Remzi Kitabevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Remzi Kitabevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Eylül 10, 2013

Kutu Adam ~ Abe Kobo

Çeviren: Ahmet Gürcan
Özgün Adı: Hako Otoko
Kapak Resmi: Şengül Dehmen
Yayın Yılı: Nisan 1993
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Sayfa Sayısı: 164

ARKA KAPAK:

Unutulmaz "Kumların Kadını"nın yazarı Abe Kobo, günümüz Japon yazarlarının en başta gelenlerindendir. Modern çağın korkunç bir teşbihsel ifadesi olan Kutu-Adam, bize biraz Beckett'in oyunlarındaki tarzı çağrıştırıyor. Kafasını ve vücudunun üst tarafını kartondan bir kutu içine gömen bu adam, insanoğlunun hor görmesiyle bir fıçıya sığınmış alaycı bir Diyojen değildir. Bir karşıt kahramandır, kötülüğü güçsüzlük olan efsanevi bir varlıktır. Bir bakıcıdır aynı zamanda, çünkü dış dünya ile kurabildiği tek ilişki bakışı sayesinde olmaktadır. Bu belirsiz, anonim kişilik toplumsal baskılardan korunmak için kendi ile başkaları arasına bir ekran yerleştirmiştir; kutu ise, onun için hem güven verici hem de koruyucudur. Acı çekmesine ve yapayalnız olmasına rağmen mizaha ve hatta aşka da yetkindir. Kendisi de doktor olan Abe Kobo için, yıkık bir kişilik herhangi bir yolla yeniden şekillendirilebilir. Kutu-adam da, sevdiği kadın sayesinde, kendi iradesiyle boynundaki zincirden kurtulacaktır.

Yoğun ve kuvvetli bir dille yazılan roman, Japonya'da çok büyük bir başarı sağladı ve on beş kadar dile çevrildi.

A'nın tek hatası, kutu-adam olma konusunda bir başkasından daha bilinçli olmasıydı. Onunla alay edemezsiniz. Bir kere bile olsun, kimliği belli olmayan insanlar için var olacak, kimliği belli olmayan ve kapıları fark gözetmeksizin herkese açık olacak bir şehir hayal ettinizse; kendinizi bir kere bile olsun, yabancı insanlar arasında, savunmaya gerek duyulmayacak bir şekilde, amuda kalkıp yürüyebileceğiniz veya kimse bir şey demeden sokakta uyuyabileceğiniz; yeteneğinizle gurur duyuyorsanız şarkı söyleyebileceğiniz ve bütün bunları yaptıktan sonra, arzu ederseniz o kimliği belli olmayan kalabalığa karışabileceğiniz bir şehir de düşündünüzse, kayıtsız olamazsınız, zira siz de her zaman onunla aynı tehlikelerle karşı karşıyasınız. (sf.19)

Fotoğrafçı... görendir... en iyi yaptığı şey, nereye olursa olsun delik açmaktır. Aşağılık bir doğaya sahiptir. (sf.33)

Ben daha önce, bir balığın düşüşünden söz edildiğini hiç duymadım! Ölü bir balık, sonunda su yüzeyine çıkar ve yüzer. Serbest düşüş yapmak, balık için bir balmumuna oranla çok daha zordur. Düşmekte olan için, bu tersine bir düşüştür. Evet, öbür yöne doğru, ters bir düşüş.

Böyle bir şey olabilir mi yani? Havada boğulurmuş gibi, gökyüzüne karşı tersine bir düşüş: İyi değil mi? Ölüm riski eşittir. Bu, yere düşmekle aynı şeydir. Ve, bu, uyanmaya ve rüyadan çıkmaya zorlar. (sf.38/40)

Etrafındaki manzarayla ilişki içindeyken, insan yalnız gereksinme duyduğu kısmını aklında tutma eğiliminde oluyor. (sf.46)

Elbiselerini çıkartmaya başladığında, onları tamamen çıkarttığınki durumundan çok daha fazla çıplaksın. 
...
Bir eylem içinde olan çıplaklık basit çıplaklıktan daha saf bir çıplaklıktır. (sf.61)

Günde en az üç defa kullanılmıyorsa, o eşyadan hiç pişmanlık duyulmaksızın kurtulunmalıdır. (sf.72)

Neden, bir şekilde, neden herkes yeni haberler arıyor ve neden dünyanın böyle şekil değiştirmesini istiyor... Önceden haberdar olup, acil durumda hazır olmak için mi? Önceleri, böyle düşünüyordum. Ama, bu büyük bir komedi! İnsanlar yalnızca sakinleşmek için haber dinliyorlar. Onlara dinletilen haber kadar önemlisi, onu dinlemeleri ve böylece mükemmel bir canlılıkta kalmaları. Gerçek büyük haber, dünyanın sonunun geldiğinin bildirilmesi... Bunun en son haber olduğuna inanıyorum. Gayet tabii, herkes bunu duymak istiyor. Çünkü o zaman insan, dünyadan ayrılırken tek başına olmayacak. (sf.76)

Eğer hayalet, görülmeyen ama görülebileceği sanılan bir şey  ise, kutu-adam bunun tam tersiydi. (sf.81)

İnsanların %90'ının öyle ya da böyle bir kusuru var. Zaten insanın elbiseyi kıllarını kaybettikten sonra keşfettiğine inanmıyorum; aksine kılların azalmasını çıplaklığın çirkinliğini fark eden ademoğlunun, bunu elbiselerle örtmeye çalışmasına bağlıyorum. (Böyle bir açıklamanın gerçeği yansıtmadığını gayet iyi bilmeme rağmen yine de inanıyorum. ) Eğer insanlar başkalarının bakışlarından kaçarak yaşamaya devam ederlerse, bunun nedeni insan gözünün yanlışlıklar ve sanrılar yarattığına emin olmalarıdır. Benzer elbiseler giyerek saçlarını aynı şekilde yaptırarak, birbirleri tarafından fark edilmemek için hileler arıyorlar. Ben karşımdaki insanın yüzüne tam bakamıyorsam, o da bana tam bakmama eğilimine girecek ve eğik bakışlarla dolu bir hayat sürmeye doğru gidilecektir. Eskiden "pilori"* diye bilinen bir ceza uygulanırmış ama fazla zalimce bulunduğu için aydınlanmış toplumlar bundan vazgeçmişler. Birini dikizlemek genellikle hor görülür, çünkü dikizlenenin tarafında olmak istenmez. Kesif bakışların arasında kalırsan ve bundan kaçamayacak durumdaysan, karşılığında para istemen doğaldır. Sözgelimi, sinema veya tiyatroda seyredenler para verme, seyredilenler de para alma durumundadırlar. Kim olursa olsun görmeyi görülmeye tercih eder. (sf.85)

(*Pilori: 19.yy'a kadar uygulanan bu cezada, mahkûmlar aşağılanmak ve karalanmak amacıyla bir tahtaya kafalarından yerleştirilerek, halkın gözü önünde ortalama iki saat sergilenirdi.)

Bir intihara yardım etme cinayetiyle suçlanmak bir saçmalıktır. (sf.126)

Ölme kararı aldım. Umut ikiyüzlülüğünü bir kenara bırakalım. Bir şeker, onu ağzına alıp emene kadar serttir. Ama sonra hemen parçalara ayırmak istersin. Bir şeker parçası, bir kere kırıldı mı bir daha hiç ilk durumuna dönmeyecektir. (sf.126)

İntihar, bir tavır olma gerçeğinin yanında şerefli bir hareket tarzı da; ayrıca arzu veya akılla gerçekleştirilemez. Ufak bir bağlılık, küçücük bir iştah duraklama bahanesi oluyor. (sf.127)

Kederin dikkatini dağıtmak için yapılacak en iyi etkinlik ev işleridir. (sf.154)

Tutku, ateşli bir kendini tüketme arzusudur. (sf.160)

Perşembe, Eylül 05, 2013

SIR Üzerine

Sır, kitap takaslarımdan birinde elime geçti. Elime alıp karıştırırken, bir baktım okumaya başlamışım. Yazarı daha önceden ne tanıyordum ne de bir kitabını, gazetede herhangi bir yazısını okumuştum. Sonradan şöyle bir bakınca, sanattan, müzikten anlayan, kendini yetiştirmiş, nasıl derler, mürekkep yalamış bir kadın olduğunu düşünüyorsunuz. Muhtemelen öyle de. Ancak sanattan anlamak, tahsilli olmak hatta belki çok okumak bile yazar olmak için yeterli değil bana göre.

Bu girişten anlayacağınız gibi, kitabı pek sevmedim. Aslına bakarsanız güzel başlamıştı. Konusu ilginçti. Şen şakrak, ailesi tarafından sevilen ve sayılan bir kadın 96. yaşını kutlamasına saatler kala yatağında ölü bulunuyor, kolunda bir kelepçe ve bir defterle. Torunlarını, onların çocuklarını görmüş bu kadın, Hüma Hanım, ailesinin yetişkin fertlerine yaşamının bir kısmını anlattığı bir defter bırakmış. Onlardan oturup bu defterde yazanları okumalarını ve daha sonra defteri kendisiyle birlikte defnetmelerini vasiyet etmiş. Bizim kitapta okuduklarımız da bu defterde yazanlar.

Hüma zengin, açık fikirli, ileri görüşlü ve bulundukları camiada saygınlık kazanmış bir ailenin biricik çocuğu. Ailenin üzerine titrediği bu kız, yazlıktaki komşuları Nesim'e aşık oluyor. Kendisinden yaşça büyük bu delikanlı da onu fark ediyor ve ailelerinin karşısına evlilik talebiyle çıkıyorlar. Hüma'nın ailesi aslında kızlarını erken yaşta evlendirmek niyetinde değiller ama, baktılar olmayacak, öğrenimine devam etmesini şart koşarak evlenmesine izin veriyorlar...

Öncelikte, kitapta anlatılan bu aşkı yadırgıyorum... Ben sözcüklerin olmadığı, sadece bedenlerin konuştuğu bir aşk tasavvur edemiyorum, belki yaşamadığımdan. Birbirlerini hiç tanımayan bu iki gencin evlenmesi ve bir anda delice bir aşkla birbirlerine tutunmaları bana saçma geldi. Bedensel çekim bu kadarına kadir mi? Neyse, bu masalsı aşkı yapmacık buldum.

Öğreniyoruz ki Nesim biseksüel. Erkeklerden de hoşlanıyor. Daha sonra biri ile tanıştırıyor Hüma'yı, Nigel diye bir arkadaşıyla. Aslında Hüma ile evlenmeden önceki sevgilisiymiş. Sonra hadi bakalım, o da aşık oluyor Hüma'ya. Biz ne olduğunu anlayamadan Hüma, Nigel'ın yanında çıplak yatıyor, Nesim de ötelerinde. Hemen ardından Nigel ölüyor...

Üzgünüm ama bunu mantıklı ve samimi bulmuyorum. Bir insanın kocasını bir erkekle paylaşmayı göze alması, bu kocanın karısını eski sevgilisiyle aynı yatakta sarmaş dolaş görmeye bir itirazının olmaması da kabul edilebilir edebiyat dünyasında. Bana kalsa gerçek hayatta da edilir. Burada beni rahatsız eden eylemin marjinal oluşu değil, karakterlerin buna müsait olmayışı. Yani yazar öyle kurgular, öyle anlatır ki o insanlardan bunu beklersiniz, normal karşılarsınız. Onların tabiatına uygun bulursunuz bu davranışı. Yine -biraz da yazarın okuru nasıl yönlendirdiğine bağlı olarak- ayıplarsınız veya yüceltirsiniz bu kadar anlayışlı olunmasını. Ama bu karakterler buna uygun değildi, okur iyi hazırlanmamıştı. Kişilikleri, cümleleri... Her şey iğreti kaldı sanki onların üzerinde.

Bir de inci kolyeler ve gelecekten haber veren kehanetler... Belki biraz mistisizm koksun istemiş yazar, belki bunun öyküyü daha... nasıl anlatsam bilemedim, belki derinleştireceğini düşünmüş ama pek fazla etkilenmedim.

Yazarın "Bedenleriyle, cinsellikleriyle, kokularıyla iç içe geçmişlerdi..." gibi çok virgüllü anlatımını sevmedim ve ayrıca cinsellikleriyle nedir yahu?

Eminim yazar kitabını seviyordur ve yarattığı karakterde kendini bulmuştur. Ama, yavan mı demeliyim bilmiyorum... Tatsız tuzsuz bir kitaptı. Kendimden beklediğimden daha hızlı okudum, sayfalar kolay aktı ama keyif vererek akmadı. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.

Muhtemelen Hüma Hanım'ın en sevdiği torunu Hüma'nın gönül maceralarına göz atıp yaşlı Hüma'nın yaşamının geri kalanını okuyacağımız bir kitabı var daha yazarın zira öyle bitti bu kitap. Ama alıp okur muyum bilmiyorum. Büyük bir merak ya da istek duymuyorum.

Sır pek beğenmediğim bir kitap oldu. Ama en azından bir yazarla tanıştım, böyle bakayım biraz da olaya. Okuyup okumama kararı da size kalsın *.*

4/10

Cumartesi, Temmuz 13, 2013

RAMSES Işığın Oğlu ~ Christian Jacq

Çeviren: A. Rıza Yalt
Özgün Adı: Ramsés: Le Fils de la lumiére
Kapak Düzeni: Ömer Erduran
Yayın Yılı: 20.Basım / Mayıs 2005
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Sayfa Sayısı: 350

ARKA KAPAK:

I.Seti, güçlü ve sevilen bir hükümdardır. Akıllı yönetimi sayesinde, ülkesini dünyanın en güçlü imparatorluğu yapar. Ancak tahtı devretme zamanı yaklaştığı için iki oğlu arasında bir seçim yapmak zorundadır.

Henüz on dört yaşında olan Ramses, azimli, dürüst ve akıllıdır; ancak gençliğinin verdiği heyecan zaman zaman hata yapmasına yol açmaktadır. Genç Ramses'in rakibi olan, kurnaz ve hain ağabeyi Şenar ise, taht yolunda küçük kardeşini engellemek için her türlü komploya girişmeye hazırdır.

Gerçek bir erkek, gücünün sonuna kadar gider; bir kral ise daha ötesine geçer. (sf.10)

Hiçbir temele dayanmadan bir düşünce ileri sürmeye kalkışmak aptallığın ta kendisidir. (sf.145)

Kendi kendinden kaçmanın bir yolu da, sana dışarıdan kabul ettirilmek istenen bir görevde kalmak değil midir? (sf.150)

Ramses, insanların doğal eğiliminin esas olanı kabul etmeyip birtakım yanılsamalarla beslenmek olduğunu saptadı. (sf.182)

Sadece kendini beğenmişlerle budalalar korkuyu bilmezler. (sf.212)

Bunca nankörlük ve haksızlık sana acı vermiyor mu?
İnsanların yasası budur. (sf.277)