Nahide Dikel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nahide Dikel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 28, 2013

Oaxaca Günlüğü ~ Oliver Sacks

Çeviren: Deniz Koç
Özgün Adı: Oaxaca Journal
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Yayın Yılı: 1. Baskı / Mayıs 2013
Yayınevi: YKY
Sayfa Sayısı: 128

ARKA KAPAK:

Bir nörolog ve psikiyatr olan Oliver Sacks, yaptığı muhteşem iç yolculuklardan sonra bu kez bir "dış" yolculuğa çıkıyor, okurunu da bir dış yolculuğa çıkartıyor. Bu arada Sacks'ın hiç bilinmeyen bir yanını da öğreniyoruz. Çocukluğundan beri eğreltiotlarına duyduğu ilgi ve sevgi.

Oliver Sacks 2000 yılı kışında, zaman zaman toplantılarının dinleyicisi olduğu American Fern Society'nin (Amerikan Eğreltiotu Derneği) Meksika'nın göbeğindeki Oaxaca (Okaha okunur) bölgesine düzenlediği bir araştırma gezisine katılır. Gezi boyunca gün gün yazılmış bu günlükte yalnız eğreltiotları yok... Meksika'nın ve Oaxaca'nın Kolombus öncesi ve koloniler dönemi tarihi, kültürleri, kakaoyla çikolatanın geçmişi ve bu günü ve bir tür tekila olan meskalinin nasıl yapıldığı, Zapotek harabeleri, Maya soyundan gelen yerli halkları, pazaryerleri, yalnız bitkileri değil, kuşları ve böcekleri, yol arkadaşlarının yer yer esprili portreleri, kısacası müthiş bir dünya yer almakta bu kitapta.

Odasında seyahat etmekten zevk alanlarla, Meksika'ya gitmeyi planlayanlar için ufuk açıcı bir kitap Oaxaca Günlüğü.

Başka kültürleri tanımak, ne kadar yerel ve ne kadar özel olduklarını görmek, kendi kültürünün evrensellikten ne denli uzak olduğunun ayırdına varmak ne kadar önemli. (sf.15)

Bu günlerde pek az keyfe, tabir yerindeyse, "izin" veriliyor -halbuki hayatın tadının kesinlikle doya doya çıkarılması lazım gelmez mi? (sf.15)

Sık sık mesleki toplantılara katılmak zorunda kalırım: Nörologların ve nörobilim uzmanlarının toplantılarına. Fakat bu toplantıdaki hissiyat bambaşkaydı: Bir özgürlük vardı, mesleki toplantılarda asla şahit olamadığım türden bir rahatlık ve rekabetten uzaklık. Belki de bu rahatlık ve içtenlik nedeniyle botanik tutkusu ve merakı herkesi sarabiliyordu, belki de üzerimde mesleki bir zorunluluğun ağırlığını hissetmediğim için bu toplantılara her ay düzenli olarak katılmaya başladım. (sf.25)

Bense, şahsen, her ne kadar bu adaptasyonların güzelliğini takdir etsem de, eğreltilerin yeşil ve kokusuz dünyasını, çiçeklerin gelişinden önceki haliyle bu çağlar öncesine ait yeşil dünyayı tercih ediyorum. Üstelik bu, üreme organlarının -stamen ve pistiller- gösteriş yaparcasına göze sokulmayıp yaprak ayasının altında zarafetle gizlendiği büyüleyici bir tevazunun egemen olduğu bir dünya. (sf.43)

Teotitlan del Valle'de neredeyse herkes yünü taraklama ve eğirme, en sevdikleri kaktüslerin üzerinde böcek besleme, uygun çivit bitkilerini toplama gibi dokuma ve boyama işiyle ilgili şeylere ilişkin derin ve ayrıntılı bilgiye sahip. Bilgi bir bütün halinde bu köyde yaşayan ailelerin bireylerinde hayat buluyor. Başvurulması gereken "uzmanlar" yok, köydekilerin zaten bilmedikleri harici bir bilgi yok. Uzmanlık bütün yönleriyle tam da burada bulunuyor. (sf.98)

Perşembe, Eylül 19, 2013

Ruhun Yalnızlığı ~ Eugenio Borgna

Çeviren: Meryem Mine Çilingirlioğlu
Özgün Adı: La solitudine dell'anima
Kapak Tasarmı: Nahide Dikel- Elif Rifat
Yayın Yılı: 1.Baskı / Şubat 2013
Yayınevi: YKY
Eguenio Borgna bir psikiyatri başhekimiymiş. Bir sürü de tuhaf kitabı varmış delilikle, umutla, umutsuzlukla, melankoliyle ve öteki hislerle ilgili. Ancak benim en çok ilgimi çeken, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, psikiyatriyi mekanik, soğuk ve mesafeli bir şeymiş gibi değil de daha hassas, kırılgan ve incelikli bir şeymiş gibi algılaması.

Ruhun Yalnızlığı, söylemeye gerek bile yok, yalnızlıkla ve acıyla ilgili. Sanki yalnızlığa birkaç farklı açıdan bakıyoruz bu kitapla. Tabii ki acıya da öyle.

Önce yazar yalnızlıkla tecridi ayırmak gerektiğini vurguluyor. Yalnızlığın bir noktaya kadar her insanın yaşamında mihenk taşı olduğunu ancak bunun tecride, diğer insanlardan kopmaya ve dünyadan soyutlanmaya ulaşması halinde yakıcı, acı veren bir durum haline dönüştüğünden söz ediyor. Bu nedenle içinde bulunduğumuz yalnızlığın normal ve insanın ruhunu besleyen bir yalnızlık mı yoksa tecrit mi olduğunu anlamamız gerekiyor.

Acı ile yalnızlık arasındaki ilişkiyi inceliyoruz biraz. Melankolinin yalnızlık olmadan var olup olamayacağını sorguluyoruz. Biraz da korkuyla ilişkili yalnızlık. Bu nedenle korkular üzerinde duruyoruz. Önce kaygının ve korkunun ne olduğunu tanımlıyoruz, daha sonra korku türlerini. Benim en çok ilgilendiğim tabii ki "Farklılık ve Delilik Karşısında Duyulan Korku" oldu. Aslında kitabımda koca bir paragraf işaretlemişim, çok güzel cümlelerle bahsedilmiş bu konudan ama tamamını alıntılamayacağım. Sadece şunu söylemeliyim, yazar delilik ve farklılık karşısında duyulan bu yoğun korkunun nedeni olarak önyargılarımızı görüyor ve diyor ki "Önyargının korkutucu ve değişmez gücü, insanların düşüncelerine ve hayal gücüne kök salma konusundaki akıldışı ve yaygın eğilim, hayatımızın çeşitli alanlarında her birimize eşlik etmektedir ve bunun bilincinde olmamız lazımdır." 

Sonra mutluluğu sorguluyoruz. Onu tanımlamaya çalışıyoruz, biraz da yalnızlık ve mistisizme değiniyoruz. Hastalık sebebiyle ortaya çıkmış veya derinleşmiş yalnızlık,ölüm ve yalnızlık üzerinde duruyoruz ve en sonunda yalnızlığa çareler arıyoruz.

Yazar yalnızlığın sanatla, edebiyatla olan ilişkisine değiniyor aslında biraz da kitap boyunca. En başta dediğim gibi, bize hormonlardan, beynin biyolojik işleyişinden söz etmektense insan ruhundan bahsediyor ve her şeyi bu "ruh"u göz önünde bulundurarak ele alıyor. Pek çok filozofun, yazarın ve şairin adı geçiyor kitapta, bir sürü de alıntı var. Psikiyatri söz konusu olduğunda farklı bir bakış açısı herhalde, gerçi tabii bu işle uğraşanlar bunu daha iyi biliyordur.

Ben ne düşünüyorum? Bilemiyorum. İki üç sene önce olsa bu yaklaşımından dolayı kitaba bayılırdım. Ruhun varlığını sorguladığım ve her şeyi somut olarak anlamlandırmaya çalıştığım şu dönemde, ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. Bu nedenle kitabı hayatımın bir evresinde tekrar okuyacaklarım listesine alıyorum.

Bu arada kitabı Pinuccia'nın Okuma Şenliği'ne dahil etmek istiyorum, kurgu olmayan bir kitap kategorisine.

Ruhun yalnızlığı felsefeyle, psikolojiyle ilgiliyseniz muhtemelen okumak isteyeceğiniz bir kitap.

Cuma, Ocak 25, 2013

BÜYÜK BALIK ~ Daniel Wallace

Efsanevi Ölçülerde Bir Roman

Çeviren: Begüm Kovulmaz
Özgün Adı: Big Fish
Kapak Resmi: Emre Özbay
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Yayın Yılı: 2. Baskı / İstanbul, Ocak 2011
Yayın Evi: YKY
Sayfa Sayısı:149

 ARKA KAPAK:

Edward Bloom çocukken herkesten hızlı koşar, okulu asla asmazdı. Büyüdüğünde birçok insanın hayatını kurtardı, devleri ehlileştirdi. Hayvanların dilinden anlardı, onlar da onu çok severdi. İnsanlarsa ona bayılırdı. Kadınlar ona tutulur, o da karşılık vermeden duramazdı. Üstelik anlatacak o kadar çok öyküsü vardı ki.

Şimdi hasta yatağında ölümü bekleyen Edward Bloom, yanı başındaki oğlu William'la hayatın anlamı üzerine konuşmak ya da ona nasihat etmek yerine bildiği fıkraları anlatıyor, hikâyeleriyle hayatına dair ipuçları veriyor. Büyük Balık, Edward Bloom'un, onu oğlunun gözünde dünyanın en sıradışı adamı haline getiren inanması güç olaylarla örülü yaşamöyküsü. Büyüleyici, tuhaf ve eğlenceli, efsanevi ölçülerde bir roman.
  • Ölümle pençeleşenlerin ülkesinde cümleler tamamlanmıyor, nasıl sonlanacaklarını önceden biliyorsunuz. (sf.25)
  • Bir adamın anlattığı hikâyelerin hatırlanması o adamı ölümsüz kılar, bunu biliyor muydun bakalım? (sf.29)
  • İnsanı yaşatan hayalleridir William, baban şimdiden bir imparatorluğun hayallerini kuruyordu. (sf.52)
  • "Böyle konulara tepetaklak dalmak beni huzursuz ediyor," diyor örtülerin altında sıkıntıyla kımıldanarak. "Aslını kim bilebilir? Kanıt yok ki. Ben de bir gün hayır diyorum, ertesi gün evet. Bazen de kararsız kalıyorum. Tanrı var mı? Bazı günler gerçekten inanıyorum, var diyorum, bazı günler o kadar emin değilim. Koşullar kusursuz olmaktan uzakken güzel bir fıkra anlatmak daha uygun geliyor bana. En azından gülebiliyorsun." (sf.69/ 70)
  • "Hikâyeye inanman gerekmiyor" diyor bitkin bir tavırla. "Hikâyenin anlattığı şeye inanman gerekiyor. Bir tür metafor gibi." (sf.99)
  • Fırsatlar kimi zaman kılık değiştirerek çıkar karşımıza. (sf.121)
  • Benim gibi bir adam için bir şeyin sadece bir parçasına sahip olmak çok güç. Eğer parçası o kadar iyiyse bütünü çok daha iyi olmalı çünkü. (sf.126)
  • Babam gülümseyerek ne kadar zekice, gerçek hayata ne kadar benziyor, diye düşünüyor; son anda, en az ihtiyaç duyulan saniyede bir patika çıkıyor insanın karşısına. (sf.127)

Salı, Eylül 18, 2012

DOST MEKTUPLARI ~ James Baldwin / Engin Cezzar

Çeviren: Seçkin Selvi
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Yayınevi: YKY
Yayın Yılı: 1.Basım / İstanbul, Kasım 2007
Sayfa Sayısı: 160

ARKA KAPAK:

James Baldwin'le Engin Cezzar, Baldwin'in ikinci kitabı Giovanni'nin Odası'nın yayımlanmasından bir yıl sonra, 1957'de New York'ta tanıştılar. Baldwin romanı Cezzar'la birlikte oyunlaştırdı ve başrol için de onu önerdi. Giovanni'nin Odası hiçbir zaman sahnelenemedi ama Baldwin'in otuz yıl sonraki ölümüne kadar sürdü.

Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaşayan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: "Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bu gün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım..." "Peki" dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik.
  • Ayrıca oyun yazmak, iğne oyası -ya da ona benzer bir şey yapmaya benzer; gerektiği anda kullanabilmek için bir milyon şeyin akılda tutulması, işlenmesi, sunulması gerekir; tam üç kez bu oyunun sonuna geldim, üçünde de varılması gereken sonu hazırlamamış olduğumu gördüm. (sf.28)
  • Hem yaşayıp hem çalışmak sorununu çözemedim. İnsanın ikisini de yapması gerektiği kesin; ama aralarında savaş var gibi görünüyor ve tükenmek çok gerçek bir şey, dahası en şaşırtıcı biçimlerde ortaya çıkabiliyor. (sf.41)
  • İşin kötüsü, korkarım (itibarımın değil) ruhumun o ölmez yanını, o serüven tutkusunu, bilinmeyeni ve imkânsızı göze alma cesaretini yitiriyorum. Tam tersine, bakıyorum da herhangi bir olayda (konu ne olursa olsun) ince eleyip sık dokuyorum, artısını, eksisini, riskini, tehlikesini tartıp duruyorum. Düşünce mekanizması bir kez bu kıyaslama yoluna saptı mı, ya hepten yüreksiz ya da gereğinden fazla gözüpek oluyorsun. Her iki şıkta da sonuç hep aynı durağanlık, hep aynı hareketsizlik. (sf.48)
  • Bahse girerim ki gereken tek şey deniz havasıymış.Ne de olsa Hudson Nehri okyanısa dökülüyor ve sen denizle barışık oldun mu, deniz sana bütün hikâyeyi anlatır. (sf.64)
  • Benimle alışverişi kesme kararı vermene neden olacak bir şey mi söyledim, yanlış bir şey mi yaptım diye kendi kendimi yemeye başlamıştım. Bir kez böyle düşünmeye başladın mı, insanların seninle ne diye dost olacağını aklın almaz oluyor. (sf.71)
  • İnsanın beyninin kafatasının içinde kendi ekseninde döndüğünü hissettiği anlardan biri. İki arada bir derede kalınca içinden geleni yapacaksın. Gerçekten istediğin şeyi biliyorsan ne söz, ne prensip kalmalı. (sf.75)
  • Çalışmak harika bir avutucudur; insanlardan nefret etmeyi sürdürecek kadar boş zaman bırakmaz. (sf.80)
  • J'avait reculer pour mieux sauter - Önce dibe çökeceksin ki iyi sıçrayasın. (sf.83)
  • Boktan herifin tekiyim, ama seni seviyorsam seviyorum demektir, işte bu kadar. (sf.86)
  • Söz vermenin pek çok yolu var -sözcüklerle, bakışlarla, beden diliyle söz verebilirsin- ben de yerine getiremeyeceğim sözler vermek istemiyorum artık. (sf.112)
  • Seni müthiş özlüyorum. Bir an geliyor ki, neredeyse aklımı yitirecek gibi oluyorum. Ama galiba insan gerçekten aklını yitirmek zorunda kalıncaya kadar çıldırmıyor. (sf.124)
  • Oysa şimdi Berford yüzünden İstanbul'dan ayrılamam; hem boyuna şehri terk etmek demek, sonunda bu berbat dünyayı terk edeceksin demektir. Bu dünyayı nasıl olsa terk edeceğimi biliyorum, ama buradan insan soyu denilen bir korkaklar sürüsü tarafından kovalanmama da izin vermeyeceğim. (sf.125/126) 
  • Aşkın -iki kez- hüsranla sonuçlandığını görmek ve dünyanın aşkı nasıl yok ettiğini ya da bir babanın kendi oğlunu yok etmeye nasıl istekli olduğunu görmek, "ödeşmeyi" gerektiren bir duygu yaratır. Bu noktaya gelenler ya aziz olurlar, ya zorba ya da şair. (sf.141)

Perşembe, Eylül 13, 2012

MADAM ARTHUR BEY VE HAYATINDAKİ HER ŞEY ~ Mine Söğüt

Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Kapak Resmi: Bahadır Baruter
Yayınevi: YKY
Yayın Yılı: 1. Baskı / İstanbul, Eylül 2010
Sayfa Sayısı: 164

ARKA KAPAK:


Kara Yalı'da gizlenen Madam Arthur Bey,
eski fotoğrafların izinde romanını yazan Olcayto Ran, yangınların  ve ölümlerin dilsiz kadını Maria, eski
sevgili Keşşaf Hanuman, her şeyi bilen hayat kadını Nagehan, kimliğini arayan Şehnaz Hanuman,
bütün cinayetlerin tek tanığı antikacı Kedileş, Kara Yalı'da kaybolmuş bir baba 
Ruhat Ran...
Kara Yalı'nın salyangoza benzeyen çıkışsız gövdesinde herkes kendine yeni bir hayat arar.
Herkes kendi hayatından kurtulmak, olanları unutmak ister.
Tehlikelerle dolu yalıda herkes dönüşür,
herkes bir başkası olur.
Mine Söğüt'ten, zamanın ve dünyanın sınırlarını 
zorlayan, yaşamın gizlerinde dolanan
tuhaf bir roman...

"Bunları Olcayto'nun  rüyasına giren büyük siyah bir kuş söylüyor.
Kuş bunları söyledikten sonra kanatlanıp pencereden aşağıya atlıyor. Olcayto uykunun derinliklerinden ter içinde uyanıp pencereye koşuyor, camı açıyor, aşağıya  bakıyor.
Alacakaranlıkta, bomboş sokakta uzun boylu ve zayıf bir çöpçü, tahta saplı sarı bir süpürgeyle
kocaman simsiyah bir kuş ölüsünü 
faraşa doğru itiyor."
  • Kaderle başa çıkmanın tek yolu, ona kafa tutmaktır. (sf.12)
  • Bu gün ölse... Yeryüzünde hiçbir şey değişmez... (sf.13)
  • Kimsesizlik sanıldığı gibi güçten düşürücü bir zafiyet değildir. Aksine insana güç verir. (sf.13)
  • Sadece insanların değil, tanrıların da kaderi vardır. 
  • Neden anı sabitlemek ister insan? Neyi hapsetme arzusudur bu? Zamanı mı? O geniş, sonsuz, o başlangıçsız, o tanrısal zamanı mı? Hiç anlayamadığı, anlayamadığı için de ölesiye korktuğu zamanı? Zapt etmek ister? İnsan? Neden? Bugününe, anına, yaşadığı hayata sahip çıkmayı beceremezken, geçmişin elini kolunu bağlayarak, olmuş bitmiş geçmiş gitmiş bir anı durdurmanın anlamı ne? (sf.20/21)
  • Suç bulaşıcıdır. (sf.21)
  • Keşke sadece hayal ederek ölebilse insan. (sf.24)
  • Doğduğu yerde ölen insanlar şanslıdır. Hiç göç etmeyenler. Kaçmak zorunda kalmayanlar. İlk soludukları havayla son soludukları hava aynı olanlar... şanslıdırlar. Sonra çocuklarını hiç kaybetmemiş ve hayatı boyunca hiçbir savaşın ortasında kalmamış olanlar. Onlar da şanslıdırlar. Ama yine de neticede herkes ölür. Aciz ya da gaddar. Adil ya da düzenbaz. Vicdanlı ya da vicdansız. Herkes neticede bir gün ölür. Bütün iktidarlar yıkılır. (sf.31)
  • Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. (sf.37)
  • Kimse savaşırken kötü bir şey yaptığını düşünmez. (sf.38)
  • Ama istekle cesaret aynı hızda koşan atlar değiller. Biri hep geride. Birinin ayağı hep kırık. Biri hep ölü. (sf.38)
  • Karşılıklı susmak bazen karşılıklı konuşmak kadar kıymetlidir. (sf.48)
  • Bir yazarın iradesine terk edilen doğru, artık doğru değildir; bazen her şeydir; bazen hiçbir şey. (sf.60)
  • Hayat yolunu hep beklenmedik, hesapsız buluşmalar, talihli karşılaşmalar sayesinde bulur. O yüzden hiçbir hayat sıradan değildir. En sıradanında bile görkemli bir hikâye, tedirgin bir giz... (sf.71)
  • Her gerçek her zihinde yeni bir gerçekliğe bürünür. Kimse kimsenin hikâyesini anlatamaz. Herkes herkesin hikâyesini yeniden yazar. Anılar izafi. Tıpkı zaman gibi. Biz nasıl yaşarsak anılarımız da öyle oluşur. Tüm huylarımız bulaşır anılara. Tüm hayallerimiz ve beklentilerimiz. Kinimiz biçimlendirir onları. Öfkemiz kabartır. Kendimize güvensizliğimiz yontar sonra. Kötücül ne varsa bünyemizde, hafızamıza sirayet eder. O yüzden kimse kimsenin gerçek hikâyesini anlatamaz. Herkes herkese yeniden, yeniden, yeniden gerçekler yazar. Tek doğru olmadığı gibi tek tarih de yoktur o yüzden. Onun kişisel tarihi bile, belki de, bin tane. (sf.74 / 75)
  • Cevapsız kalan soru aslında cevabı işaret eder. (sf.77)
  • Hiçbir şey kendi sınırlarını aşamaz. (sf.79)
  • İki insan birbirini bir kere kabullenmeyegörsün. Anahtar kabullenmektir. Sonra her şey mümkün olur. (sf.106)
  • Hileli bir kim kimdir oyunu gibi hayat.
    Kimse, olduğu kişi değil. Herkse başkası. Bambaşkası. Ve kimin kim olduğu muamma. Hep muamma. (sf.121)
  • Hayatın kaçmayı, devamlı kaçmayı öğrettiği insanlar en huzurlu rüyalarını metruk vagonlarda görürler. (sf.134)

Çarşamba, Nisan 18, 2012

Semaver ~ Sait Faik Abasıyanık

Yayın Evi: YKY
Yayın Yılı: 6.Baskı / Ocak 2004
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Sayfa Sayısı: 105



ARKA KAPAK 
"Namuslu adamdı Sait Faik, ömrü boyunca  namuslu kaldı. Yalnız namuslu olmakla yetinmedi, insanları değerlendirmede en başta namus ölçüsünü kullandı. (...) yazış tarzında da gene ömrünün sonuna kadar namuslu kaldı. Hiçbir zaman şaşırtma yoluyla, büyük laflar ederek, büyük davaların savunucusu görünerek ilgi ve alkış toplamaya kalkışmadı... Süsleyip, püslemek küçüklüğüne düşmeden düpedüz söyledi..." 
Yaşar Nabi
"... Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tanımadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir." 

diyen büyük yazarın; ilk kez 1936 yılında yayımlanan hikâye kitabı Semaver yeniden gözden geçirilerek yayına hazırlandır.

Mektuplar, manüskriler ve gün ışığına çıkmamış metinler sırada...

  • Allah hiç gülmez mi? (sf.11)
  • Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. (sf.11)
  • Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar... (sf.12)
  • Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısıyla dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz maluklardı. (sf.19)
  • Hepimiz, sırtlarımızda ve elbisemizin altında, gözlerimizin içinde bir müstakbel ölü gezdirmiyor muyduk? (sf.32)
  • Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm. Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım. (sf.54)
  • Lisanlarını anlamadığımız insanların haletiruhiyelerini keşfetmek hususunda çok aciziz. Onların bizim her günkü konuştuğumuzdan daha başka, daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız. Bir müddet onlarla çok alakadar olduğumuz halde biraz sonra onları unutuverir, yine kendimize, lisanımıza ve etrafımıza yani kendi kendimize döneriz. (sf.59)
  • Soğan ekmek yalnız şehirli midesine değil köylü midesine de dokunabilir ve dokunmaktadır. (sf.60)
  • İnsana öyle gelirdi ki bu adam garsonluk için doğmuştur. Kendisi de bunun farkındadır. Halbuki hiç de öyle doğmamıştır. Pekâlâ bir doktor da olabilirdi. Doktor fizyonomisini birkaç sene icrayı tababetten sonra takınabilirdi. Bu ihtiyatların ve mesleklerin saça, göze, kaşa verdiği bir şeydir. Aldanmamalıdır. Çünkü insanlar garson doğmazlar. Onun çok tekrarladığı müthiş bir lafı vardır; söyleyelim: "Garson ölürler ama, garson doğmazlar." (sf.64)
  • Korku da bir önsezidir. Fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir. (sf.76)
  • Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarlarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar; veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler. (sf.80)
  • Anlaşıldı ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyle ise yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek. (sf.80)
  • Küçük şeyleri unutamayanlar, en hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir. (sf.87)
  • O zaman ne ağır şeydi, ne kımıldamaz mahluktu. (sf.92)
  • Serçeler zaman mefhumu bilmiyorlar. Bu tabiatın kendilerine çoktandır vermediği duşa bütün ömürleri, bütün hevesleriyle atılıyorlar. Yağmurun büyük damlaları, onların tüyleri üstünde akmadan buhar oluyor gibi; serçelerin sıcaklıklarına, ruhlarına, vücutlarına siniyordu ve bir yağmur damlasını küçük vücutlarına onlar, nasıl kendilerinden umulmaz bir şehvet ve lezzetle sindiriyorlardı. Ah serçeler ne bahtiyardı! (sf.92)
  • Toprak, yaz yağmurundan daha bol yağan kadın gözyaşına her nedense her zaman hasrettir. (sf.98)
  • İhtiyar adam ağlıyor. Harbe, sipere, kurşuna ve gürültüye... kamyonlara ve gazlara ve otomobillere, bir nevi medeniyete Sırpça ağız dolusu küfrediyordu. (sf.101)
  • Pavel'e bir köy... Otomobilsiz, sessiz, sakin yollarında dereler akan bir köy ve küçük bir Sırp kızı lazımdı, diyor bir küçük köylü Sırp kızı... Uzun saçlı, mavi gözlü, sapsarı. (sf.101)
  • "Bir akış hastasını ziyaret; bir eşeği tımar etmeye benzer. Eşek olmadığım için, tımara da ihtiyacım olmadığını arz eder ve derin bir hürmetle sizleri selamlarım, efendiler." (sf.102)
  • Zevk, demişti, en uçucu şeydir. En hurdebini delikten kaçan bir gazdır. Onun için değil midir ki, zevki mütemadiyen değiştirmek lazımdır. (sf.104)

Cuma, Mart 30, 2012

Lutetia ~ Pierre Assouline

Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu
Yayın Evi: YKY
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Sayfa Sayısı: 326


Arka Kapak Yazısı:

Lutetia'nın en gizli kıvrımlarının arasına saklanmış bir adam,Avrupa'nın yeni bir dünya savaşına batışını gözlüyor.Edouard Kiefer,Alsace'lı, eski istihbarat polisi.Otelin ve otel müşterilerinin güvenliğinden sorumlu detektif.Ketum ve dokunulmaz,kimse ne düşündüğünü bilmiyor.

Lutetia Oteli,1983-1945 yılları arasında Fransa'nın yazgısını paylaştı.Otelin duvarları arasında önce yazar ve sanatçılar,ardından Nazi subaylarıyla karaborsacılar geçit töreni yaptılar,sonunda yerlerini kamplardan dönen sürgün kalabalığına bıraktılar.

Pierre Assouline,biyografi keskinliğini roman soluğuna uydurarak,II.Dünya Savaşı'nın Fransa'ya bıraktığı varoluşsal mirasla birlikte Lutetia'nın yitik efsanesine hayat veriyor.

*
  • Onur refleksleri dürtükler,bilinçse kaçış yollarını. (sf.25)
  • Savaş,bana savaştan bahsetmeyin,savaşta en ufak bir soyluluk göremiyorum,vatansever kasaplık temiz ve onurlu da değil,belki gazetelerin redaksiyon bölümlerinin dışında...Savaştan,gerçek savaştan kurtarılacak bir şey yok...Savaşta insanın kendini öldürteceği güzel bir şekil de yok...Asker olarak gittim,mağara adamı olarak döndüm...Savaş hayatlarımızı sonsuza dek damgaladı... (sf.26/27)
  • Acayip olanı açıklamaya çalışan,acayibi daha katmerli kılar;oysa sessizlik tuhaf olanı öylesine güçlü bir örtüyle sarar ki,yersiz meraklar dağılıverir. (sf.28)
  • İnsanlık,özellikle de büyük bir otelin müşterileri,sadece ayakkabılarına bakarak tanımlanabilir.Modalar,çağlar,devrimler ifadelerini tam olarak yer seviyesinde bulur. (sf.30)
  • "Hiçbir şey insanın kendisini izlemesi kadar endişe verici olamaz.Kendinizi kıyaslayın,bu sizi rahatlatacaktır." (sf.33)
  • İyi gömülmemiş kuşkuların uyanması,çoktan söndüğü sayılan çekişmeleri tutuşturur. (sf.39)
  • Hiçbir şey,çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir. (sf.44)
  • Tek olmak bir hapishane,hatta bir sınır değil,tam tersine,bir başarıdır.(sf.53)
  • -reddettikleriyle kendilerini tanımlayan o kadar çok insan vardır ki- (sf.54)
  • Sürgünü tatmamış kişi dost bir sesin ne olduğunu bilemez.Sürgünler,içlerindeki Almanya'nın siyasal mücadelesinin ötesinde,her şeyden önce kendilerini kendi dillerine bırakmayı,o dilin seslerinin ve aykırılıklarının tadını çıkarmayı paylaşıyordu.Birileri onları topraklarından atmayı başarmıştı,dillerinden değil. (sf.57)
  • Kendine kızıyordu;durum ruhuna öylesine işlemişti ki,belki de kızacak bir şey yoktu.Hepimiz kendimizle savaştayız,ama o hiç ateşkes görüşmesi yapmıyordu. (sf.62)
  • Özellikle de batıl inançla güçlendirilmişse,alışkanlıklar beklenmedik rotalar çizer. (sf.64)
  • İnsanın başkalarıyla rastlaşmak için,her gün sadece bir avuç saati vardır,fazla değil.Bazen,birkaç saniye de yeterli olur.Geri kalan zaman,insan yapayalnızdır. (sf.65)
  • İnsanın bağlanmayı atlatması ya da sahip olma duygusunun tuzağına düşmemesi için,bir geçiş yerinden daha iyisi olamaz. (sf.68)
  • Sohbetteki uzun beyazlıklardan ürkmezdi;sessizlik boşluk demek olmadığı için. (sf.110)
  • İnsanların ölümsüzlüğe ulaşabilmesi için,ne demek istedikleri hakkında bilgeler arasında bir tartışma yaratmasından daha iyi bir yol yok. (sf.111)
  • -İyi misiniz Bay Joyce?
    -Saçlarımın ağarmasını dinliyorum. (sf.114)
  • Bazen,büyük yalnızlıkların içindeyekn,romanını açar,birkaç satırını okurdum.Bu okuma bana açıklayamayacağım bir ruh desteği verirdi.Belki de bu,bütün kütüphanemde müşterinin unutkanlığı,küçümsemesi ya da terk etmesi sonucunda elde etmediğim tek kitap olduğu içindi.Bana ithaf edilmiş tek kitap.Yazarının bana armağan ettiği tek kitap.Her sayfasından,günlerini beklemekle geçiren iki çocuğun keyfi için çalınan bir piyanoyla bir İrlanda baladının taştığı tek kitap. (sf.115)
  • "İki kadını olan ruhunu,iki evi olan aklını yitirir." (sf.116)
  • İstihbarat savaşın sinirleridir. (sf.166)
  • Alman uygarlığının barbarlık yeteneği kuşku götürmezdi.Ama asla düşlerimizi alamayacaklardı.Sınırlarımız olmasını engelleyebilirlerdi,ama içimizdeki vatanı ortadan kaldıramazdı. (sf.167)
  • Öyle durumlar vardır ki,pasiflik bile taraf tutmaktır. (sf.172)
  • Şimdi artık çocuklar bile... Çocuklarla da savaşan bir rejimi nasıl adlandıracaktık? (sf.189)
  • -Yalnızlık,tecrit değildir. (sf.199)
  • "Birbirimizden hiç ayrılmadık ve ne olursa olsun hiç ayrılmayacağız.Şaheser olan,süre.Koşulların kölesi olan sadece biçim,içindeki değil.Unutma,süre..." (sf.200)
  • "Terliklerinin görüntüsü,hatta hışırtıları aşkı öldürüyor.Seni hiç terlikli görmedim.Seni biraz da bu nedenle seviyorum." (sf.200)
  • -Ölmekten korkuyorsun,öyle mi?
    -Canımı en çok sıkan,ölmek değil,ölümümün soruşturmasına katılamamak olacak. (sf.212)
  • "Cehennem,ötekilerdir." (sf.217)
  • Bürokratlar her zaman her şeyi öngörür;bunlar da iyi görenlerdendi,özellikle de uzaktayken.Yaptıkları planın sadece tek ve küçük bir eksiği vardı:İnsan etkenini unutmuşladı.Konuşmayan adamı.Her soruda gözyaşlarına boğulanı.Artık,bir şey hatırlamayanı.Güçlükle konuşanı.Korkanı.Sorulara dayanamayanı.Kuşkulananı.Kendini hâlâ orada sananı.Kâbusun sona erdiğine bir türlü inanamayanı.Yapamayanı. (sf.239)
  • "Doktor,eğer bu işi yapmaktan hoşlanmıyorsanız,yapmayın.Ama eğer yapacaksanız,o zaman iyi yapın.Bana hiç hastalığa yakalanıp yakalanmadığımı sordunuz,demek hiçbir şey görmediniz,hiçbir şey duymadınız.Öteki arkadaşlarımın her biri gibi,ben tek başıma bir hastalık kataloğu gibiyim.Üstelik adını bile duymadığınız hastalıklarım var.Ve siz beni baştan savdınız.Ellerimi görüyor musunuz?İşte bu koca zanaatkâr elleriyle kampta masalar,iskemleler yaptım,Naziler öyle emrettiği için.Yaptıklarımda en ufak bir kusur yoktu.Güzel işti.Çünkü eğer kabul edilmişse,işi iyi yapmak gerekir.Oradaki gibi,burada da.Anladınız mı,doktor? Pekâlâ,muayeneyi yeni baştan yapıyor muyuz,yoksa başkasına mı görüneyim?" (sf.250/251)
  • "Eğer ağlıyorsan,kimse seninle ağlamaz" dediğini duymuştum."Eğer gülüyorsan,seninle herkes güler.İşte eskiden Polonya'da,evimizde böyle denirdi.Onun için,ağlamam." (sf.252)
  • "Ah,yanlış yapıyorsunuz.Çocuklar,gerçek sermayedir.Torunlar da,sermayenin faizi." (sf.265)
  • İnsan akla meydan okuyacak gizli dürtülere boyun eğince,yapılması gereken tek şey harekete geçmek,sesini kısmak ve olacakları beklemektir. (sf.167)
  • Bir otelin tarihi,sadece onun ayakkabılarını görerek ve hayaletlerini anlatarak yazılabilir,derler. (sf.278)
  • "Tuhaf.Birbirlerine kavuşmak için sabırsızlananlar var,bir de hiç buluşmak istemeyenler.Bir de hiç düşünülmeyenler var,görünmez olanlar.Aileleri bir gözleyin,kocalarını ya da karılarını almaya gelenlerden bazılarının yüzüne bakın.Le colonel Chabert'i okumuş muydunuz,Edouard? Tabii ya: Dualarında kayıp birinin yeniden görünmesini isterken,diğer yandan geri gelmesinden korkmak.Tamam işte,ben de burada bir Chabert sendromunun doğduğunu görüyorum: Dönecekleri umulan ama dönüşlerinden korkulan bazı sürgünler var." (sf.286)
  • Geri getirilmiş sürgün kalabalığının içinde,iyiliğini isteyen sivillerin ortasında kaybolmasını izlerken,aklıma gelişinden kısa süre sonra bana söylediği o çok duyarlı sözler geldi: "İnsanlar bazen elimize banknotlar sıkıştırıyor.Geri çevirmeye cesaret edemiyoruz ama teşekkür de edemiyoruz." (sf.288)
  • O dilde katılık adına ne varsa,duyarlılığın önünde kayboluvermişti. (sf.294)
  • "Size gerçeği hiç anlatmayacağız,çünkü gerçek inanılmaz oldu." (sf.296)
  • Umut aynıydı,trajik. (sf.297)
  • Komünistleri almaya geldiklerinde,
    Hiçbir şey demedim,komünist değildim.
    Sendikacıları almaya geldiklerinde,
    Hiçbir şey demedim,sendikacı değildim.
    Yahudileri almaya geldiklerinde,
    Hiçbir şey demedim,Katolik değildim.
    Beni almaya geldiklerinde,
    Herhangi bir şey söyleyecek kimse kalmamıştı.
    (sf.299)
  • Kendini paniğe kaptıran bir insan,kayıp bir insandır. (sf.309)
  • Ama gururun en teçhizatlı zihinlerde bile yapabileceği hasarı şimdiden biliyorum. (sf.319)
  • Yeryüzündeki bütün konukluğumuz bizim olmayan hayatları vekaleten yaşamakla geçebilir. (sf.319)
  • Dediklerine göre,insan,yaşı ilerledikçe daha taşralılaşırmış.Ne önemi var,çünkü insan dünyadan uzaklaşırken yaşamanın güzel olduğu yere gittiğini sansa da,aslında ölmenin güzel olduğu yere gidiyor. (sf.320)

Pazar, Şubat 19, 2012

Kürk Mantolu Madonna ~ Sabahattin Ali

Kitabın Adı: Kürk Mantolu Madonna
Yazarı: Sabahattin Ali
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Yayın Evi: YKY
Sayfa Sayısı: 160

  • Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak,muhakkak ki,dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. (sf.11)
  • İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu. (sf.12)
  • Her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. (sf.13)
  • Nedense,hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini,herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için,alaka ve merhamet göstermek isteriz. (sf.15)
  • İnsanları,kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? (sf.20)
  • Bütün teessürlerimiz,inkisarlarımız,hiddetlerimiz,karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık,beklenmedik taraflarınadır. (sf.23)
  • İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense,körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. (sf.32)
  • Gerçi etrafları tarafından anlaşılmayan,haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymaya başladıklarını biliyordum,fakat hiçbir zaman etrafın bu hareketini haklı bulacaklarını tasavvur edemiyordum. (sf.33)
  • İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. (sf.46)
  • Zaten muhitimden uzak duruşumun,vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi? (sf.51)
  • Dünyada bana hiçbir şey,tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir. (sf.71)
  • Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar,bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... (sf.73)
  • "Elleriniz ne kadar soğuktu!" dedim.
    Tereddütsüz cevap verdi:
    "Isıtın!" Ve her ikisini birden uzattı. (sf.76)
  • Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı,ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. (sf.87)
  • Bütün yakınlaşmalar,bütün birleşmeler yalancıdır.İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler,üst tarafını uydururlar;ve günün birinde hatalarını anlayınca,yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.(sf.93)
  • Hoş tutulan bir oyuncak olmak,onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. (sf.97)
  • İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez.Ne kadar çok insanı seversek,asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz.Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir. (sf.107)
  • Eğleniyorlardı.Yaşıyorlardı.Ve ben,kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil,altında bulunduğumu anlıyordum. (sf.124)
  • Bu akşam anladım ki,bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.(sf.128)
  • Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. (sf.138)
  • İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil,sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar.Bu olmadıktan sonra,aile sahibi olmanın hakiki ismi,"birtakım yabancılar beslemek"ti. (sf.149)
  • Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır,ben onu kaybettim.İkinci defa oynayamam... (sf.159)

Çarşamba, Şubat 15, 2012

Bir Başka Ülke ~ James Baldwin

Çeviri: Çiğdem Öztekin
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Orjinal Adı: Another Country
Yayın Evi : YKY
Sayfa Sayısı: 444
  • "Diyordu ki,ben iyi bir anne değilmişim,çünkü-ben- çok içiyormuşum.İçiyordum,evet,çok,onunla yaşamaya tahammül
  • etmenin tek yolu buydu."
  • "Doğrusu bir sürü insanın sorunu da bu... Kimseleri yok.Onları böyle kötü kılan da bu..."
  • İçinde bir şey,ne olacağını biliyordu;içinde bir şey,adamın kendisine yönelip konuşmasından hemen önceki dondurucu saniyede öldü.
  • "Rufus",dedi Vivaldo birden,"inan bana,biliyorum,biliyorum -tam olarak anlayamadığım bir sürü şey canını acıttı.(...)Tam olarak anlayamadığım bir sürü şey benim canımı acıtıyor."
  • "Tekerlek olmayı istedin mi hiç?"
  • Dibin bir özelliği,diyordu kendi kendine,daha aşağı inemiyorsun artık.Bu düşünceyle rahatlamaya çalıştı.Gene de,gerçekte dip diye bir şeyin olmadığı düşüncesi yüreğini sıkıştırıyordu.
  • "...Tamam ,piç kurusu Tanrı,geliyorum sana."
  • "Biliyorum,yalnız bıraktım Rufu'u,ama sevmiştim de,ve oradakilerin hiçbiri anlamak istemedi bunu.Hep dedim ki,onlar siyah,ben beyazım,ama aynı şeyler yaşanmıştı,gerçekten aynı şeyler,nasıl anlatabilirim ki ben bunu onlara?
  • "...kimse kimsenin kalbinden ne geçer bilemez,hatta,mesele bu olduğunda,kendi yüreğimizden ne geçtiğini bile bilemeyiz çoğumuz..."
  • İnsafsızlığı,umursamazlığı yadırgamaz,bunlara alışık bir toplum.Doğru olabilir miydi bu?Nasıl gelinmişti bu noktaya?-İnsan sevgisinden dehşete düşer gibi bir görünümleri vardı.Tuhaf bir şekilde kendilerini buna layık görmüyorlar mıydı yoksa?
  • "You can't trust nobody,you might as well be alone."
  • İnsanoğlu çok acımasız.Birini ele geçirdi mi didik didik ediyorlar -hem de hep sevgi,aşk adına.Ve sonra o ölünce de,diğerleri bitmez talepleriyle ölümüne neden olunca da,onlara katlanamayıp öte dünyaya göçünce de- karakteri zayıftı,dayanamadı diyip çıkıyorlar.Gözyaşlarına boğuluyorlar,avaz avaz ağlıyorlar ama senin ölümüne üzüldüklerinden değil! Kendileri için ağlıyorlar,oyuncaklarını kaybettikleri için!
  • Seni ölümü isteyeceğin kadar yaralayan bir acıyı sineye çekmeyi başarabilirsen,olasıdır ki,bu acıdan yararlanıp daha da olgunlaşabilirsin.
  • Aksi takdirde yaşamını mahveden bu gerçekle başa çıkamaz ve durduramazsan sürekli yoluna çıkar,yüzleşmek ve uğraşmak zorunda kalırsın,hayatın söner;ta ki insan yaşama gücünü kaybedip artık değişmez,sevemez bir hal alana kadar.
  • Kendisi güvenlik içinde ve saygıdeğerken dünya da güven dolu ve saygıdeğerdi;şimdi,bütün dünya aldatmaca,tehlike ve kaybedilmiş şeylerle dopdoluydu;acı her yerdeydi;hangisi daha büyük bir yanılsamaydı?