen tipler. Aynı idel etrafında çarpışmışlar, aynı şekilde ödün vermeyi reddetmişler ve aynı şekilde mevkilerinden uzaklaştırılmışlar. Andrei ilkelerine bağlı bir adam olmasının dışında, iyi bir aşıktı da. Kira ile tamamen zıt görüşleri olmasına rağmen onu sevmişti. Üstelik nasıl bir sevgi? Kira görememiş olsa da çok güçlü bir sevgiydi, çok doğru bir sevgiydi. Dürüst bir adamın verebileceği gibi bir sevgiydi. Ah, daha fazla anlatmak istemiyorum. Hem Andrei, doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapmak için önündeki engellere de aldırış etmeyecek bir adamdı.

Mert bu kitap için "antirehber" diyor. Sanırım gerçekten öyle. Ah, kendini satan, mücadeleyi bırakan insanları görmek istiyorsanız, omurgasız insanları görmek istiyorsanız bu kitabı okuyun. 

Yeterince spoiler verdiğime göre, artık yazıyı sonlandırabilirim sanırım. Bu arada kitapla hatıra fotoğrafı çekmeyi unutmadım ^.^ Ah bir de şey var, bu kitabı Pinucci'nın düzenlediği Kış Okuma Şenliği için de okudum, 600 sayfadan uzun bir kitap kategorisinde.

Pazar, Kasım 17, 2013

Güneş de Doğar Üzerine

Güneş de Doğar, Pinuccia'nın Kış Okuma Şenliği sebebiyle okumuş olduğum bir kitap, Mert'ten tırtıkladığım bir kitap aynı zamanda. Fark ettim ki bu kitap pek çok kategoriye girebiliyor, Hemingway Nobel almış, ayrıca bu kitap sinemaya da aktarılmış. Ben bunu "beşten fazla kitabı olan bir yazarın ilk romanı" kategorisi için okudum.

Daha önce de Hemingway'in iki romanını okumuştum, sanırım Silahlara Veda ve Çanlar Kimin İçin Çalıyor. Bir de öykü kitabını okumuştum, Kadınsız Erkekler. Nedense Hemingway'in hiçbir kitabı aklımda kalmıyor. Mert daha bir İhtiyar Adam ve Deniz'i, sonra kendisinde bulunan biraz daha mücadele barındıran bir iki kitabı tavsiye etti.

Bu kitabı okurken de bu geleneğin dışına çıkamayacağımı biliyordum. Zaten pek giremedim kitabın içine, gerçekten ne anlatılıyor anlamadım. Bir arkadaş grubundan söz ediliyordu, bir asker, bir gazeteci, iki yazar. Yazarlardan biri sanırım boksördü de. Bir de kadın vardı, bu adamların hepsi o kadını istiyordu herhalde. Ama kadın boğa güreşçisine aşık oluyordu en sonunda.

Kitapta bir kadınla arkadaş olmanın içinde muhakkak bir parça aşk barındırdığından falan söz ediliyordu sanırım. Kısacık bir cümleydi ama ona kafa yordum ben. Saçma buldum, saçma bence.

Hemingway'in anlatımı düzdür hatta dümdüzdür. O da biraz çarpıyor herhalde beni, pek uyum sağlayamıyorum. Hemingway ile uyuşamıyorum demek de istemiyorum. Gördüğünüz gibi inatla da okuyorum kitaplarını. Kararlıyım, Hemingwey okumayı öğreneceğim!

5/10

Şans Bilekliği ~ Cathy Lamb

Biliyorsunuz ki hayatımda ilk kez bir blog turuna katıldım. Ephesus bize okumamız ve yorumlamamız için Şans Bilekliği'ni gönderdi. Kitap 437 sayfa. Çeviri Deniz Beril Bacaklılar'a ait. Kapak tasarımını ise Duygu Serin yapmış.

Kitapla ilgili minik tanıtım Colored Books'da, alıntılar benim blogumda (şurada), kitap hakkındaki yorumlar Kitap Maceraları'nda, yazarın kim olduğuyla ilgili yazı Matmazella'da ve son olarak yazarın şu ana dek yazdığı kitapların anlatıldığı yazı Obur Kitaplık'da yayınlandı. Şimdi de görüşlerimizi belirtiyoruz.

Şans Bilekliği... 
Elime aldığımda, tırt bir kitap olduğunu düşünmüştüm. Zaten biliyorsunuz, genelde böyle kitaplara burun kıvırırım. Çerez kitap olarak nitelerim. Konusunu falan okuyunca da, kesin sıkıcı bir kitap bu dedim. Hem de 400 sayfa, oturup ne yazmış bu kadar?! Böyle de önyargılı biriyim demek ki.

Okumaya başlayınca fena da değilmiş diye düşündüm. Pek hızlı ilerlemedi başta, sonra tur takvimine yetişemeyeceğim korkusuyla iki günde bitiriverdim kitabın kalan kısmını.

Ana karakter Steve adında bir kadın. Steve obezmiş, 32 yaşında kalp krizi geçiriyor ve sonunda ya kilo vereceğini ya da bu hayata veda edeceğini görüyor. Böylece kilo vermeyi seçiyor ve midesine kelepçe taktırıyor. Kocasından ayrılıyor ve yeni bir evde yaşamına başlıyor.

Steve'in geçmişine dönüyoruz sık sık çünkü o yeni hayatına adapte olmaya çalışırken -artık zayıf bir kadın, güzel bir kadın- bir yandan da geçmişindeki sorunları çözmeye uğraşıyor. Annesi şizofrenmiş, bir gün iyice çıldırıp kız kardeşini arabaya atmış. Bunu gören Steve'de atlamış arabaya. Anneleri önce bu ikisini sonra da kendini suya atmış, dere gibi bir yere. Steve'in kız kardeşi boğulmuş ve anneleri de öyle, o da ölmüş. Steve kız kardeşini kurtaramadığı için hep kendini suçlamış ve yemeye de böyle başlamış.

Kitapta pek çok sorunlu karakter var. Steve'in kontrol manyağı bir eniştesi var, tam bir düzenbaz. Karısı alkolikmiş bir dönem, çocuklarından biri babaları yüzünden kadınlarla iletişim kurmakta zorlanıyor, diğeri ise anoreksi hastası. Böyle işte, Steve'in geçmişiyle birlikte bu insanların da geçmişlerine bir bakış atıyoruz sanırım. 

Steve sandalyeler yapıyor, renk renk, çeşit çeşit. Tüylü sandalyeler, kanatlı sandalyeler. Onları pek gözümde canlandıramadım ama biraz eğlenceli buldum. Konusunu okuyunca, "Ah tamam, ağlak, saçma bir kitap bu" diyebilirsiniz ama, bu kadar problemli insanı bir araya getirip bu kadar eğlenceli bir kitap yazmak da yetenek herhalde. Kitapta bol bol güldüm. Karakterleri çok sevdim. Steve'in annesini özellikle pek renkli buldum, Steve'in kuzenleri, anneannesi ve dedesi, hatta o aptal eniştesi bile kitabı renklendiren karakterlerdi.

Şans Bilekliği, beklediğimin oldukça üstünde bir kitapmış. Kendi türü göz önünde bulundurulursa oldukça başarılı, renkli ve eğlenceli. Hem de bu kadar dramı içinde barındırırken! 

7/10

Perşembe, Ekim 31, 2013

Hayatın Kaynağı, Manası ve Haysiyeti: EGO ~ Ayn Rand

Anlatmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Bir dakika durun...

Ayn Rand ile tanışıklığımız geçtiğimiz döneme dayanıyor galiba, birinci sınıfın ikinci dönemine yani. Bülent Hoca bizim neslin kararsızlığını bireyci mi yoksa toplumcu mu olacağımıza karar verememiş olmamıza bağlamış ve sınıfta Hayatın Kaynağı'nı önermişti bana. Bir de "Oku, üzerine konuşalım" demişti de daha konuşamadık -.-

Tabii ben bir merak gidip almıştım kitabı, bir an önce de okumuştum. Sonra da Mert'e vermiştim, o da merak etmişti. Mert kitabı okuduktan sonra baya köklü bir değişim yaşadı. Özgür bir insan olmadığını görmüş kendi deyimiyle, köle olduğunu görmüş ve içinde bulunduğu durum nedeniyle dehşete düşmüş. Mert'in adetidir, bir şeyi sevdiyse sonuna kadar gider. Bir keresinde 26754 bardak kahve içmişti mesela. Kitaplar konusunda da böyle, gidip Ayn Rand'ın tüm kitaplarını aldı ve okudu. Sadece Ayn Rand da değil. Şu sıralar Saramago'nun tüm kitaplarını alıp okumaktan bahsediyor mesela, Saramago ile de ben tanıştırdım eheh ^.^ Neyse işte, o kitapları da okuyunca Mert kendinde, ailesinde ve çevresindekilerde çeşitli çap ve ebatlarda devrimler yapmaya başladı. Sonra da "Kesinlikle okumalısın Cessie" diyerek kitapları bana verdi, çoğu benim odamda okunmayı bekliyor. Özellikle Yaşamak İstiyordum'da beni görüyormuş, oradaki bi' karaktere çok benziyormuşum. O kitabı okumayı heyecanla bekliyorum.

Neyse, geçenlerde Mert bizim odadaydı. Benjamin, Kuzu ve Burcu'nun ayısı ile bir oyun çevirdik. İşte ayı sevgi, sonsuzluk ayaklarına canlıları kandırmaya ve kendine bağlamaya çalışıyordu. Böylece onları dilediği gibi sömürebilecekti. Benjamin de aptal birini canlandırıyordu, Ayı'ya kanıyordu. Kuzu'yu da ben oynatıyordum, Kuzu hayatını savunan kişiydi. Neyse çok detaya girmeyeyim, senaryo gereği en sonunda Benjamin'in elinde avcunda bir şeyi kalmıyordu ve bu kez Kuzu'nun emeğine ve tarlasına göz dikiyorlardı. Kuzu da kendini savunmak zorunda kalıyordu. Eh, ben de bunu sağlamak için Kuzu'nun bahçesinin ve evinin etrafını elektrikli tellerle çevreledim ve yerlere de mayın döşedim kendi hayal dünyamızda. Bunun üzerine Mert "Cessie, kafan aynı Ayn Rand'ınki gibi çalışıyor! Onun bir kitabında da elektrikli teller vardı!" diyerek heyecanlandı ve benden minik kitaplarından birini okuyuvermem konusunda ricada bulundu. Ben de bunun üzerine bu kitabı aldım elime.

Kitabı hangi türe dahil etmeliyim gerçekten bilmiyorum. Bence bu bir "romanımsı". Normal insanlar böyle kitaplar için "novella" diyor galiba. Ama aynı zamanda felsefe de olabilir. Biraz distopyayı andırdığını da söylemeliyim. Kitabı nasıl nitelemem gerektiğini bilmiyorum.

80 sayfalık bu minik kitapta, her şeye, bireye egemen bir devletle karşılaşıyoruz. Aynı 1984'teki veya Biz'deki gibi kontrolcü, baskıcı bir devlet var. Yine bu kitaplardaki gibi, kahramanımız günlük tutuyor, biz de onun günlüğünü okuyoruz. Bu kitabın onlardan farkı her şeyin bir anda oluvermesi ve sonunu da biraz kendi kafamıza göre yazabilecek olmamız.

Kitaptaki karakterlerin tabii ki isimleri yok. Biz Eşitlik 7-2521'in günlüğünü okuyoruz. İnsanlar böyle kavram ve numaralarla isimlendirilmiş. Eşitlik 7-2521 doğduğundan beri otorite tarafından sevilmeyen biri aslında. Diğerlerinden daha iri ve daha sağlıklı, ayrıca daha zeki. Bütün bunlar tek tip insan yaratmayı amaçlayan devlet için olumsuzluk. Herkesin eşit olması istenen bir dünyada biraz daha uzun, biraz daha sağlıklı veya zeki olmak lanetlenmiş olmakla eşdeğer. Bu nedenle -biraz da bahsi geçen devletin yapısı gereği- Eşitlik 7-2521 alim olmayı çok istese de çöpçü olacağına karar veriliyor. Bahsi geçen dünya böyle işte. Kimin ne iş yapacağına bir kurul karar veriyor. Eşitlik 7-2521 kaderine razı oluyor. Ancak, bu kadar basit değil... Bir tünel buluyor, tünelimsi bir yer. Ve orada kendi kendine çalışmaya başlıyor, deneyler yapıyor. Sonra elektriği keşfediyor. Buluşunu gururla sunmak isterken, insanlara bu kadar faydalı olacak bir buluşla karşılarına çıkarsa alimler arasına alınacağını ve affedileceğini düşünürken -çünkü o dünyada tek başına düşünmek ve tek başına herhangi bir şey yapmak yasak- diğerleri tarafından suçlanıyor. Böylece kaçıyor.

Eşitlik 7-2521'in bi' de sevdiceği var. O da bunun peşinden gidiyor. Ormanda, diğerlerinden uzakta kendi yaşamlarını kurmaya kalkışıyorlar. Eşitlik 7-2521 kendisine Prometheus diyor, sevdiği kıza da Gaea. İnsanı ve insanlığı yeniden yaratmayı düşlüyorlar, kendileri gibi insanları da yanlarına alarak. Bunu yapabiliyorlar mı, ona biz okurlar karar veriyoruz galiba.

Diyor ki Ayn Rand, ve roman gereği Prometheus " 'Biz' kelimesi ilk kelime, bilinen ilk şey olamaz, olmamalıdır." diyor. "Bu kelime insanların ruhuna 'BEN'den evvel yerleştirilmemelidir. Yoksa bir canavar haline gelir. Yeryüzünün bütün kötülüklerinin kökü; insanın insanlar tarafından istismar edilmesinin, insanların insana inanılmaz işkenceler yapabilmesinin sebebi olur yoksa bu kelime."

Biz Ayn Rand'ı pek tutuyoruz bu aralar. Belki gerçekten felsefesi doğru belki sadece özgür olma heves ve telaşımıza uygun düşüyor. Yine de biz bir okuyup tartışma niyetindeyiz, öyle de yapıyoruz. Belki hiç değilse Hayatın Kaynağı'nı bir alıp okumak, üzerine düşünmek gerekiyor.

Bu kadar.

Çarşamba, Ekim 16, 2013

Kabil Üzerine

Kabil'i geçen yılın mayıs ayında okumuşum. Okuduğum ikinci José Saramago kitabıydı sanıyorum. O zaman alıntılamış olduğum için (burada) gözüme takılan, daha önce altını çizmemiş olduğum cümleler olsa da böyle bir kaygıya kapılmadan okumayı tercih ettim. Kitabı tekrar okuma nedenime gelirsek... Pinuccia'nın her ay bir yazarın kitaplarını okuduğumuz Yazar Ayları Etkinliği'nde bu ayın yazarı Saramago'ydu. Benim elimde de yazara ait yeni bir kitap yoktu. Kitapçı ziyaretlerimde de bir türlü onun kitaplarını almaya gitmedi elim. Bayram için eve dönünce de, Kabil'i pek fazla hatırlamadığımı da fark etmem sonucunda, kitabı tekrar okumaya karar verdim.

Aslında ilk okumam pek verimli olmamıştı. Bir kere Saramago'nun tarzı biraz şaşırtmıştı çünkü Ressamın Elkitabı böyle değildi. Paragraflardan ve noktalama işaretlerinden söz edebiliyordunuz. Kabil'de ise paragraf sayısı çok azdı, noktalama işaretleri ise neredeyse sadece nokta ve virgülden ibaretti. Böyle olunca afallamıştım başta. Kitap da kısaydı zaten, ben alışana dek kitabın sonuna gelmişim neredeyse, ikinci okumamı yapınca fark ettim bunu. Bu kez öyküye odaklanabildim. Bir de ilk okumamda altı günde bitirmişim bunu, bu kez -biraz da bayram nedeniyle- iki günde bitti.

Habil ile Kabil'i hepimiz biliriz herhalde. Adem ile Havva'nın oğulları. Ve insanlık tarihindeki ilk cinayet... Kitabımızdaki Kabil o Kabil işte, kardeş katili olan Kabil.

Öykü tanrının Adem ile Havva'yı yaratması ve cennete yerleştirmesiyle başlıyor. Cennetten kovulmalarına değiniyor. İki kardeş arasındaki rekabeti bir de Saramago'dan dinliyoruz ancak bu kez alışılmadık bir şekilde. Habil'in tanrının kendi sundukları karşısında takındığı tavır nedeniyle kendisini kardeşinden büyük görmesi, her fırsatta onu aşağılaması, tanrınınsa her fırsatta Kabil'in sunduklarını geri çevirmesi tetikliyor bu cinayeti. Kabil "Kardeşimi öldürmüş olabilirim" diyor "ama buna sen izin verdin." "Bir an için" diyor "kibri bir kenara bırakman, bir an için gerçekten bağışlayıcı olman, sunduklarımı kabul etmen yeterliydi." Ve aralarındaki çekişme böyle başlıyor.

Kitap boyunca Kabil zaman içerisinde yolculuk yapıyor. Sodom'u ve yok edilen Sodom'lu çocukları görüyor. İbrahim peygamberin zamanına gidip, oğlunu katletmesine engel oluyor ve soruyor, "Hangi tanrı bir babadan böyle bir şey isteyebilir?" En sonunda tüm canlılardan birer örnek toplayarak devasa bir gemiye binen ve insanlığın kurtuluşundan sorumlu olan Nuh'un yanında buluyor kendini. Büyük tufan sonucunda bir kez daha karşılaşıyor tanrıyla ve ona bir kez daha meydan okuyor.

Diyor ki kitapta Saramago "İnsanların tarihi, tanrıyla anlaşmazlıklarının tarihidir; o bizi anlamaz, biz de onu anlamayız." İşte bize sunduğu da bu anlaşmazlığın öyküsü.

8/10

Pazartesi, Ekim 14, 2013

Peri Gazozu ~ Ercan Kesal

Mina "Herkesler okuyor, biz eksik kalmayalım!" diye göndermişti kitabı. Ben de ismini sıklıkla duyuyordum zaten, pek bir sevinmiştim.

Şimdi tam olarak nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Dün otobüste ara ara açıp okudum. Pek vurucu öyküler, kasvetliler de. Yer yer "utanmasam ağlayacağım" moduna girdim ama kendimi tuttum, ağlamadım. Bazen düşünüyorum aslında, duygusal bir adam babasını kaybedince yazar mı oluyor acaba diye. Ercan Kesal da yer yer babasını anmış, yer yer babasını anlatmış kitapta, ona ağlamış biraz. Biraz da bu ülkede yarısaydam dolaşan her bir insana...

Ne öyküler yok ki kitapta. Ölen kadınlar, öldürülen kadınlar, yoksulluk, kimsesizlik, çokça sessizlik.

Önce biraz yadırgadım onu. Dili bir tuhaf geldi. Sonra hassasiyetini sevdim. Bir doktor olarak, bir insan olarak hissettiklerini, yazdıklarını sevdim. Darbe yıllarında yaşamadığımdan, yakın çevremde de kimse o zamanlar acı çekmediğinden, o zamanlar bir safta yer almadığından bana anlatacakları da olmadı, yakın tarihimize oldukça uzağım aslında ben. Bu nedenle o kısımları çok fazla yaşayamadım, derinlemesine anlayamadım. Ama yine de insan olarak, insanlara ve insanlığa yapılanlara üzüldüm.

Güzel yazmış Ercan Kesal. Herkesler okudu, siz de okuyun.

Salı, Ekim 08, 2013

Sulak Bir Gezegenden Öyküler ~ Sargun Ali Tont

Kütüphanede gezerken buldum Sulak Bir Gezegenden Öyküler'i. Elimde okunmayı bekleyen onca kitap olmasına rağmen orada öylece bırakmaya gönlüm el vermedi. Böylece kitabı alıverdim. Bir de TÜBİTAK'a bir haller oldu ya. Bir daha bulamazsam diye de düşündüm, basımı devam ediyor mu bilmiyorum.

Kitabın çevreyle ilgili olduğunu görünce karıştırmaya başladım hemen. Şöyle bir ana başlıklara bakınca, "Okunur bu!" dedim ve kimin yazdığına da dikkat etmedim.

Kitabı yazan Sargun Ali Tont yurdum akademisyenlerindenmiş. Deniz ekolojisi çalışmış, bir süre de ülke dışında bulunmuş. Şimdi ODTÜ'de ekoloji derslerine giriyormuş galiba.

Sulak bir gezegen diye bahsedilen gezegen Dünya'mız. Kitapta yeryüzünden ve çevre sorunlarından söz ediliyor diyebilirim kabaca. Önce çevre ve ekoloji arasındaki ilişkiden bahsediyor, ekolojinin minik bit tanımını yapıyor. Sonra çeşitli kültürlerde doğaya bakışın nasıl olduğu bahsi geçiyor. Çevre ve Etik diye bir başlık var, burada  Ekosentrik Etik, Bireyci Etik ve Yeni Bir Etiğe Gerek Duymayanlar başlıklı yazılar var. Ekosentrik etik derken bahsettiğimiz doğal dengeyi baz alan bir çevre anlayışı. Yani popülasyonlar dengedeyse, ne bileyim herhangi bir tür bir başka türün varlığını tehlikeye düşürecek kadar çok çoğalmamışsa sorun yok demektir. Çoğalmışsa bunu dengeleme adına çalışılması gerekiyor sanırım. Bireyci etik ise olaya biraz daha duygusal yaklaşıyor. Yok aslında duygusal demeyelim de, empati kurarak bakıyor diyelim. Bu insanlar sinir sistemi olan, acı çeken canlıların öldürülmesinin yanlış olduğunu savunuyor. Eh, sonuncular da bırakalım olduğu gibi kalsın diyor haliyle.

(Bir de kendime Thoreau- Sivil İtaatsizlik ve Tom Regan isimlerini not düşüyorum sonradan araştırmak için.)

Kitap iki kısımdan oluşuyor ilki Çevre ve Ekoloji. İkincisi ise Doğa Tarihi Öyküleri, içinde yazarın kendi tecrübelerinin de yer aldığı çeşitli yazılar var. Bazı duygusal ve bilindik doğa tarihçilerinin kısaca bahsi geçmiş bu bölümde, bir çok yazı var çeşitli konularda, denizler, sera etkisi, kirlilik örnek verilebilir.

Kitabı bulabilirsem alırım, kişisel kitaplığımda olsun isterim. Bir de merak ediyorum adamı. ODTÜ'de falan okuyan, tanıyan varsa, nasıl bilirlermiş bir yorum bırakıversinler bi' zahmet. *.*

Perşembe, Eylül 19, 2013

Ruhun Yalnızlığı ~ Eugenio Borgna

Çeviren: Meryem Mine Çilingirlioğlu
Özgün Adı: La solitudine dell'anima
Kapak Tasarmı: Nahide Dikel- Elif Rifat
Yayın Yılı: 1.Baskı / Şubat 2013
Yayınevi: YKY
Eguenio Borgna bir psikiyatri başhekimiymiş. Bir sürü de tuhaf kitabı varmış delilikle, umutla, umutsuzlukla, melankoliyle ve öteki hislerle ilgili. Ancak benim en çok ilgimi çeken, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, psikiyatriyi mekanik, soğuk ve mesafeli bir şeymiş gibi değil de daha hassas, kırılgan ve incelikli bir şeymiş gibi algılaması.

Ruhun Yalnızlığı, söylemeye gerek bile yok, yalnızlıkla ve acıyla ilgili. Sanki yalnızlığa birkaç farklı açıdan bakıyoruz bu kitapla. Tabii ki acıya da öyle.

Önce yazar yalnızlıkla tecridi ayırmak gerektiğini vurguluyor. Yalnızlığın bir noktaya kadar her insanın yaşamında mihenk taşı olduğunu ancak bunun tecride, diğer insanlardan kopmaya ve dünyadan soyutlanmaya ulaşması halinde yakıcı, acı veren bir durum haline dönüştüğünden söz ediyor. Bu nedenle içinde bulunduğumuz yalnızlığın normal ve insanın ruhunu besleyen bir yalnızlık mı yoksa tecrit mi olduğunu anlamamız gerekiyor.

Acı ile yalnızlık arasındaki ilişkiyi inceliyoruz biraz. Melankolinin yalnızlık olmadan var olup olamayacağını sorguluyoruz. Biraz da korkuyla ilişkili yalnızlık. Bu nedenle korkular üzerinde duruyoruz. Önce kaygının ve korkunun ne olduğunu tanımlıyoruz, daha sonra korku türlerini. Benim en çok ilgilendiğim tabii ki "Farklılık ve Delilik Karşısında Duyulan Korku" oldu. Aslında kitabımda koca bir paragraf işaretlemişim, çok güzel cümlelerle bahsedilmiş bu konudan ama tamamını alıntılamayacağım. Sadece şunu söylemeliyim, yazar delilik ve farklılık karşısında duyulan bu yoğun korkunun nedeni olarak önyargılarımızı görüyor ve diyor ki "Önyargının korkutucu ve değişmez gücü, insanların düşüncelerine ve hayal gücüne kök salma konusundaki akıldışı ve yaygın eğilim, hayatımızın çeşitli alanlarında her birimize eşlik etmektedir ve bunun bilincinde olmamız lazımdır." 

Sonra mutluluğu sorguluyoruz. Onu tanımlamaya çalışıyoruz, biraz da yalnızlık ve mistisizme değiniyoruz. Hastalık sebebiyle ortaya çıkmış veya derinleşmiş yalnızlık,ölüm ve yalnızlık üzerinde duruyoruz ve en sonunda yalnızlığa çareler arıyoruz.

Yazar yalnızlığın sanatla, edebiyatla olan ilişkisine değiniyor aslında biraz da kitap boyunca. En başta dediğim gibi, bize hormonlardan, beynin biyolojik işleyişinden söz etmektense insan ruhundan bahsediyor ve her şeyi bu "ruh"u göz önünde bulundurarak ele alıyor. Pek çok filozofun, yazarın ve şairin adı geçiyor kitapta, bir sürü de alıntı var. Psikiyatri söz konusu olduğunda farklı bir bakış açısı herhalde, gerçi tabii bu işle uğraşanlar bunu daha iyi biliyordur.

Ben ne düşünüyorum? Bilemiyorum. İki üç sene önce olsa bu yaklaşımından dolayı kitaba bayılırdım. Ruhun varlığını sorguladığım ve her şeyi somut olarak anlamlandırmaya çalıştığım şu dönemde, ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. Bu nedenle kitabı hayatımın bir evresinde tekrar okuyacaklarım listesine alıyorum.

Bu arada kitabı Pinuccia'nın Okuma Şenliği'ne dahil etmek istiyorum, kurgu olmayan bir kitap kategorisine.

Ruhun yalnızlığı felsefeyle, psikolojiyle ilgiliyseniz muhtemelen okumak isteyeceğiniz bir kitap.

Cumartesi, Eylül 14, 2013

Can Dostum ~ W. Bruce Cameron

Çeviren: Seda Çıngay
Özgün Adı: A Dog's Purpose
Yayın Yılı: 2.Baskı / Haziran 2013
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 370
Bu yaz bir Bestseller aldım, pek yapmam böyle şeyleri. Annemle alış veriş merkezine gitmişken D&R'a uğradık. Orada indirimli kitaplar arasında görünce almak istedim, daha sonra takas edebileceğimi de düşünerek. Ancak kitap indirimli değilmiş, biri getirip kitapların arasına bırakmış. Ben de uzun süredir okumak istiyordum zaten, kapağını çok sevmiştim. Böyle olunca bırakmadım kitabı, aldım.

Can Dostum'u Okuma Şenliği'ne dahil etmeye karar verdim, herkesler okudu da bir ben kaldım kategorisine. Çünkü gerçekten de bir ara pek çok blogda ve insanda gördüm kitabı. Neyse, dediğim gibi, sonunda ben de kavuştum :)

Can Dostum minik bir yavrunun dünyaya merhaba demesiyle başlıyor. Biz de kitabı o minik köpeğin ağzından dinliyoruz zaten.

Minik dostumuz önce bir sokak köpeği olarak dünyaya geliyor. Annesi ve kardeşleri ile birlikte yaşıyor. Sonra birtakım adamlar yakalıyorlar onları, sadece bir köpek kaçabiliyor, o da kız kardeşi. Annesi ve diğer kardeşleriyle bir kadının evine götürülüyor. Bu kadın da bir köpek sevdalısı. Sağdan soldan topladığı köpekleri bahçesine doluşturan bir kadın, bence biraz kaçık. Kadının yuvaya son getirdiği köpekle işler çığrından çıkıyor. İyiden iyiye vahşileşmiş bu sokak köpeği evcilleşmemekte kararlı ve yuvadaki diğer köpeklere de kan kusturuyor. Böyle olunca yetkililere haber veriliyor bir şekilde ve köpekleri toplamaya geliyorlar. Bizim miniğimiz aslında pek sakin ve akıllı bir köpek ama, vahşi köpekle yaşanan bir sürtüşme yüzünden bacağı sakatlanmış. Sakat bir köpeği de kimse istemeyeceğinden onu uyutuyorlar, ilk yaşamı böyle sonlanıyor.

İkinci yaşamında ise bir şekilde yolu bir çocukla kesişiyor, Ethan ile. Aralarında çok büyük bir sevgi oluşuyor ve güçlü bir bağ kuruluyor. En güzel yaşamı da Ethan ile birlikte geçirdiği yaşam zaten. Bu yaşamı bol bol oyun oynamaktan ve gerektiğinde çocuğu tehlikelerden korumaktan ibaret. Köpekcik yaşlanana dek o aileyle yaşıyor. Sonunda iyice yaşlandığında ve ölümü yaklaştığında da, yani acı çekmeye başladığında bir veterinere götürülüp uyutuluyor.

Minik köpeğin dünyadaki görevi bitmemiş olacak ki bir kez daha, başka bir yavru olarak dünyaya geliyor, bu kez bir Alman kurdu olarak. Yolu, karısını kaybetmiş, yaşamı işten ibaret bir polis memuruyla kesişiyor. Böylece yaşamı yeniden anlam kazanıyor.

Polis onu bir eğitimden geçiriyor ve özel bir birimde görev yapmaya başlıyorlar, kurtarıcı köpek oluyor, kayıpları buluyor falan. Sonra Jakob, polis memuru yani, yaralanınca bir başka polisle yaşamaya başlıyor. Bu kadınla da hayatı tıkırında gidiyor ve yine yaşlanana dek bu aileyle kalıyor. Yaşlanınca da aynı şekilde uyutuluyor.

Bu kez dünyadaki işlerinin sona erdiğini düşünse de, son bir kez daha dünyaya geliyor. Bu kez safkan bir av köpeği olarak. Sonra bir şekilde beş para etmez insanlar arasına düşüyor, buradan postalanıyor ve kendini sokak köpeği olarak buluveriyor. İyice yabanileşmişken ve hâlâ neden dünyada bulunduğunu sorgularken, karşısına bir iz çıkıveriyor, Ethan'a ulaşmasını sağlayacak bir iz. Ve bundan sonra köpeğin en büyük amacı, başka bir yaşamda birlikte olduğu çocuğu, Ethan'ı bulmak oluyor.

Can Dostum, hayatın anlamını sorgulayan ve vardığı sonuçlar doğrultusunda, amacına sadık kalarak yaşayan, bir kez daha, bir kez daha yaşayan bir köpeğin öyküsü. Bana sorarsanız kitabın dili çok iyi değil. Sıkıcı bir anlatımı olduğunu söyleyemem ama sizi kapıp götüren bir anlatımı da yok. Konusunun ilginç oluşu okuttu. Bir de kapağı çok güzeldi, onun hatrını da kıramamış olabilirim. Yaz ayları için hafif, atıştırmalık bir kitap olduğu söylenebilir yine de. Dünyaya bir de akıllı bir köpeğin gözünden bakmak isterseniz, okuyabilirsiniz.

5/10

Salı, Eylül 10, 2013

Kutu Adam Üzerine

Bir bok anladıysam Arap olayım! Kutu AdamPinuccia'nın Okuma Şenliği için almıştım. Aslında onun için almadım da, etkinlikte bir kategori vardı, doğduğumuz yılda doğan veya ölen bir yazarın kitabını okuma kategorisi. İşte o benim çok hoşuma gitti. Böylece kendi doğduğum yılda ölen iki yazarın iki minik kitabını aldım. Bunların sayfa sayısı 200'den az olduğu için, puan alabileceğimi sanmıyorum ama dediğim gibi, okuyacağım.

Kutu Adam okumayı en sabırsızlıkla beklediğim kitaptı aslında. Konusu falan çok ilgimi çekmişti. Elime geçince de böyle hemen başlamadım, biraz geciktirdim okumayı. Hasretle beklediğim kitaba hemen kavuşmayayım dedim, büyüsü kaçmasın dedim. En son üç gün önce falan başladım ve bir günde biter diye başladığım kitap 3 günde bitti. Gerçi o araya Edip Cansever sokuşturdum ve şiirleri okudum, kitabı bitirdim ama o kitap bir ömür bitmez ki zaten. İlk seferi bitirdim diyelim.

Neyse, Kutu Adam'dan hiçbir şey anlamadım. Yani, en ufak bir şey bile anlamadım. O yüzden de biraz yüzüm gözüm yamuldu tabii.

Altını çizdiğim güzel cümleler olduğundan, benimsediğim veya eğlenceli bulduğum fikirler olduğundan kitaba suç bulmuyorum tabii. "Ben salaksam demek ki... " diye düşünerek bir ara tekrar okuyacağım. Gelecek yaz belki...

Bir kutu adam var, sahte bir kutu adam, ne idüğü belirsiz, mütemadiyen soyunup giyinen bir kadın var kitapta. Bir doktor var ama aslında askermiş ve kutu adam mıymış? Her şey karmakarışık kafamda...

Ama pes etmedim. Hem havanın sıcaklığı, hem günlerdir uykusuz dolanmam, bunlar benim sevgili bahanelerim.

4/10

Perşembe, Eylül 05, 2013

SIR Üzerine

Sır, kitap takaslarımdan birinde elime geçti. Elime alıp karıştırırken, bir baktım okumaya başlamışım. Yazarı daha önceden ne tanıyordum ne de bir kitabını, gazetede herhangi bir yazısını okumuştum. Sonradan şöyle bir bakınca, sanattan, müzikten anlayan, kendini yetiştirmiş, nasıl derler, mürekkep yalamış bir kadın olduğunu düşünüyorsunuz. Muhtemelen öyle de. Ancak sanattan anlamak, tahsilli olmak hatta belki çok okumak bile yazar olmak için yeterli değil bana göre.

Bu girişten anlayacağınız gibi, kitabı pek sevmedim. Aslına bakarsanız güzel başlamıştı. Konusu ilginçti. Şen şakrak, ailesi tarafından sevilen ve sayılan bir kadın 96. yaşını kutlamasına saatler kala yatağında ölü bulunuyor, kolunda bir kelepçe ve bir defterle. Torunlarını, onların çocuklarını görmüş bu kadın, Hüma Hanım, ailesinin yetişkin fertlerine yaşamının bir kısmını anlattığı bir defter bırakmış. Onlardan oturup bu defterde yazanları okumalarını ve daha sonra defteri kendisiyle birlikte defnetmelerini vasiyet etmiş. Bizim kitapta okuduklarımız da bu defterde yazanlar.

Hüma zengin, açık fikirli, ileri görüşlü ve bulundukları camiada saygınlık kazanmış bir ailenin biricik çocuğu. Ailenin üzerine titrediği bu kız, yazlıktaki komşuları Nesim'e aşık oluyor. Kendisinden yaşça büyük bu delikanlı da onu fark ediyor ve ailelerinin karşısına evlilik talebiyle çıkıyorlar. Hüma'nın ailesi aslında kızlarını erken yaşta evlendirmek niyetinde değiller ama, baktılar olmayacak, öğrenimine devam etmesini şart koşarak evlenmesine izin veriyorlar...

Öncelikte, kitapta anlatılan bu aşkı yadırgıyorum... Ben sözcüklerin olmadığı, sadece bedenlerin konuştuğu bir aşk tasavvur edemiyorum, belki yaşamadığımdan. Birbirlerini hiç tanımayan bu iki gencin evlenmesi ve bir anda delice bir aşkla birbirlerine tutunmaları bana saçma geldi. Bedensel çekim bu kadarına kadir mi? Neyse, bu masalsı aşkı yapmacık buldum.

Öğreniyoruz ki Nesim biseksüel. Erkeklerden de hoşlanıyor. Daha sonra biri ile tanıştırıyor Hüma'yı, Nigel diye bir arkadaşıyla. Aslında Hüma ile evlenmeden önceki sevgilisiymiş. Sonra hadi bakalım, o da aşık oluyor Hüma'ya. Biz ne olduğunu anlayamadan Hüma, Nigel'ın yanında çıplak yatıyor, Nesim de ötelerinde. Hemen ardından Nigel ölüyor...

Üzgünüm ama bunu mantıklı ve samimi bulmuyorum. Bir insanın kocasını bir erkekle paylaşmayı göze alması, bu kocanın karısını eski sevgilisiyle aynı yatakta sarmaş dolaş görmeye bir itirazının olmaması da kabul edilebilir edebiyat dünyasında. Bana kalsa gerçek hayatta da edilir. Burada beni rahatsız eden eylemin marjinal oluşu değil, karakterlerin buna müsait olmayışı. Yani yazar öyle kurgular, öyle anlatır ki o insanlardan bunu beklersiniz, normal karşılarsınız. Onların tabiatına uygun bulursunuz bu davranışı. Yine -biraz da yazarın okuru nasıl yönlendirdiğine bağlı olarak- ayıplarsınız veya yüceltirsiniz bu kadar anlayışlı olunmasını. Ama bu karakterler buna uygun değildi, okur iyi hazırlanmamıştı. Kişilikleri, cümleleri... Her şey iğreti kaldı sanki onların üzerinde.

Bir de inci kolyeler ve gelecekten haber veren kehanetler... Belki biraz mistisizm koksun istemiş yazar, belki bunun öyküyü daha... nasıl anlatsam bilemedim, belki derinleştireceğini düşünmüş ama pek fazla etkilenmedim.

Yazarın "Bedenleriyle, cinsellikleriyle, kokularıyla iç içe geçmişlerdi..." gibi çok virgüllü anlatımını sevmedim ve ayrıca cinsellikleriyle nedir yahu?

Eminim yazar kitabını seviyordur ve yarattığı karakterde kendini bulmuştur. Ama, yavan mı demeliyim bilmiyorum... Tatsız tuzsuz bir kitaptı. Kendimden beklediğimden daha hızlı okudum, sayfalar kolay aktı ama keyif vererek akmadı. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.

Muhtemelen Hüma Hanım'ın en sevdiği torunu Hüma'nın gönül maceralarına göz atıp yaşlı Hüma'nın yaşamının geri kalanını okuyacağımız bir kitabı var daha yazarın zira öyle bitti bu kitap. Ama alıp okur muyum bilmiyorum. Büyük bir merak ya da istek duymuyorum.

Sır pek beğenmediğim bir kitap oldu. Ama en azından bir yazarla tanıştım, böyle bakayım biraz da olaya. Okuyup okumama kararı da size kalsın *.*

4/10

Çarşamba, Eylül 04, 2013

Cemile & Sultanmurat Üzerine

Cemile & Sultanmurat ünlü Kırgız Türk'ü Aytmatov'un iki öyküsünün bulunduğu (isminden de anlaşılabileceği gibi) bir kitap. Ben bu kitabı iki veya üç sene önce kuzenimin evinde bulmuştum. Biraz da ismim dolayısıyla okurum diye düşünmüştüm ve bu yaz da, kitabı Okuma Şenliği'ne dahil ettim. "Romanın yazarının veya karakterlerden birinin isminin veya soyisminin kendi ismiyle aynı olması" gibi bir koşul vardı, hah, tam da onun için işte.

İtiraf etmeliyim ki, Aytmatov okurken çok zorlandım. Cemile'yi bitirince kitaba devam etmemeyi bile aklımdan geçirdim. Ama yarım bırakmak içime sinmedi. Hem etkinlik olmasa da okuyacaktım kitabı, başlamışken bitsin istedim.

Cemile, kimilerine göre dünyanın en güzel aşk hikâyesi. Aslında, galiba ben de sevdim bu aşk hikâyesini... Başı ve sonu muğlak öykülerdendi ama, bu kez öyle olması hoşuma gitti. Cemile'yi ve Danyar'ı düşünmek, onlar için kafamda mutlu bir gelecek kurgulamak güzeldi. Ayrıca, Cemile'yi azıcık kendime de benzettim. Dik başlı oluşu, örf adet nedir bilmeyişi. gjdkgd

Aslında kitapta anlatılan sadece iki insanın aşkı değildi. Bir yandan da Cemile'nin minik kaynının (kayın oluyor herhalde kocanın erkek kardeşi, bu akarabalık şeylerini bilmiyorum ben, enişteden sonrası yok bende) Cemile'ye duyduğu, temiz bir aşk var. Benim en sevdiğim aşk, çocukluk aşkı... Keşke benim de çocukluk aşkım olsaydı. Gerçekten çok imreniyorum çocukluk aşkı olanlara... Neyse. Ve sadece bu da değil, tabiata ve yaşama duyulan aşk da vardı biraz. Küçük çocuğun resim yapma aşkı da. Cemile kısa oluşu, muğlak oluşu nedeniyle de güzeldi belki...

Sultanmurat... Aslında bu da bir aşk öyküsü, iki yeniyetmenin birbirine duyduğu aşk. Ama ne bileyim, ben belki de pek yabancı olduğumdan bozkırlara bu öyküye bir türlü uyum sağlayamadım. Beni içine çekmedi. Açıkçası hiç sevmedim ve bir an önce bitsin diye okudum...

Aytmatov demek ki benim için okunması zor bir yazarmış. Umarım Aytmatov'u da Dostoyevski gibi fobi haline getirmem. Bir akrabamız vardı. Ben ilkokuldayken o liseye gidiyordu. Edebiyat hocaları okutmuştu ona Suç ve Ceza'yı, ben de sürekli bir şeyler anlatmasını istediğimden, anlatmıştı. Tabii o zaman kafamın bir köşesine yazdım. Biraz büyüdüğüme kanaat getirince (12-13 yaşlarında herhalde) kitabı okumaya karar verdim ve aldım. Üstelik okudum da. Anlatmak istediğini derinlemesine anlayamamış olsam da etkilendiğimi hatırlıyorum. Kitabı okumakta zorlanmamıştım.

Buna rağmen lise yıllarımda hiç okuyamadım Dostoyevski, şimdi de elime almaya cesaret edemiyorum nedense... Bir arkadaşım Kumarbaz'ı getirmişti de, incecik kitaptan ancak 3 sayfa okuyabilmiştim. Dostoyevski okumak için doğru zamanı bekliyorum sabırla. Dilerim bunu aşacağım.

İşte Aytmatov da bu hale gelebilir gibi hissediyorum. Belki de elimdeki kitaplar tükenince bir kitabını daha edinir, okumaya çabalarım.

Böylece okunacak kitaplardan birini daha bitirmiş oldum. En azından böyle teselli buluyorum.

5/10

Salı, Eylül 03, 2013

Şarkı Söyle Luna Üzerine

Aslında, kitabı anlatmaya başlamadan önce biraz yazardan söz etmek isterdim ama ne yazık ki kadın hakkında hiçbir şey bulamadım. Sadece 1951 yılında doğduğunu, gazetecilik yaptığını ve belgesel niteliğinde kitaplarının, iki de gençlik romanının olduğunu biliyorum.

Şarkı Söyle Luna, bizleri II. Dünya Savaşı'na götüren bir kitap.  Roman 1939 yılı Varşovası'nda geçiyor. Ana karakter, Luna, Leh asıllı bir Yahudi. Onun ve ailesinin yaşadıklarına tanık oluyoruz. 14 yaşında bir kızın o savaş ortamında çocukluktan gençliğe geçişine, ilk aşkına tanık oluyoruz.

Kitapta Luna'nın en yakını babası ve büyükannesi. Luna ile babasını bağlayan en önemli şeyse müzik. Luna'nın muhteşem bir sesi var. Daha çocuk yaşlarda dinleyenleri kendine hayran bırakan, insanları ağlatacak kadar içlerine işleyen, müthiş bir ses.

Aslında her şey bir anda olmuyor. Hani su soğukken suya konan kurbağalardan bahsedilir hep, su yavaş yavaş ısıtılır ancak kurbağalar kaçmaz. En sonunda yanacaklarını fark ettiklerinde çok geç kalmışlardır. Luna'nın ve ailesinin başına gelenler de buydu işte.

Herkes tedirgin, gergin bir havayı seziyordu ama kimse için evini, yaşamını geride bırakıp sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmak kolay değildi.

Sular biraz ısınınca Luna'nın annesini iknaya çabaladı babası ve büyük annesi. Zamanları ve imkânları varken orayı terk etmenin bir yolunu bulmalıydılar. Üstelik Luna'nın annesi hamileydi. Ancak  bebek doğmadan burayı terk etmeyi kabul etmedi. Bebek doğduktan sonra ise çok geçti.

Şehrin ortasına duvarlar örüldü. Duvarın diğer tarafında kalan Yahudiler de buraya getirildiler. Sonra ise etrafta tifüs salgını olduğu ile ilgili afişler dolaşmaya başladı. Sonra tifüs salgını gerçekten yaşandı.

Kimisi evsiz, işsiz olan insanlar küçük bir alanda kaderlerine terk edildiler. Pek çok insan sokaklarda yaşamaya çalışıyordu. Ekmek, yiyecek, meyve bulmak neredeyse imkânsızdı. Bunlar önceleri çok pahalıydı, sonradan ise iyice ulaşılmaz oldular. Ortalık tifüsten veya açlıktan ölen cesetlerle dolmaya başladı. Öyle ki bir noktadan sonra insanlar yerdeki ölülere dikkat dahi etmiyorlardı, çünkü herkes yaşamanın bir yolunu bulmak zorundaydı.

Alınan tüm önlemlere rağmen tifüs Luna'nın evine de sıçradı ve annesini bu yüzden kaybetti. Bu olaydan sonra hayatlarına Rosa dahil oldu. O da duvarın öteki yanından gelmiş, yaşamaya çalışan biriydi. Annesi, küçük kardeşi Alman askerler tarafından öldürülünce çareyi Lunalara sığınmakta buldu. Böylece ailelerine o da katıldı.

Sonra... Sonra insanlar kendi içlerinde örgütlenmeye çalışmaya başladılar. Tabii toplama kampları girdi devreye. İnsanlara çalışmaları için bir kampa götürülecekleri söyleniyor, ismini yazdıranlara gıda yardımı vaadediliyordu. Böylece trenler dolusu insan gaz odalarını boyladı. Yine de alttan alta devam ediyordu örgütleniş. Daha sonra her şeyini kaybeden Luna da katılacaktı buna.

Bir süre sonra babaannesinin teslim edilmesi istendi. Persepolis'teki Marjane'ın büyük annesine benzetmiştim ben biraz bu kadını. Onun ölümü çok üzdü beni. Bohçasını hazırlayıp, bir şarkı mırıldanarak gitti ölüme.

Luna daha sonra babasını ve kardeşlerini de kaybedecek, elinde bir tek en küçük kardeşi (yanlış hatırlamıyorsam) kalacaktı. Ve böylece Luna da direnişe katıldı. Rosa zaten bu işin içindeydi ve birine aşık olmuştu. Bunca acının içinde direnişçiler için umut ve neşe kaynağı olan bir bebek getirdi dünyaya Rosa.

Ve en sonunda Luna'nın yolu bir adamla kesişti. Aslında en sonunda değil, birkaç kez... Luna'nın bir şekilde hiç unutmadığı, hep aklında olduğu bu adam da bir Alman askeriydi. Ah işte, imkânsız aşk... Yahudilere yapılanlardan utanıyor ve kurtarabildiği kadar çok insanı, çocuğu kurtarmaya çalışıyordu gizliden gizliye... Ve tabii ki kavuşamadılar.

Böyle çok kuru anlattım aslında. Bitirir bitirmez, duygularım tazeyken yazsaydım daha güzel anlatmış olacaktım. Zira kitabı okurken baya bir ağladım.

Üzerinde her ne kadar "Can Çocuk" yazsa da bu bir çocuk kitabı değil aslında. Yetişkinlerin de sıkılmadan okuyabilecekleri bir roman. Biraz sarsıcı, biraz canınızı acıtıyor, ortamı savaş olan hemen her kitap ve film gibi. Beni ise, gösterebildiğimden çok daha fazla etkiledi.

Kitabı şu D&R'ın Can Yayınları kampanyasından beş liraya almıştım ben. Siz de öyle uygun fiyata bulursanız, alıp okuyabilirsiniz :)

8/ 10

Cuma, Ağustos 30, 2013

Alice Harikalar Diyarında Üzerine

Tim Burton'ın -yanlış hatırlamıyorsam- 2010 yapımı Alice Harikalar Diyarında filmini izlemeyen kalmış mıdır bilmiyorum. Ben de filmi izlediğimden beri, aslında filmi izlemeden önce de, istiyordum kitabı okumayı. Çizgi romanı da defalarca kez okudum. Ancak bu güne dek bir şekilde okunmadı Alice Harikalar Diyarında.

En sonunda dün gece, Harry Potter ve Sırlar Odası bitince elimdeki kitaplara bir göz attım. Okuma Şenliği için okunacak, yasaklı bir kitap alamamıştım. Ama ya evdekilerden biri yasaklanmış kitaptıysa? Böylece ben de yasaklanmış kitapları araştırmaya başladım ve şaşırarak gördüm ki, Alice Harikalar Diyarında da 1865 yılında Çin'in Hunan eyaletinde, hayvanların bolca konuşturulması sebebiyle yasaklanmış. Çocukların hayvanlarla insanlara aynı değeri verebileceği mi ne düşünülmüş. (kaynak) Kitap 158 sayfa. Etkinlik için kabul edilir mi bilmiyorum ama, yine de biraz da yasaklı kitap kategorisi için okumuş oldum bu kitabı. Dün gece başladım, bu gün de bitirdim.

Kitap Can Yayınevi'nden de çıkmış. Alice Harikalar Ülkesinde ismi ile ve bundan zannediyorum altı sene sonra yayınlanmış bir de Aynanın İçinden Alice Harikalar Ülkesinde var. Ben kitabı bir de Can'dan okumayı çok istiyorum ve tabii ki yanında diğer kitabı almayı da. Neyse, gelelim kitaba...

Alice Harikalar Diyarında Lewis Carroll'un en bilinen eseri. Lewis Carroll 11 çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası din adamıymış. Carroll kardeşlerini eğlendirmek için oyunlar hazırlamakta çok başarılıymış. Pek çok alanda yetenekliymiş, zeki biriymiş. Bir süre Oxford'da matematik dersleri vermiş.

Carroll aslında bir kekemeymiş. Buna karşın çocuklarla rahat konuşabiliyormuş. Din eğitimi almasına rağmen din adamı olmayışına bunun da sebep olabileceği düşünülüyor. Bir başka sebepse, onun pek çok alanda ilgi ve yeteneği olduğunu fark etmiş olması.

Lewis Carroll, Chris Church College'in dekanı Henry George Liddell'in çocukları ile çok iyi anlaşıyormuş. Alis Harikalar Diyarında da Carroll'un bu üç küçük kıza anlattığı hikayelerin bir ürünü olarak doğmuş. Bu hikayeleri Alice'in isteği üzerine kaleme almış ve kendi çizimleri ile ona hediye etmiş.

Kitabı tesadüfen edinen Henry Kingsley ile George Mcdonald'ın ısrarları ile basılmasına karar vermiş. Alice Harikalar Diyarında dışında da eserler vermiş ancak en bilindik olanı minik Alice'in başından geçenlerin anlatıldığı bu kitap.

Söylenenlere göre yazar, Alice'e karşı saplantılı sayılabilecek bir sevgi besliyormuş. Onunla zaman geçirmekten çok hoşlanıyormuş, ancak daha sonra iletişimleri Alice'in annesi tarafından kesintiye uğratılmış. Bu tuhaf ilişkiden bize kalan da müthiş bir çocuk kitabı.

Alice Harikalar Diyarında için çocuk kitabı demek ne kadar doğru bilemiyorum. Aslında herkes kendinden bir şeyler bulabiliyor bu kitapta. Kitap pek çok filme, tiyatro oyununa konu olmuş, pek çok yerde kitaba atıfta bulunuluyor.

Beni Alice Harikalar Diyarında sevdalısı yapan en önemli şey, bahsettiğim film. Filmde Alice'i büyümüş ve bir kez daha kendisini harikalar diyarında bulmuş olarak görüyoruz. Büyüyünce çocukluk hayallerine yabancılaşan Alice bu dünyayı ve burada yaşayanları tanımıyor ama Harikalar Diyarı'ndakiler onu hatırlamakta ve ondan büyük şeyler beklemekteler, çılgın bir ejderhayı haklamak gibi.

Filmi izlemek benim için bir şanstı. Oradaki dünya öyle güzeldi ki, kitabı okurken de karakterlerin yerine filmdeki karakterleri koydum, gözümde öyle canlandırdım. Minik Alice'imiz saatine bakıp "Çok geç kaldım, çok geç kaldım!" diye söylenerek koşan beyaz bir tavşan görüyor ve onun peşinden bir kuyuya atlayıveriyor. Ondan sonra bir büyüyüp bir küçülen, tuhaf insanlarla, canlılarla karşılaşan Alice'in başına gelmedik kalmıyor. Kendini bir Beyaz Tavşan'ın evinde sıkışmış olarak buluyor bir bir ejderhadan hikâye dinlerken. Sonra bir de bakıyor ki bir mahkemede tanık kürsüsünde.

Elbette en sevdiğim karakter Şapkacı, hem de tartışmasız ve rakipsiz. Kitapta da en sevdiğim kısım çay partisiydi elbette. Şapkacı, Mart Tavşanı ve Fındıkfaresi kocaman bir masada oturmuş çay içiyorlar. Daha sonra Alice de katılıyor onlara.

"Biraz daha çay al," dedi Mart Tavşanı, Alice'e; çok ciddiydi.
"Henüz ağzıma hiçbir şey koymadım," diye cevap verdi Alice kırgın bir sesle. "Bu yüzden biraz daha almam söz konusu değil."
"Daha az alamam demek istiyorsun," dedi Şapkacı. "Hiçten biraz daha fazlasını alman çok kolay olsa gerek."
"Kimse senin fikrini sormadı," dedi Alice.
"Şimdi kim kişisel tartışmalara giriyor?" diye sordu Şapkacı zafer kazanmışçasına.

Mart Tavşanı, Şapkacı ve Fındıkfaresi sürekli çay partisindeler çünkü bir konser sırasında Şapkacı, Zaman'ın kalbini kırmış. Kırmızı Kraliçe "Yakalayın! Zamanı öldürüyor!" diye feryat edince, Zaman ile araları bozulmuş ve hep saat altıda kalmışlar. Yani çay saatinde. Öyle ki zavallılar fincanları yıkamak için bile zaman bulamıyorlarmış, çünkü hep çay saatiymiş.

 Alice Harikalar Diyarında deli saçması mı yoksa enfes bir çocuk kitabı mı? Yoksa ikisi birden mi? Eminim okuduğunuzda siz de bunu sorgulayacaksınız. Ama eminim çoğunuz, bu kitabı çok seveceksiniz.

Alice Harikalar Diyarında okumaktan çok memnun olduğum bir kitap oldu. Hatta bir ara filmi de tekrar izleyeyim.  Size de hem kitabı, hem filmi şiddetle tavsiye edeyim.

Ah, bu arada, unutmadan, kuzgunlar neden yazı masasına benzer sizce?

10/10