Perşembe, Temmuz 24, 2014

Beyaz Diş Üzerine

Beni dünya klasikleri ile barıştıran, önyargımı kıran kitap Jack London'ın Martin Eden kitabıdır. 15 yaşındayken okumuştum ve çok etkilenmiştim. Hayatıma "neden?" sorusunu yeniden sokmuştu. O zamandan beri düşünüyordum diğer kitaplarını da okumayı. Into the Wild'ı izlememle, Beyaz Diş'i okuma isteğim (evet Vahşetin Çağrısı değil, Beyaz Diş) perçinlendi ve geçenlerde alıp okumaya başladım.

Ne diyebilirim? Jack London'ın anlatımı gerçekten güzeldi. Gözüme çarptı, kitabın birkaç yerinde lüzumsuz cümle tekrarları vardı, aynı cümlenin üç satır sonra yeniden kuruluşundan bahsediyorum. Özgün metinde de böyle miydi yoksa çeviriden kaynaklanan bir kusur mu bilmiyorum ama birazcık yadırgadım, göze battı. Onun dışında yalın ve canlı bir anlatımdı, sıkıcılıktan uzaktı. Son zamanlarda böyle keyif alarak kitap okumamıştım. Bunda belki son zamanlarda kendimi daha "doğa içinde görmekten hoşlanmaya meyledişim" de etkilidir. Keşke köydeyken okuma fırsatı bulmuş olsaydım veya keşke kışın kar yağarken okumuş olsaydım. Gerçi belli mi olur, kış geldiğinde tekrar okurum belki de.

Konusundan bahsetmek gerekirse... İlkokuldan itibaren yüzlerce kez karşınıza çıkmıştır Beyaz Diş herhalde, konusunu da herkes az buçuk biliyordur diye düşünüyorum ama yine de bahsedeceğim. Beyaz Diş bir kurt köpeğinin yaşamını anlatıyor kabaca, tek cümleyle ifade edecek olursak.

Buradan sonrasında iyiden iyiye kitabı anlatıyorum, ona göre, olayları erkenden öğrenmek istemeyenler okumasın.

Kitap kurnaz, feci akıllı bir dişi kurdun iki adamı ölüme sürükleyişi ile başlıyor. Yoğun bir kıtlığın yaşandığı dönemde aç kurtlar bir araya gelerek bir sürü oluşturmuşlar. Bir gencin, önemli bir gencin cenazesini taşımaya çalışan iki adamı hedef alıyorlar. Önce adamların kızaklarını çeken köpekler teker teker bu dişi kurdun ağına düşüyor, sonra da adamlar. Ben adamların "ikisini" ölüme sürüklediğini söylemişim ama hatalı bir ifade oldu o aslında, biri kurtuluyor.

Açlık sıkıntısından kurtulunca sürü dağılıyor. Bu kez canlının en temel içgüdülerinden birinin peşine düşülüyor, -hayatta kalma koşulu sağlandıktan sonra -tabii ki üreme içgüdüsü bahsettiğim. İki kurt zeki dişi kurt için mücadele veriyorlar ve kazanan tabii ki dişi kurdu da elde etmiş oluyor. İşte bu iki kurdun yavrularından biri Beyaz Diş. Heybetli, zeki, canavar gibi bir kurt köpeğine dönüşecek.

Bir süre vahşi doğada hayatta kalma savaşı veriyor tabii ki. Kardeşleri de bu çetin savaştan sağ çıkamıyorlar. Baba kurdun da başına bir işler geliyor. Sonra bir gün, bölgede bulunan yerliler buluyorlar Beyaz Diş'i ve ismini de o gün almış oluyor. Bu kişiler, anne kurdun eskiden sahipleriymiş, böylece anne kurt bağlandığı ve itaat ettiği efendilerinin ardına düşünce, Beyaz Diş de onun ardına düşüyor. Ehlileştirilmesi kolay olmuyor, hem insanlar tarafından hem diğer köpekler tarafından uzun bir müddet kötü muameleye maruz kalıyor, sürü tarafından kabul edilmiyor, dışlanıyor. Daha sonra bir başka adamın eline düşüyor.

Bahsettiğimiz adam, Güzel Smith, tam bir ucube. Hem görünüş yönünden hem kişilik yönünden leş bir herif. Kazanamadığı saygıyı ve parayı bir köpek üzerinden elde etmekte sakınca görmeyecek, ezilmenin acısını kendinden zayıfı ezerek çıkaracak türde zavallı, mikrop bir herif. Beyaz Diş'e oldukça kötü muamele ediyor, dayak, tecrit... Onu öfkelendirmek adına yaptığı binbir numara ve tabii ki onu köpek dövüşlerinde kullanıyor.

Sonra Scott isimli bir adam, nüfuzlu ve iyi bir adam, bir dövüş esnasında hayatını kurtarıyor Beyaz Diş'in. Gördüğü muamele sonucu tam bir şeytana, tam bir canavara dönüşmüş olan bu köpeği evcilleştirmek için sıvıyor kolları. Beyaz Diş'in yaşamı bu yeni efendinin yanında, bambaşka bir hal alıyor.

Bitti.

Tabii ki insanların en yüce varlıklar olarak anlatılması biraz garip. Olaylar köpeğin bakış açısı da dikkate alınarak şekillendiğinden mi böyle anlatılıyor yoksa yazar da benzer görüşlere içten içe sahip mi bilmiyorum. Bir diğer yadırgadığım nokta da aslında Jack London'ın hayatta bazı şeyleri, insanın bilincini, aklını bir kenara bırakıp yaradılışına veya var oluşuna yüklemeyi seçmesi. Güzel Smith'i tanımlarken mesela, mayasında kötülük bulunduğundan, çevresinin de bu kötülüğü teşvik ettiğinden ve böyle birine dönüşmüş olmanın onun suçu olmadığından bahsediyor. Oysa bu görüşe katılmıyorum, bence hayatı her an yaratıyoruz, yeniden ve yeniden ve kendimiz konusunda da bu böyle. Ne olduğumuz kadar, ne olmak istediğimiz, neye dönüşme yolunda çabaladığımız da bizi anlatıyor, aynı şekilde hiç çabalamayışımız da. Bunu sadece genetiğe ve çevreye yüklemek ne kadar doğru olur bilmiyorum gerçekten. O zaman ne iyiden, ne kötüden, ne suçtan bahsedebiliriz. Ama genel olarak Jack London'ın tarzını, gözlem gücünü ve doğayı ifade ediş şeklini beğeniyorum. Dediğim gibi, keyifli bir dinginlik içinde okudum kitabı da, bana gerçekten çok iyi geldi Beyaz Diş'i okumak. Sene içerisinde diğer kitaplarını da okumayı planlıyorum.

Kitabı okurken, aslında son yüz sayfasını okurken Patti Smith dinledim. Ne alakası var hiç bilmiyorum ama fonda güzel oldu bence.

Kitap İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış, 258 sayfa.

2 yorum:

  1. Yıllar sonra yeniden Beyaz Diş'i okuma zamanım gelmiş. İyi hatırlattın. Ben de yazını okurken Patti Smith dinledim. Şahane geldi doğrusu. Teşekkürler Cessie.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevindim böyle olmasına, rica ederim :)

      Sil