Okuma Şenliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuma Şenliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ocak 05, 2014

Akıl ve Tutku Üzerine

Akıl ve Tutku'yu tee ne zaman okudum, filmini de tee ne zaman izledim ama bir türlü yazamadım. Bu yaşıma dek klasiklere hep temkinli yaklaştım. Sonunda Pride and Prejudice'ı izledim ve böylece Jane Austen okumaya karar verdim. Sonra bunu biraz daha genelleyeyim, İngiliz klasiklerini okuyayım dedim. Ama evde okunmayı bekleyen, istiflenmiş bir sürü kitabım olduğu için, klasiklere istediğim kadar gömülemiyorum. Kitap ihtiyacım olmadığı için klasikleri alamıyorum. Ben de elimdekileri eritip, İngiliz klasiklerine iyice gömüleyim diyorum.

Yine de araya sıkıştırabildiğim birkaç kitap var. Onlardan biri de Akıl ve Tutku oldu. Aslında Aşk ve Gurur'u almıştım fakat daha sonra Mert bana bir ortaklık sebebiyle Akıl ve Tutku'yu alınca, önce Akıl ve Tutku'yu okumaya karar verdim zira yazar ilk önce onu yazmış. Bir daha bir yazarı okumaya başlarsam kronolojik sıra izlemeye çalışacağım, daha sistemli bir okuma şekli denemem gerektiğini düşünüyorum. Her neyse.

Dediğim gibi Jane Austen'in okuduğum ilk kitabıydı bu. Yazarın üslubunu çok sevdim. Sanki zeki ve geveze bir kız, bıcır bıcır benimle konuşuyormuş gibi hissettim her nedense. Belki de yazarı Aşk ve Gurur'daki Elizabeth ile özdeşleştirdim, nedeni bu belki. Ama yazarın bütün kitaplarını okumaya karar verdim.

Kitabı aynı zamanda Pinuccia'nın Kış Okuma Şenliği'ne dahil etme kararı aldım. Ben de filmi de olan kitaplar kategorisine dahil ettim. Zaten anladığım kadarı ile yazarım tüm kitapları filme uyarlanmış. Böylece bir de filmi izledim.

Sense and Sensibility filmin özgün adı, kitabın da öyle. 1995 yapımı. Sanırım daha eski yapım bir Sense and Sensibility de var ama işte, ben bunu izledim.

Oyuncular arasında Titanic filminde ilk kez gördüğüm ve ondan sonra da nerede görsem "Aaa bu o kadın ya!" diye hatırlayıverdiğim Kate Winslet var. İsmini de bu vesileyle öğrenmiş oldum. Alan Rickman var. Bir de kitapta bir görünüp bir kaybolan fakat benim en en en sevdiğim karakteri canlandıran Hugh Lauri var. Hugh Lauri, Mr.Palmer'ı canlandırıyor. Yani esas kızların komşularının kızının huysuz kocasını. Filmi izlerken bunu bilmiyordum, bu rolde o adamı görmek benim için hoş bir sürpriz oldu.

Kitabı düşündüğüm zaman, filmi çok başarılı buldum, belki benim okurken hayal ettiklerimle oldukça iyi örtüştüğünden. Sadece ben Elinor'u kahverengi saçlı hayal etmiştim.

Fark edildiyse kitabın veya filmin içeriğinden çok kendi görüşlerime yer veriyorum çünkü zaten herkes okumuştur gibi bir yargım var. Muhtemelen herkes okumadı ama bana herkes okumuş olmalıymış gibi geliyor. Her neyse, yine de size biraz anlatayım.

Bir aile var, babaları ölürken mirasını oğluna bırakıyor ancak ondan üvey annesine ve üvey kardeşlerine gerekli desteği sağlaması için bir söz istiyor. Oğlan çok az bir para veriyor bunların eline ve babasından kalan eve yerleşme kararı alıyor, karısını da yanına alarak. Böylece bizimkiler ev arayışına başlıyorlar. Uzak bir kuzen vasıtası ile kırsalda minik bir ev buluyorlar ve oraya yerleşiyorlar. Bundan sonrasında ise ailenin iki büyük kızının, yani Elinor ve Marianne'in gönül maceralarına tanıklık ediyoruz biraz.

Elinor biraz daha kontrollü, biraz daha aklı başında bir kız. Marianne ise, anneleri gibi, biraz daha aklı havada. Yo, aslında aptal diye tabir edebileceğimiz kişiler değiller. Sadece mantığın sesine kulaklarını kapatıyorlar biraz. Hisleriyle hareket etmeye daha meyilli Marianne. Onları kontrol edemiyor, kalbine pek söz geçiremiyor. Zaman zaman Elinor'u duygusuz olmakla suçlayıp, ona haksızlık ettiği de oluyor hani.

Bu iki kız kardeş de, kendilerini sevdiğini düşündükleri erkek tarafından bir parça ihanete uğruyorlar. Bu ihanet karşısında verdikleri tepki tabii ki çok farklı. Elinor sessiz, sakin karşılıyor bunu. İçten içe üzülse de, kalbi zaten kırılmış olan, acı çeken kardeşine durumu belli etmiyor. Marianne ise yataklara düşüyor, perişan oluyor, ölümlerden dönüyor.

En sonunda iki kardeş de hayatlarını geçirecekleri adamı buluyorlar ve evleniyorlar, böyle son buluyor hikâyeleri.

Dediğim gibi ben filmi çok başarılı buldum. Şuraya Hugh Lauri'yi iliştirmezsem gözüme uyku girmez, onu da şöylece bırakıyorum.

Bu arada, filmin müzikleri de ( bu noktada ne demem doğru bilmiyorum, film müziği mi, soundtrack mi ya da başka bir şey mi) çok güzeldi, bir dinlemek isterseniz diye onları da şöyle iliştiriyorum.

Pazar, Kasım 24, 2013

Yaşamak İstiyorum Üzerine


Despot bir idare bazı basit şeyleri idare edebilir. Fakat bazı değerlere ilişemeyeceği gibi bunların itaatini de sağlayamaz.

Yaşamak İstiyorum hakkında konuşmaya nereden başlamak doğru olur bilemiyorum. Ayn Rand okumalarım arasında beni en çok sıkan, zorlayan bu oldu sanırım. Ayn Rand kitap için "Yaşamak İstiyorum Sovyet Rusya için yazılmış bir kitap değildir. Bu kitap 'Devlet'e karşı 'Birey'in romanıdır." diyor. Aynı zamanda romanın kendisi hakkında yazdığı tek kitap olduğunu belirtiyor.

O her ne kadar Sovyet Rusya için yazılmadı dese de biz Sovyet Rusya'yı okuyoruz. Ama aslında kendisinin de dediği gibi, sanırım bu kitap gerçekten herhangi bir yerdeki, herhangi bir zaman dilimindeki diktatörlüğü anlatan bir kitap. 

Ayn Rand, Bülent Hoca'nın da dediği gibi, yaşamını kapitalizm üzerine kurmuş bir kadın. Onun hayat felsefesi bu. Böyle olunca onun komünizme, sosyalizme bakışını tahmin edersiniz.

Yaşamak İstiyorum nasıldı? Yaşamak İstiyorum distopyadan farksızdı. Kitabı okuduktan sonra Mert üzerine bir daha konuşmama kararı almış. Ama üzerinden zaman geçince bizimle konuşabildi tabii. Burcu son sayfayı çevirdiğinde ağlıyordu. Ben kitabı okurken öfkeli ve sıkıntılı olduğumdan, son 170 sayfasını Mert'in odasında, onun yatağına oturup okudum. Gerektiğinde beni teskin etsin diye. Zaten kitabı bitirdikten sonra da ona şöyle sorduğumu hatırlıyorum "Mert, bunlar gerçekten yaşanmış olabilir mi sence?"

İşçiler, işçi çocukları ayaklanıyorlar. Amaç burjuvayı devirmek, herkesin eşit olduğu, adil bir yönetim kurmak. Peki sonra ne oluyor? Burjuvanın yerini işçi sınıfı alıyor. Eski zamanın burjuvası açlıkla pençeleşirken işçi sınıfından yolunu bulabilenler gemilerini yürütüyorlar. Eşitlik, adalet naralarıyla yola çıkmış insanlar bir bakıyorlar ki amaçları değişmiş, yoldan sapmış. Çok gülmüştüm, kitapta gerektiğinde ideallerin esnetilmesi gerektiğinden bahsediyordu. En iyi komünist diyordu, en esnek olandır. 

Ayn Rand'ın savunduğu şey temelde, toplumu bir adım öteye götürenin daima bireyci insanlar olduğudur. Herkesin işini kendi için yaptığı ve iyi yaptığı bir dünyada toplum da ister istemez ilerler zaten. Bu kitapta yazdığı da bireyin yok edilmeye çalışılmasıdır. 

Öyle bir dünya düşünün ki yeteneğinize ve bilgi birikiminize bakılmaksızın, sırf bir zamanlar zengindiniz diye üniversitede okuma hakkınız elinizden alınsın. Sırf bu yüzden işten çıkarılacaklar içinde başı çekin. İşsiz olduğunuz için sendikaya, sendikanız olmadığı için de işe alınmayın. Sürünün ve ölün kısaca. Hastalandığınız zaman doktora gidemezsiniz çünkü sizin gibi tonla insan vardır ve bir kısmı işçi sınıfından gelmektedir, bu yüzden önünüzdedirler. İşte böyle bir dünyada eski bir burjuva olarak ayakta kalmaya çalışın.

Bu esnada da hak, adalet, herkese eşit yaşam standardı diye ortalarda dolaşan yoldaşlar, ceplerini doldursunlar. Açılan gazinolarda şampanyalar içsinler, yumuşak yastıklı arabalarda dolaşsınlar.

Kitapta Timoshenko adında bir karakter vardı. En sevdiğim karakterlerden biri olmuştu. O da Kızıllar'la birlikte Sovyet Rusya için savaşmış. Sonra da o esnek olmayan kızıllardan olduğundan bir şekilde görevi elinden alınmış. Timoshenko'nun (umarım ismi cidden böyledir :) ) geriye dönüp baktığında, uğruna savaştığı şeyi gördüğünde ve toplumun içinde bulunduğu durumu düşündüğünde yaşadığı hayal kırıklığını tahmin edersiniz. Yine kendisi gibi idealleri konusunda katı olan bir arkadaşı ile, yine kitapta en sevdiğim karakterlerden biri olan Andrei ile konuşur bu durumu. Amaçlarından ve sonuçtan bahseder. Açlıktan ölen insanlardan bahseder. Hastalık içinde, sokaklarda sürünen kadınlardan bahseder. İhtilali bunun için yapmadıklarından bahseder. Timoshenko daha sonra bar gibi bir yerde içerken şu "esnek" kızıllardan biriyle karşılaşır. Kitapta güldüğüm aynı zamanda iğrendiğim fakat belki de en sevdiğim kısımdır. Adamın masasına oturur. Ona kendisiyle içmesini emreder ve konuşmaya başlar. Ona der ki "Görüyorsun ya, yenildiğimiz için üzülmüyorum. Suçların en büyüğünü omuzlarımıza yükledikten sonra bunun parmaklarımızın arasından kaçıp gitmesine aldırmıyorum, bizi çelik miğferli dev gibi bir asker yenseydi aldırmazdım. Ateş püsküren canavar gibi bir insana yenilseydik üzülmezdim. Fakat bizi bir bit yendi. Sen bitleri gördün mü hiç? Sarı renklileri en tombullarıdır... Bizim kabahatimizdi bu. Bir zamanlar insanları bir tanrının gökgürültüsü idare ederdi. Sonra onlar kılıçla idare edildiler. Şimdi ise Primus'la idare ediliyorlar. Bir zamanlar saygı onları durdururdu. Sonra korkuyla durdular. Şimdi mideleri yüzünden acizler. Erkeklerin boyunlarına, el ve ayaklarına kalın zincirler takarlardı. Şimdi onları kalın bağırsakları zincirliyor. Ama kahramanları kalın bağırsaklarından tutmaya imkân yoktur. Bizim kabahatimiz bu."

Kitaptaki ana karakter Kira aslında ama onu hiç sevmedim. Hiç hem de. Bu yüzden üzerine konuşmaya pek yanaşmıyorum, yine de bahsetmek gerekir herhalde. Kira burjuva bir aileden geliyor. Kendisi gibi burjuva bir aileden gelen bir adamla tanışıyor bir gece, ismini sonraları öğreniyor, Leo. İlişkileri ilginç başlamıştı, gidişatı pek parlak olmadı. Kira'yı bazı yönlerden kendime benzettim, öyle olunca daha bir nefret ettim. Okurken Mert de biraz bana benzetmiş onu. 

Leo, sanırım dünyanın en kötü insanlarından biriydi Leo. Kaliteli insanlar gerçek kötülere dönüşünce aslında kötüye değil paçavraya dönüşüyorlar resmen. Kaliteli insanlar kötülere dönüşünce, kaliteli kötüler oluyorlar bunun aksine. İşte Leo paçavraya dönüşenlerdendi. Kendini sattı, her şeye boşverdi. Ah, bir jigolo olup çıktı. Kira da kitap boyunca onu yaşatmaya ve kurtarmaya çalıştı. Kitabın sonlarına doğru kira iki cümle söyledi, o iki cümle insanın içine bufalo sürüsü oturmuş gibi hissetmesine neden oluyordu zaten: "Yüz elli milyon insanla mücadeleye kalktım. Kaybettim." 

Andrei... O da Timoshenko gibi biriydi, birbirlerine benzeyen tipler. Aynı idel etrafında çarpışmışlar, aynı şekilde ödün vermeyi reddetmişler ve aynı şekilde mevkilerinden uzaklaştırılmışlar. Andrei ilkelerine bağlı bir adam olmasının dışında, iyi bir aşıktı da. Kira ile tamamen zıt görüşleri olmasına rağmen onu sevmişti. Üstelik nasıl bir sevgi? Kira görememiş olsa da çok güçlü bir sevgiydi, çok doğru bir sevgiydi. Dürüst bir adamın verebileceği gibi bir sevgiydi. Ah, daha fazla anlatmak istemiyorum. Hem Andrei, doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapmak için önündeki engellere de aldırış etmeyecek bir adamdı.

Mert bu kitap için "antirehber" diyor. Sanırım gerçekten öyle. Ah, kendini satan, mücadeleyi bırakan insanları görmek istiyorsanız, omurgasız insanları görmek istiyorsanız bu kitabı okuyun. 

Yeterince spoiler verdiğime göre, artık yazıyı sonlandırabilirim sanırım. Bu arada kitapla hatıra fotoğrafı çekmeyi unutmadım ^.^ Ah bir de şey var, bu kitabı Pinucci'nın düzenlediği Kış Okuma Şenliği için de okudum, 600 sayfadan uzun bir kitap kategorisinde.

Salı, Kasım 05, 2013

Okuma Şenliği | Kış 2013

Pinuccia, Kış Okuma Şenliği'ni başlattı. Bu yaz baya bir kitap okumuştum bu etkinlik sayesinde, oldukça teşvik ediciydi. Bu sayede belki normalde okumayacağım kitapları da okumuş oldum. Kış ayı etkinliğini de sabırsızlıkla bekliyordum zaten. Böylece ben de -pek çok kategori için elimde henüz kitap olmasa da- etkinliğe katılmaya karar verdim!

Diğer etkinlik için de, toplu bir okumanın içinde bulunmak önemliydi benim için ve tüm kategorileri de tamamlayamamıştım zaten. Hem bu etkinlik beni yeni yazarlarla da tanıştıracak gibi görünüyor yine. O halde başlayalım!

Kategoriler şöyle:

  • Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap okuyanlara 10 puan.
    -
  • Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara 10 puan.
    ÇÖPLÜK
  • Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara 10 puan.
    Çıplak Maymun.
  • 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara 15 puan.
    Yaşamak İstiyorum ~ Ayn Rand, 621 sayfa,Plato Yayıncılık. OKUNDU
  • Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın kitabını okuyanlara 15 puan.
    Körlük ~ Jose Saramago, 360 sayfa, Can Yayınları OKUNDU
  • Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman okuyanlara 15 puan.
    Sinekli Bakkal
  • Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara 15 puan.
    Baba Segi ve Dört Eşin Gizli Yaşamı ~ Nijerya, Lola Shoneyin, 290 sayfa, Feniks Yayınları OKUNDU
  • Sinemaya uyarlanmış bir kitap okuyup filmini izleyenlere 20 puan.
    Akıl Ve Tutku ~ Jane Austen, 392 sayfa, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları OKUNDU ve İZLENDİ
  • Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara 20 puan.
    -
  • Yasaklanmış bir kitap okuyanlara 25 puan.
    Deliliğe Övgü ~ Erasmus, 222 sayva, Kabalcı Yayınevi OKUNDU
    1527 ve 1542 yılları arasında özellikle Paris'li ilahiyatçıların hışmına uğradığı ve ismini yasak kitaplar listesine yazdırdığı ön sözde yazıyor :)
  • Ulu önder Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara 25 puan.
    -
  • Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını veya romanını okuyanlara 25 puan.
    Güneş de Doğar ~ Ernest Hemingway,235 sayfa, Bilgi Yayınevi OKUNDU
  • Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara 25 puan.
    -
  • Okumayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanan bir kitap okuyanlara 30 puan.
    Kimlik ~ Milan Kundera, 132 sayfa, Can Yayınları (Aslında kitap 1997 yılında yayınlanmış, Türkçe çevirisi 1998 yılında yayınlanmış. Bu sayılır mı hiç bilmiyorum, kategori boş kalmasın diye şimdilik iliştiriyorum.) OKUNDU
  • Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara 40 puan.
    Atlas Silkindi~ Ayn Rand

Perşembe, Eylül 19, 2013

Ruhun Yalnızlığı ~ Eugenio Borgna

Çeviren: Meryem Mine Çilingirlioğlu
Özgün Adı: La solitudine dell'anima
Kapak Tasarmı: Nahide Dikel- Elif Rifat
Yayın Yılı: 1.Baskı / Şubat 2013
Yayınevi: YKY
Eguenio Borgna bir psikiyatri başhekimiymiş. Bir sürü de tuhaf kitabı varmış delilikle, umutla, umutsuzlukla, melankoliyle ve öteki hislerle ilgili. Ancak benim en çok ilgimi çeken, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, psikiyatriyi mekanik, soğuk ve mesafeli bir şeymiş gibi değil de daha hassas, kırılgan ve incelikli bir şeymiş gibi algılaması.

Ruhun Yalnızlığı, söylemeye gerek bile yok, yalnızlıkla ve acıyla ilgili. Sanki yalnızlığa birkaç farklı açıdan bakıyoruz bu kitapla. Tabii ki acıya da öyle.

Önce yazar yalnızlıkla tecridi ayırmak gerektiğini vurguluyor. Yalnızlığın bir noktaya kadar her insanın yaşamında mihenk taşı olduğunu ancak bunun tecride, diğer insanlardan kopmaya ve dünyadan soyutlanmaya ulaşması halinde yakıcı, acı veren bir durum haline dönüştüğünden söz ediyor. Bu nedenle içinde bulunduğumuz yalnızlığın normal ve insanın ruhunu besleyen bir yalnızlık mı yoksa tecrit mi olduğunu anlamamız gerekiyor.

Acı ile yalnızlık arasındaki ilişkiyi inceliyoruz biraz. Melankolinin yalnızlık olmadan var olup olamayacağını sorguluyoruz. Biraz da korkuyla ilişkili yalnızlık. Bu nedenle korkular üzerinde duruyoruz. Önce kaygının ve korkunun ne olduğunu tanımlıyoruz, daha sonra korku türlerini. Benim en çok ilgilendiğim tabii ki "Farklılık ve Delilik Karşısında Duyulan Korku" oldu. Aslında kitabımda koca bir paragraf işaretlemişim, çok güzel cümlelerle bahsedilmiş bu konudan ama tamamını alıntılamayacağım. Sadece şunu söylemeliyim, yazar delilik ve farklılık karşısında duyulan bu yoğun korkunun nedeni olarak önyargılarımızı görüyor ve diyor ki "Önyargının korkutucu ve değişmez gücü, insanların düşüncelerine ve hayal gücüne kök salma konusundaki akıldışı ve yaygın eğilim, hayatımızın çeşitli alanlarında her birimize eşlik etmektedir ve bunun bilincinde olmamız lazımdır." 

Sonra mutluluğu sorguluyoruz. Onu tanımlamaya çalışıyoruz, biraz da yalnızlık ve mistisizme değiniyoruz. Hastalık sebebiyle ortaya çıkmış veya derinleşmiş yalnızlık,ölüm ve yalnızlık üzerinde duruyoruz ve en sonunda yalnızlığa çareler arıyoruz.

Yazar yalnızlığın sanatla, edebiyatla olan ilişkisine değiniyor aslında biraz da kitap boyunca. En başta dediğim gibi, bize hormonlardan, beynin biyolojik işleyişinden söz etmektense insan ruhundan bahsediyor ve her şeyi bu "ruh"u göz önünde bulundurarak ele alıyor. Pek çok filozofun, yazarın ve şairin adı geçiyor kitapta, bir sürü de alıntı var. Psikiyatri söz konusu olduğunda farklı bir bakış açısı herhalde, gerçi tabii bu işle uğraşanlar bunu daha iyi biliyordur.

Ben ne düşünüyorum? Bilemiyorum. İki üç sene önce olsa bu yaklaşımından dolayı kitaba bayılırdım. Ruhun varlığını sorguladığım ve her şeyi somut olarak anlamlandırmaya çalıştığım şu dönemde, ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. Bu nedenle kitabı hayatımın bir evresinde tekrar okuyacaklarım listesine alıyorum.

Bu arada kitabı Pinuccia'nın Okuma Şenliği'ne dahil etmek istiyorum, kurgu olmayan bir kitap kategorisine.

Ruhun yalnızlığı felsefeyle, psikolojiyle ilgiliyseniz muhtemelen okumak isteyeceğiniz bir kitap.

Pazartesi, Eylül 16, 2013

Kara Acı ~ Nina Berberova

Çeviren: Zehra Gencosman
Özgün Adı: Le Mal Noir
Kapak Resmi: Modigliani
Yayın Yılı: 1991
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 81

ARKA KAPAK:

Nina Berberova, bu romanıyla bir kez daha özel dünyasının derinliklerine demir atıyor: Sürgün dünyasını ve bu dünyanın karanlık anlamsızlığını sorguya çekiyor. Nina Berberova'nın öbür kahramanları gibi Kara Acı'nın kahramanı Yevgeni Petroviç de bir sürgündür. Ülkelerinden, sevgi bağlarından, ana dillerinden yoksun kalmış, uzun süre bir kentten ötekine, bir ülkeden bir başkasına sürüklenmiş humanist Slavların acılarını tek başına simgelemekte, onlarla bütünleşmektedir. "Kara Uğursuzluk", "Kara Felâket", bir elmas hastalığıdır ve sürgünün yaşamında işleyen ve bir türlü kapanmayan yarayı simgelemektedir: Bu simge, bazan bir sanrıya dönüşen uzak ülkeyle, bazan yerini hiçbir kadının dolduramadığı bir yazgısal kadınla örtüşür. Artık gelecek ve umut diye bir şey yoktur ve asıl korkuncu, geçmişin de insanın parmakları arasından kum gibi akıp gitmesidir. Şimdi 91 yaşında olan Nina Berberova'nın sekseninden sonra yazarlık ününe erişmesi gerçek bir Kara Acı değilse nedir? Berberova'ya göre Kara Acı kendisinin en önemli yapıtıdır. Eleştiricilere göre de baş döndürücü bir başyapıt. Yazarın daha önce Eşlik Eden, Astaçev Paris'te, Uşak ile Yosma adlı yapıtlarını yayınlayan Can Yayınları, yazma eylemini insan sevgisine dönüştüren yazarı ülkemizde tanımaktan büyük bir kıvanç duyuyor.

Kâfuru ve naftalin kokusunun aşkı öldürdüğünü herkes bilir. Oysa, birçokları giysilerin kol kıvrımlarındaki küçük naftalin toplarını unutmuşlar, sıcak giysilerin üzerine aceleyle atılmışlar, ama ceplerini ters yüz etmeye vakit bulamamışlar. Naftalin kokusu havaya sinmiş; evler kâfuru kokuyor. Aşk, ikisinin de kokusundan hoşlanmadığına göre, kasımı andıran bu mayıs ayında hiç kimse aşkı düşünmüyor, onu anlamıyor, hatta, kimileri onu suçlamaktan bile geri kalmıyordur, ister kendi aşkları olsun, ister başkalarınınki olsun, umursamıyorlar bile! (sf.35)

Cennette insanın ölesiye sıkıldığını, cehennemin ise ilginç ve ünlü kişilerle dolu olduğunu varsayan geçen yüzyılın bu söylencesine artık bir son vermek gerek. Cennette, Sokrates Homeros'la söyleşiyor, herkes de onları dinleyebiliyor. Cehennemde salt, silik yerel görevliler ve tiksinç devlet memurları var. (sf.49)

İnsanın temel niteliğinden yoksunum ben: Ölmesini bilmek ve sonra yeniden için için dirilmek. (sf.69)

Cumartesi, Eylül 14, 2013

Can Dostum ~ W. Bruce Cameron

Çeviren: Seda Çıngay
Özgün Adı: A Dog's Purpose
Yayın Yılı: 2.Baskı / Haziran 2013
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 370
Bu yaz bir Bestseller aldım, pek yapmam böyle şeyleri. Annemle alış veriş merkezine gitmişken D&R'a uğradık. Orada indirimli kitaplar arasında görünce almak istedim, daha sonra takas edebileceğimi de düşünerek. Ancak kitap indirimli değilmiş, biri getirip kitapların arasına bırakmış. Ben de uzun süredir okumak istiyordum zaten, kapağını çok sevmiştim. Böyle olunca bırakmadım kitabı, aldım.

Can Dostum'u Okuma Şenliği'ne dahil etmeye karar verdim, herkesler okudu da bir ben kaldım kategorisine. Çünkü gerçekten de bir ara pek çok blogda ve insanda gördüm kitabı. Neyse, dediğim gibi, sonunda ben de kavuştum :)

Can Dostum minik bir yavrunun dünyaya merhaba demesiyle başlıyor. Biz de kitabı o minik köpeğin ağzından dinliyoruz zaten.

Minik dostumuz önce bir sokak köpeği olarak dünyaya geliyor. Annesi ve kardeşleri ile birlikte yaşıyor. Sonra birtakım adamlar yakalıyorlar onları, sadece bir köpek kaçabiliyor, o da kız kardeşi. Annesi ve diğer kardeşleriyle bir kadının evine götürülüyor. Bu kadın da bir köpek sevdalısı. Sağdan soldan topladığı köpekleri bahçesine doluşturan bir kadın, bence biraz kaçık. Kadının yuvaya son getirdiği köpekle işler çığrından çıkıyor. İyiden iyiye vahşileşmiş bu sokak köpeği evcilleşmemekte kararlı ve yuvadaki diğer köpeklere de kan kusturuyor. Böyle olunca yetkililere haber veriliyor bir şekilde ve köpekleri toplamaya geliyorlar. Bizim miniğimiz aslında pek sakin ve akıllı bir köpek ama, vahşi köpekle yaşanan bir sürtüşme yüzünden bacağı sakatlanmış. Sakat bir köpeği de kimse istemeyeceğinden onu uyutuyorlar, ilk yaşamı böyle sonlanıyor.

İkinci yaşamında ise bir şekilde yolu bir çocukla kesişiyor, Ethan ile. Aralarında çok büyük bir sevgi oluşuyor ve güçlü bir bağ kuruluyor. En güzel yaşamı da Ethan ile birlikte geçirdiği yaşam zaten. Bu yaşamı bol bol oyun oynamaktan ve gerektiğinde çocuğu tehlikelerden korumaktan ibaret. Köpekcik yaşlanana dek o aileyle yaşıyor. Sonunda iyice yaşlandığında ve ölümü yaklaştığında da, yani acı çekmeye başladığında bir veterinere götürülüp uyutuluyor.

Minik köpeğin dünyadaki görevi bitmemiş olacak ki bir kez daha, başka bir yavru olarak dünyaya geliyor, bu kez bir Alman kurdu olarak. Yolu, karısını kaybetmiş, yaşamı işten ibaret bir polis memuruyla kesişiyor. Böylece yaşamı yeniden anlam kazanıyor.

Polis onu bir eğitimden geçiriyor ve özel bir birimde görev yapmaya başlıyorlar, kurtarıcı köpek oluyor, kayıpları buluyor falan. Sonra Jakob, polis memuru yani, yaralanınca bir başka polisle yaşamaya başlıyor. Bu kadınla da hayatı tıkırında gidiyor ve yine yaşlanana dek bu aileyle kalıyor. Yaşlanınca da aynı şekilde uyutuluyor.

Bu kez dünyadaki işlerinin sona erdiğini düşünse de, son bir kez daha dünyaya geliyor. Bu kez safkan bir av köpeği olarak. Sonra bir şekilde beş para etmez insanlar arasına düşüyor, buradan postalanıyor ve kendini sokak köpeği olarak buluveriyor. İyice yabanileşmişken ve hâlâ neden dünyada bulunduğunu sorgularken, karşısına bir iz çıkıveriyor, Ethan'a ulaşmasını sağlayacak bir iz. Ve bundan sonra köpeğin en büyük amacı, başka bir yaşamda birlikte olduğu çocuğu, Ethan'ı bulmak oluyor.

Can Dostum, hayatın anlamını sorgulayan ve vardığı sonuçlar doğrultusunda, amacına sadık kalarak yaşayan, bir kez daha, bir kez daha yaşayan bir köpeğin öyküsü. Bana sorarsanız kitabın dili çok iyi değil. Sıkıcı bir anlatımı olduğunu söyleyemem ama sizi kapıp götüren bir anlatımı da yok. Konusunun ilginç oluşu okuttu. Bir de kapağı çok güzeldi, onun hatrını da kıramamış olabilirim. Yaz ayları için hafif, atıştırmalık bir kitap olduğu söylenebilir yine de. Dünyaya bir de akıllı bir köpeğin gözünden bakmak isterseniz, okuyabilirsiniz.

5/10

Salı, Eylül 10, 2013

Kutu Adam Üzerine

Bir bok anladıysam Arap olayım! Kutu AdamPinuccia'nın Okuma Şenliği için almıştım. Aslında onun için almadım da, etkinlikte bir kategori vardı, doğduğumuz yılda doğan veya ölen bir yazarın kitabını okuma kategorisi. İşte o benim çok hoşuma gitti. Böylece kendi doğduğum yılda ölen iki yazarın iki minik kitabını aldım. Bunların sayfa sayısı 200'den az olduğu için, puan alabileceğimi sanmıyorum ama dediğim gibi, okuyacağım.

Kutu Adam okumayı en sabırsızlıkla beklediğim kitaptı aslında. Konusu falan çok ilgimi çekmişti. Elime geçince de böyle hemen başlamadım, biraz geciktirdim okumayı. Hasretle beklediğim kitaba hemen kavuşmayayım dedim, büyüsü kaçmasın dedim. En son üç gün önce falan başladım ve bir günde biter diye başladığım kitap 3 günde bitti. Gerçi o araya Edip Cansever sokuşturdum ve şiirleri okudum, kitabı bitirdim ama o kitap bir ömür bitmez ki zaten. İlk seferi bitirdim diyelim.

Neyse, Kutu Adam'dan hiçbir şey anlamadım. Yani, en ufak bir şey bile anlamadım. O yüzden de biraz yüzüm gözüm yamuldu tabii.

Altını çizdiğim güzel cümleler olduğundan, benimsediğim veya eğlenceli bulduğum fikirler olduğundan kitaba suç bulmuyorum tabii. "Ben salaksam demek ki... " diye düşünerek bir ara tekrar okuyacağım. Gelecek yaz belki...

Bir kutu adam var, sahte bir kutu adam, ne idüğü belirsiz, mütemadiyen soyunup giyinen bir kadın var kitapta. Bir doktor var ama aslında askermiş ve kutu adam mıymış? Her şey karmakarışık kafamda...

Ama pes etmedim. Hem havanın sıcaklığı, hem günlerdir uykusuz dolanmam, bunlar benim sevgili bahanelerim.

4/10

Perşembe, Eylül 05, 2013

SIR Üzerine

Sır, kitap takaslarımdan birinde elime geçti. Elime alıp karıştırırken, bir baktım okumaya başlamışım. Yazarı daha önceden ne tanıyordum ne de bir kitabını, gazetede herhangi bir yazısını okumuştum. Sonradan şöyle bir bakınca, sanattan, müzikten anlayan, kendini yetiştirmiş, nasıl derler, mürekkep yalamış bir kadın olduğunu düşünüyorsunuz. Muhtemelen öyle de. Ancak sanattan anlamak, tahsilli olmak hatta belki çok okumak bile yazar olmak için yeterli değil bana göre.

Bu girişten anlayacağınız gibi, kitabı pek sevmedim. Aslına bakarsanız güzel başlamıştı. Konusu ilginçti. Şen şakrak, ailesi tarafından sevilen ve sayılan bir kadın 96. yaşını kutlamasına saatler kala yatağında ölü bulunuyor, kolunda bir kelepçe ve bir defterle. Torunlarını, onların çocuklarını görmüş bu kadın, Hüma Hanım, ailesinin yetişkin fertlerine yaşamının bir kısmını anlattığı bir defter bırakmış. Onlardan oturup bu defterde yazanları okumalarını ve daha sonra defteri kendisiyle birlikte defnetmelerini vasiyet etmiş. Bizim kitapta okuduklarımız da bu defterde yazanlar.

Hüma zengin, açık fikirli, ileri görüşlü ve bulundukları camiada saygınlık kazanmış bir ailenin biricik çocuğu. Ailenin üzerine titrediği bu kız, yazlıktaki komşuları Nesim'e aşık oluyor. Kendisinden yaşça büyük bu delikanlı da onu fark ediyor ve ailelerinin karşısına evlilik talebiyle çıkıyorlar. Hüma'nın ailesi aslında kızlarını erken yaşta evlendirmek niyetinde değiller ama, baktılar olmayacak, öğrenimine devam etmesini şart koşarak evlenmesine izin veriyorlar...

Öncelikte, kitapta anlatılan bu aşkı yadırgıyorum... Ben sözcüklerin olmadığı, sadece bedenlerin konuştuğu bir aşk tasavvur edemiyorum, belki yaşamadığımdan. Birbirlerini hiç tanımayan bu iki gencin evlenmesi ve bir anda delice bir aşkla birbirlerine tutunmaları bana saçma geldi. Bedensel çekim bu kadarına kadir mi? Neyse, bu masalsı aşkı yapmacık buldum.

Öğreniyoruz ki Nesim biseksüel. Erkeklerden de hoşlanıyor. Daha sonra biri ile tanıştırıyor Hüma'yı, Nigel diye bir arkadaşıyla. Aslında Hüma ile evlenmeden önceki sevgilisiymiş. Sonra hadi bakalım, o da aşık oluyor Hüma'ya. Biz ne olduğunu anlayamadan Hüma, Nigel'ın yanında çıplak yatıyor, Nesim de ötelerinde. Hemen ardından Nigel ölüyor...

Üzgünüm ama bunu mantıklı ve samimi bulmuyorum. Bir insanın kocasını bir erkekle paylaşmayı göze alması, bu kocanın karısını eski sevgilisiyle aynı yatakta sarmaş dolaş görmeye bir itirazının olmaması da kabul edilebilir edebiyat dünyasında. Bana kalsa gerçek hayatta da edilir. Burada beni rahatsız eden eylemin marjinal oluşu değil, karakterlerin buna müsait olmayışı. Yani yazar öyle kurgular, öyle anlatır ki o insanlardan bunu beklersiniz, normal karşılarsınız. Onların tabiatına uygun bulursunuz bu davranışı. Yine -biraz da yazarın okuru nasıl yönlendirdiğine bağlı olarak- ayıplarsınız veya yüceltirsiniz bu kadar anlayışlı olunmasını. Ama bu karakterler buna uygun değildi, okur iyi hazırlanmamıştı. Kişilikleri, cümleleri... Her şey iğreti kaldı sanki onların üzerinde.

Bir de inci kolyeler ve gelecekten haber veren kehanetler... Belki biraz mistisizm koksun istemiş yazar, belki bunun öyküyü daha... nasıl anlatsam bilemedim, belki derinleştireceğini düşünmüş ama pek fazla etkilenmedim.

Yazarın "Bedenleriyle, cinsellikleriyle, kokularıyla iç içe geçmişlerdi..." gibi çok virgüllü anlatımını sevmedim ve ayrıca cinsellikleriyle nedir yahu?

Eminim yazar kitabını seviyordur ve yarattığı karakterde kendini bulmuştur. Ama, yavan mı demeliyim bilmiyorum... Tatsız tuzsuz bir kitaptı. Kendimden beklediğimden daha hızlı okudum, sayfalar kolay aktı ama keyif vererek akmadı. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.

Muhtemelen Hüma Hanım'ın en sevdiği torunu Hüma'nın gönül maceralarına göz atıp yaşlı Hüma'nın yaşamının geri kalanını okuyacağımız bir kitabı var daha yazarın zira öyle bitti bu kitap. Ama alıp okur muyum bilmiyorum. Büyük bir merak ya da istek duymuyorum.

Sır pek beğenmediğim bir kitap oldu. Ama en azından bir yazarla tanıştım, böyle bakayım biraz da olaya. Okuyup okumama kararı da size kalsın *.*

4/10

Çarşamba, Eylül 04, 2013

Cemile & Sultanmurat Üzerine

Cemile & Sultanmurat ünlü Kırgız Türk'ü Aytmatov'un iki öyküsünün bulunduğu (isminden de anlaşılabileceği gibi) bir kitap. Ben bu kitabı iki veya üç sene önce kuzenimin evinde bulmuştum. Biraz da ismim dolayısıyla okurum diye düşünmüştüm ve bu yaz da, kitabı Okuma Şenliği'ne dahil ettim. "Romanın yazarının veya karakterlerden birinin isminin veya soyisminin kendi ismiyle aynı olması" gibi bir koşul vardı, hah, tam da onun için işte.

İtiraf etmeliyim ki, Aytmatov okurken çok zorlandım. Cemile'yi bitirince kitaba devam etmemeyi bile aklımdan geçirdim. Ama yarım bırakmak içime sinmedi. Hem etkinlik olmasa da okuyacaktım kitabı, başlamışken bitsin istedim.

Cemile, kimilerine göre dünyanın en güzel aşk hikâyesi. Aslında, galiba ben de sevdim bu aşk hikâyesini... Başı ve sonu muğlak öykülerdendi ama, bu kez öyle olması hoşuma gitti. Cemile'yi ve Danyar'ı düşünmek, onlar için kafamda mutlu bir gelecek kurgulamak güzeldi. Ayrıca, Cemile'yi azıcık kendime de benzettim. Dik başlı oluşu, örf adet nedir bilmeyişi. gjdkgd

Aslında kitapta anlatılan sadece iki insanın aşkı değildi. Bir yandan da Cemile'nin minik kaynının (kayın oluyor herhalde kocanın erkek kardeşi, bu akarabalık şeylerini bilmiyorum ben, enişteden sonrası yok bende) Cemile'ye duyduğu, temiz bir aşk var. Benim en sevdiğim aşk, çocukluk aşkı... Keşke benim de çocukluk aşkım olsaydı. Gerçekten çok imreniyorum çocukluk aşkı olanlara... Neyse. Ve sadece bu da değil, tabiata ve yaşama duyulan aşk da vardı biraz. Küçük çocuğun resim yapma aşkı da. Cemile kısa oluşu, muğlak oluşu nedeniyle de güzeldi belki...

Sultanmurat... Aslında bu da bir aşk öyküsü, iki yeniyetmenin birbirine duyduğu aşk. Ama ne bileyim, ben belki de pek yabancı olduğumdan bozkırlara bu öyküye bir türlü uyum sağlayamadım. Beni içine çekmedi. Açıkçası hiç sevmedim ve bir an önce bitsin diye okudum...

Aytmatov demek ki benim için okunması zor bir yazarmış. Umarım Aytmatov'u da Dostoyevski gibi fobi haline getirmem. Bir akrabamız vardı. Ben ilkokuldayken o liseye gidiyordu. Edebiyat hocaları okutmuştu ona Suç ve Ceza'yı, ben de sürekli bir şeyler anlatmasını istediğimden, anlatmıştı. Tabii o zaman kafamın bir köşesine yazdım. Biraz büyüdüğüme kanaat getirince (12-13 yaşlarında herhalde) kitabı okumaya karar verdim ve aldım. Üstelik okudum da. Anlatmak istediğini derinlemesine anlayamamış olsam da etkilendiğimi hatırlıyorum. Kitabı okumakta zorlanmamıştım.

Buna rağmen lise yıllarımda hiç okuyamadım Dostoyevski, şimdi de elime almaya cesaret edemiyorum nedense... Bir arkadaşım Kumarbaz'ı getirmişti de, incecik kitaptan ancak 3 sayfa okuyabilmiştim. Dostoyevski okumak için doğru zamanı bekliyorum sabırla. Dilerim bunu aşacağım.

İşte Aytmatov da bu hale gelebilir gibi hissediyorum. Belki de elimdeki kitaplar tükenince bir kitabını daha edinir, okumaya çabalarım.

Böylece okunacak kitaplardan birini daha bitirmiş oldum. En azından böyle teselli buluyorum.

5/10

Salı, Eylül 03, 2013

Şarkı Söyle Luna Üzerine

Aslında, kitabı anlatmaya başlamadan önce biraz yazardan söz etmek isterdim ama ne yazık ki kadın hakkında hiçbir şey bulamadım. Sadece 1951 yılında doğduğunu, gazetecilik yaptığını ve belgesel niteliğinde kitaplarının, iki de gençlik romanının olduğunu biliyorum.

Şarkı Söyle Luna, bizleri II. Dünya Savaşı'na götüren bir kitap.  Roman 1939 yılı Varşovası'nda geçiyor. Ana karakter, Luna, Leh asıllı bir Yahudi. Onun ve ailesinin yaşadıklarına tanık oluyoruz. 14 yaşında bir kızın o savaş ortamında çocukluktan gençliğe geçişine, ilk aşkına tanık oluyoruz.

Kitapta Luna'nın en yakını babası ve büyükannesi. Luna ile babasını bağlayan en önemli şeyse müzik. Luna'nın muhteşem bir sesi var. Daha çocuk yaşlarda dinleyenleri kendine hayran bırakan, insanları ağlatacak kadar içlerine işleyen, müthiş bir ses.

Aslında her şey bir anda olmuyor. Hani su soğukken suya konan kurbağalardan bahsedilir hep, su yavaş yavaş ısıtılır ancak kurbağalar kaçmaz. En sonunda yanacaklarını fark ettiklerinde çok geç kalmışlardır. Luna'nın ve ailesinin başına gelenler de buydu işte.

Herkes tedirgin, gergin bir havayı seziyordu ama kimse için evini, yaşamını geride bırakıp sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmak kolay değildi.

Sular biraz ısınınca Luna'nın annesini iknaya çabaladı babası ve büyük annesi. Zamanları ve imkânları varken orayı terk etmenin bir yolunu bulmalıydılar. Üstelik Luna'nın annesi hamileydi. Ancak  bebek doğmadan burayı terk etmeyi kabul etmedi. Bebek doğduktan sonra ise çok geçti.

Şehrin ortasına duvarlar örüldü. Duvarın diğer tarafında kalan Yahudiler de buraya getirildiler. Sonra ise etrafta tifüs salgını olduğu ile ilgili afişler dolaşmaya başladı. Sonra tifüs salgını gerçekten yaşandı.

Kimisi evsiz, işsiz olan insanlar küçük bir alanda kaderlerine terk edildiler. Pek çok insan sokaklarda yaşamaya çalışıyordu. Ekmek, yiyecek, meyve bulmak neredeyse imkânsızdı. Bunlar önceleri çok pahalıydı, sonradan ise iyice ulaşılmaz oldular. Ortalık tifüsten veya açlıktan ölen cesetlerle dolmaya başladı. Öyle ki bir noktadan sonra insanlar yerdeki ölülere dikkat dahi etmiyorlardı, çünkü herkes yaşamanın bir yolunu bulmak zorundaydı.

Alınan tüm önlemlere rağmen tifüs Luna'nın evine de sıçradı ve annesini bu yüzden kaybetti. Bu olaydan sonra hayatlarına Rosa dahil oldu. O da duvarın öteki yanından gelmiş, yaşamaya çalışan biriydi. Annesi, küçük kardeşi Alman askerler tarafından öldürülünce çareyi Lunalara sığınmakta buldu. Böylece ailelerine o da katıldı.

Sonra... Sonra insanlar kendi içlerinde örgütlenmeye çalışmaya başladılar. Tabii toplama kampları girdi devreye. İnsanlara çalışmaları için bir kampa götürülecekleri söyleniyor, ismini yazdıranlara gıda yardımı vaadediliyordu. Böylece trenler dolusu insan gaz odalarını boyladı. Yine de alttan alta devam ediyordu örgütleniş. Daha sonra her şeyini kaybeden Luna da katılacaktı buna.

Bir süre sonra babaannesinin teslim edilmesi istendi. Persepolis'teki Marjane'ın büyük annesine benzetmiştim ben biraz bu kadını. Onun ölümü çok üzdü beni. Bohçasını hazırlayıp, bir şarkı mırıldanarak gitti ölüme.

Luna daha sonra babasını ve kardeşlerini de kaybedecek, elinde bir tek en küçük kardeşi (yanlış hatırlamıyorsam) kalacaktı. Ve böylece Luna da direnişe katıldı. Rosa zaten bu işin içindeydi ve birine aşık olmuştu. Bunca acının içinde direnişçiler için umut ve neşe kaynağı olan bir bebek getirdi dünyaya Rosa.

Ve en sonunda Luna'nın yolu bir adamla kesişti. Aslında en sonunda değil, birkaç kez... Luna'nın bir şekilde hiç unutmadığı, hep aklında olduğu bu adam da bir Alman askeriydi. Ah işte, imkânsız aşk... Yahudilere yapılanlardan utanıyor ve kurtarabildiği kadar çok insanı, çocuğu kurtarmaya çalışıyordu gizliden gizliye... Ve tabii ki kavuşamadılar.

Böyle çok kuru anlattım aslında. Bitirir bitirmez, duygularım tazeyken yazsaydım daha güzel anlatmış olacaktım. Zira kitabı okurken baya bir ağladım.

Üzerinde her ne kadar "Can Çocuk" yazsa da bu bir çocuk kitabı değil aslında. Yetişkinlerin de sıkılmadan okuyabilecekleri bir roman. Biraz sarsıcı, biraz canınızı acıtıyor, ortamı savaş olan hemen her kitap ve film gibi. Beni ise, gösterebildiğimden çok daha fazla etkiledi.

Kitabı şu D&R'ın Can Yayınları kampanyasından beş liraya almıştım ben. Siz de öyle uygun fiyata bulursanız, alıp okuyabilirsiniz :)

8/ 10

Cuma, Ağustos 30, 2013

Alice Harikalar Diyarında Üzerine

Tim Burton'ın -yanlış hatırlamıyorsam- 2010 yapımı Alice Harikalar Diyarında filmini izlemeyen kalmış mıdır bilmiyorum. Ben de filmi izlediğimden beri, aslında filmi izlemeden önce de, istiyordum kitabı okumayı. Çizgi romanı da defalarca kez okudum. Ancak bu güne dek bir şekilde okunmadı Alice Harikalar Diyarında.

En sonunda dün gece, Harry Potter ve Sırlar Odası bitince elimdeki kitaplara bir göz attım. Okuma Şenliği için okunacak, yasaklı bir kitap alamamıştım. Ama ya evdekilerden biri yasaklanmış kitaptıysa? Böylece ben de yasaklanmış kitapları araştırmaya başladım ve şaşırarak gördüm ki, Alice Harikalar Diyarında da 1865 yılında Çin'in Hunan eyaletinde, hayvanların bolca konuşturulması sebebiyle yasaklanmış. Çocukların hayvanlarla insanlara aynı değeri verebileceği mi ne düşünülmüş. (kaynak) Kitap 158 sayfa. Etkinlik için kabul edilir mi bilmiyorum ama, yine de biraz da yasaklı kitap kategorisi için okumuş oldum bu kitabı. Dün gece başladım, bu gün de bitirdim.

Kitap Can Yayınevi'nden de çıkmış. Alice Harikalar Ülkesinde ismi ile ve bundan zannediyorum altı sene sonra yayınlanmış bir de Aynanın İçinden Alice Harikalar Ülkesinde var. Ben kitabı bir de Can'dan okumayı çok istiyorum ve tabii ki yanında diğer kitabı almayı da. Neyse, gelelim kitaba...

Alice Harikalar Diyarında Lewis Carroll'un en bilinen eseri. Lewis Carroll 11 çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası din adamıymış. Carroll kardeşlerini eğlendirmek için oyunlar hazırlamakta çok başarılıymış. Pek çok alanda yetenekliymiş, zeki biriymiş. Bir süre Oxford'da matematik dersleri vermiş.

Carroll aslında bir kekemeymiş. Buna karşın çocuklarla rahat konuşabiliyormuş. Din eğitimi almasına rağmen din adamı olmayışına bunun da sebep olabileceği düşünülüyor. Bir başka sebepse, onun pek çok alanda ilgi ve yeteneği olduğunu fark etmiş olması.

Lewis Carroll, Chris Church College'in dekanı Henry George Liddell'in çocukları ile çok iyi anlaşıyormuş. Alis Harikalar Diyarında da Carroll'un bu üç küçük kıza anlattığı hikayelerin bir ürünü olarak doğmuş. Bu hikayeleri Alice'in isteği üzerine kaleme almış ve kendi çizimleri ile ona hediye etmiş.

Kitabı tesadüfen edinen Henry Kingsley ile George Mcdonald'ın ısrarları ile basılmasına karar vermiş. Alice Harikalar Diyarında dışında da eserler vermiş ancak en bilindik olanı minik Alice'in başından geçenlerin anlatıldığı bu kitap.

Söylenenlere göre yazar, Alice'e karşı saplantılı sayılabilecek bir sevgi besliyormuş. Onunla zaman geçirmekten çok hoşlanıyormuş, ancak daha sonra iletişimleri Alice'in annesi tarafından kesintiye uğratılmış. Bu tuhaf ilişkiden bize kalan da müthiş bir çocuk kitabı.

Alice Harikalar Diyarında için çocuk kitabı demek ne kadar doğru bilemiyorum. Aslında herkes kendinden bir şeyler bulabiliyor bu kitapta. Kitap pek çok filme, tiyatro oyununa konu olmuş, pek çok yerde kitaba atıfta bulunuluyor.

Beni Alice Harikalar Diyarında sevdalısı yapan en önemli şey, bahsettiğim film. Filmde Alice'i büyümüş ve bir kez daha kendisini harikalar diyarında bulmuş olarak görüyoruz. Büyüyünce çocukluk hayallerine yabancılaşan Alice bu dünyayı ve burada yaşayanları tanımıyor ama Harikalar Diyarı'ndakiler onu hatırlamakta ve ondan büyük şeyler beklemekteler, çılgın bir ejderhayı haklamak gibi.

Filmi izlemek benim için bir şanstı. Oradaki dünya öyle güzeldi ki, kitabı okurken de karakterlerin yerine filmdeki karakterleri koydum, gözümde öyle canlandırdım. Minik Alice'imiz saatine bakıp "Çok geç kaldım, çok geç kaldım!" diye söylenerek koşan beyaz bir tavşan görüyor ve onun peşinden bir kuyuya atlayıveriyor. Ondan sonra bir büyüyüp bir küçülen, tuhaf insanlarla, canlılarla karşılaşan Alice'in başına gelmedik kalmıyor. Kendini bir Beyaz Tavşan'ın evinde sıkışmış olarak buluyor bir bir ejderhadan hikâye dinlerken. Sonra bir de bakıyor ki bir mahkemede tanık kürsüsünde.

Elbette en sevdiğim karakter Şapkacı, hem de tartışmasız ve rakipsiz. Kitapta da en sevdiğim kısım çay partisiydi elbette. Şapkacı, Mart Tavşanı ve Fındıkfaresi kocaman bir masada oturmuş çay içiyorlar. Daha sonra Alice de katılıyor onlara.

"Biraz daha çay al," dedi Mart Tavşanı, Alice'e; çok ciddiydi.
"Henüz ağzıma hiçbir şey koymadım," diye cevap verdi Alice kırgın bir sesle. "Bu yüzden biraz daha almam söz konusu değil."
"Daha az alamam demek istiyorsun," dedi Şapkacı. "Hiçten biraz daha fazlasını alman çok kolay olsa gerek."
"Kimse senin fikrini sormadı," dedi Alice.
"Şimdi kim kişisel tartışmalara giriyor?" diye sordu Şapkacı zafer kazanmışçasına.

Mart Tavşanı, Şapkacı ve Fındıkfaresi sürekli çay partisindeler çünkü bir konser sırasında Şapkacı, Zaman'ın kalbini kırmış. Kırmızı Kraliçe "Yakalayın! Zamanı öldürüyor!" diye feryat edince, Zaman ile araları bozulmuş ve hep saat altıda kalmışlar. Yani çay saatinde. Öyle ki zavallılar fincanları yıkamak için bile zaman bulamıyorlarmış, çünkü hep çay saatiymiş.

 Alice Harikalar Diyarında deli saçması mı yoksa enfes bir çocuk kitabı mı? Yoksa ikisi birden mi? Eminim okuduğunuzda siz de bunu sorgulayacaksınız. Ama eminim çoğunuz, bu kitabı çok seveceksiniz.

Alice Harikalar Diyarında okumaktan çok memnun olduğum bir kitap oldu. Hatta bir ara filmi de tekrar izleyeyim.  Size de hem kitabı, hem filmi şiddetle tavsiye edeyim.

Ah, bu arada, unutmadan, kuzgunlar neden yazı masasına benzer sizce?

10/10

Perşembe, Ağustos 29, 2013

Harry Potter ve Sırlar Odası Üzerine

Harry Potter ve Sırlar Odası, yedi kitaptan oluşan serinin ikinci kitabı. Bu yaz pek çok insan görüyorum Harry Potter okumaya başlayan veya tekrar okuyan. Ben de onlardan biriyim, bu yaz Harry Potter'ı ne kadar özlediğimi fark ettim. İlk kitabını zaten okumuştum. Araya birkaç kitap sıkıştırdıktan sonra ikinci kitabı da okuyuverdim. Zaten bu yaz, Okuma Şenliği kapsamında illa ki okuyacaktım.

Harry Potter ve Sırlar Odası, nedense bana en kasvetli kitapmış gibi gelir. Filmi için de geçerli bu. Oysa işler üçüncü kitaptan sonra iyiden iyiye karışıyor. İkinci kitap, diğerlerine nazaran daha neşeli sanki. Ama dediğim gibiydi. Galiba bu durum da değişti biraz.

Bu yaz kitap elimde sürünecek gibi oldu. Biraz daha uzun olsa sarkabilirdi iyice. Ama çok uzun olmayınca toparlayıverdim. Gerçi geçmişteki okumalarımın birinde, bir günde bitirmiş olduğumdan yine bu okumamı pek başarılı bulmadım, en azından hız açısından. Yine de tüm okumalarım içinde -çünkü galiba 6 kez falan okudum kitabı- en çok bunda eğlendim. Kitap o kadar da kasvetli değilmiş aslında. Pek çok yerde gülümsedim. Gerçekten çok özlemişim Hogwarts'ı ve karakterleri.

Kitabı anlatsam mı anlatmasam mı çok kararsızım aslında ama, sonunda dayanamayıp anlatacağım galiba. Hatta anlatıyorum.

Harry Potter ve Sırlar Odası sıcak bir yaz günü ile başlıyor. Hogwarts'ta ilk yılını bol maceralı geçiren, ailesi ve kendisi ile ilgili pek çok şey öğrenen ve baş düşmanı ile yüzleşmek zorunda kalan Harry, yaz tatilinde. Bol curcunalı bir yıl geçirmiş olsa da bu onu yıldırmamış. Aksine, ait olduğu o büyülü dünyaya bayılıyor ve okula dönmeyi iple çekiyor. Tabii bunun en büyük sebebi de Teyzesi, eniştesi ve insan azmanı kuzeni ile yaşıyor olması. Hayat onlarla kâbus gibi. Önceden Harry'nin bir dolapta yaşamasına neden olan ve ona tuvalet fırçası gibi davranan bu insanlar, büyücü olduğu ortaya çıktıktan sonra ona karşı daha temkinli ve yumuşaklar. En azından bir oda vermişler. Yine de Hogwarts'la kıyaslanamaz işte.

Aslında küçük büyücüler okul dışında büyü yapamıyor. Ama Harry onlara bunu söylemeyi unutmuş (!) Böylece keyfi tıkırında. Ama onu üzen bir şey var, arkadaşlarından ne bir haber, ne bir mektup alabilmiş.

Parça parça anlatacağım, çok detaylara girmiyorum yoksa bitmez bu yazı. Teyzesi ve eniştesi bir şekilde Harry'nin okul dışında büyü yapmaması gerektiğini öğreniyor ve onu odasına kilitliyorlar. Tabii arkadaşları da ondan haber alamıyor bu durumda. En sonunda daha fazla dayanamayan Ron ve Weasley ikizleri onu kurtarmak için babalarının uçan vosvosuna atladıkları gibi Harry'nin yaşadığı eve geliyorlar. Gece vakti onu kaçırıp kovuk'a götürüyorlar. Burası onların yaşadığı yer. Harry için bambaşka bir ortam. Büyü dolu, her şey onun esas ait olduğu dünyanın bir parçası. Saatten tutun da radyoya kadar. Ama Harry'e en ilginç gelen yanı kovukta olmanın, herkes tarafından seviliyor olması. Ve işte ben Harry'nin hayatındaki bu iki uçtan, yani bir yanda istenmeyen insan olup diğer yerde tapılan insan olmasından hep çok etkilendim. Ve, teyzesinin evine dönerken yaşadığı iç sıkıntısını ben de onunla yaşadım galiba.

Normalde büyücü çocuklar Hogwarts'a giderken tren kullanırlar. Ama bazı nedenler yüzünden Harry ve Ron treni kaçırıyorlar ve Mr Weasley'nin arabasını alıp onunla gidiyorlar okula. Oldukça kötü bir başlangıç oluyor onlar için. Ron asasını kırıyor.

Snape'in sevimsizliklerine ve Lockhart'ın (yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenleri) tiksindirici ve altı doldurulmamış kendini beğenmiş tavırlarına rağmen okulda olmak güzel. Tabii saldırılar başlayana dek.

Efsaneye göre, okulun kurucularından olan Salazar Slytherin okula gizli bir oda yaptırmış ve oraya canavarını yerleştirmiş. Diğer kurucularla anlaşamayınca okuldan gitmiş ancak varisi geri dönüp bu odayı açacak, canavarı serbest bırakacak ve okuldaki safkan olmayan her büyücüyü öldürecekmiş. Hogwarts'ta da bu yönde dedikodular baş gösteriyor. Taşlaşan kediler ve insanlar ve ortalıkta kol gezen bir tehlike söz konusu.

Tüm bunlar yaşansa da dersler, sınavlar ve Quidditch hız kesmiyor. Bir de Harry'nin peşine takılan, öldüresiye onu kovalayan Bludger ve Lockhart'ın beceriksizliği var tabi. Ve sadece Harry'nin duyduğu tuhaf sesler.

Bu kitapta Hermione'nin gözünü karartıp kuralları pıtır pıtır çiğnediğini görüyoruz. Akıllı, bıcırık kız iş başında. Yine zekâsı ve dikkati sayesinde her şeyi en önce o çözüyor. Ancak diğerlerine anlatmaya vakit bulamadan o da taşlaştırılıveriyor.

Bu kez olaya karışmamaya kararlı olsalar da hem Hagrid üzerindeki şüpheler onlara huzur vermiyor, hem Dumbledore'un okuldan ayrılışı Slytherin'in varisini daha da cesaretlendiriyor. Bir de Ron'un (gıcık) kız kardeşi Ginny kaçırılınca, ikilinin odayı bulmaktan başka çaresi kalmıyor.

Hermione'nin vardığı sonuca biraz daha zor da olsa onlar da varıyor ve sırlar odasının nerede olduğunu, oraya nasıl girileceğini buluyorlar.

Harry bu kez tek başına. Hem kendi hayatını, hem de en yakın arkadaşının kız kardeşini kurtarmalı. Karşısındaki de yine azılı düşmanı Voldemort. Bu kez farklı bir biçimde, 16 yaşındaki haliyle karşısında. Bir de kontrol ettiği devasa Basilisk var tabii.

Harry cesareti ve Dumbledore'a olan sadakati sayesinde ölümden kurtuluyor desek yanlış olmaz. Ve tabii ki Fawks'ın yardımları da yadsınamaz.

Bu kitapta çok tatlı iki karakterle tanışıyoruz, sonra da tekrar karşılaşacağımız. Dobby ve Mızmız Myrtle.

Başardım galiba! Hem çok spoiler vermedim, hem de dilediğim gibi döktüm içimi. Bu kez Harry Potter ve Sırlar Odası'nı okurken çok eğlendim. Elimde okunmamış onca kitap varken, tutup üçüncü kitabı da okur muyum tekrar, bilmiyorum. Ama Harry Potter'ın yazımı renklendirdiği ve daha katlanılabilir bir hale getirdiği açık.

Seriyi henüz okumamış olanlar varsa, dilerim bir şekilde gaza gelip başlarlar. Çünkü neler kaçırdıklarını bilmiyorlar *.*

9/ 10

Pazar, Ağustos 04, 2013

Tatilde Aşk Başkadır ~ Zimmermann & Zimmermann

Çevirenler: Erim Bikkul & Mahmut Emre Bayram
Özgün Adı: Küsse, Krisen, Große Feiren
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Yayın Yılı: 1. Baskı / Ağustos 2005
Yayınevi: Epsilon
Sayfa Sayısı: 135
Yokyer'i bir türlü okuyamıyorum! Yok, olmuyor. Neden böyle oldu anlayamadım. Büyük bir hevesle almıştım kitabı, elimdeki kitap da tam vaktinde bitti, sorunsuzca, gecikmeden başladım diye seviniyordum ama ilerleyemiyorum kitapta. Mekân kasvetli diye mi, şu an ruh halim mi el vermiyor bilmiyorum. Herhalde benden kaynaklanıyor.

Neyse, böylece Okuma Şenliği için seçtiğim Tatilde Aşk Başkadır'ı okuma fırsatı buldum. Yine Ebru'dan aldığım kitaplardan biriydi. Bu kitabı sayfa sayısı 150'den az diye seçmiştim.

Henri diye bir kız var kitapta işte, ergen tabii. Bir de erkek arkadaşı var, Tom. Sorunsuz bir ilişkileri varken yaz tatilinde her şey altüst oluyor. Tom benzin istasyonunda iş bulduğunu, her gün orada çalışması gerektiğini söylüyor Henri'ye. Ama Henri onu sarışın bir kızla görüyor. Üstelik sadece o değil, çevresindeki herkes, ailesi bile Tom'u bir kızla gördüğünü söylüyor. Henri de aldatıldığını düşünüyor ve tabii ki yıkılıyor. Ama pes etmemeye kararlı.

Tüm bunlar olurken, Henri'nin ablası da eve dönüyor çünkü erkek arkadaşıyla ayrılmışlar. Bir gün ablasının erkek arkadaşı, ablasının eşyalarını iade etme bahanesiyle evlerine gidiyor. Evde sadece Henri var. O da ablasının iyi olduğunu, partilere falan gittiğini, Jens diye biriyle görüştüğünü falan söylüyor. Ablası gerçekten kafa dağıtmak için çıkıyor sık sık ama, aslında biriyle görüştüğü falan yok, eski erkek arkadaşı yüzünden aşk acısı çekmekte. Neyse, bunları öğrenen erkek arkadaş, ablayı aslında çok sevdiğini anlıyor ve onu deli gibi kıskanıyor. Böylece ilişkilerine yeniden başlıyorlar.

Bu olanları gözlemleyen Henri de, Tom'u geri kazanmak için onu kıskandırması gerektiğine karar veriyor. Bu esnada da kasabaya birileri taşınmış, üçüzler. Henri kıskandırma konusunda üçüzlerin işe yarayacağını düşünüyor. Üçü de aynı olduğu için her gün biriyle görüşmek fakat kasabadakilere ve tabii Tom'a bir erkekle görüşüyor izlenimi vermek istiyor. Henri her gün biriyle görüştüğünü zannederken aslında üçüzlerin tek bir tanesiyle görüşmüş, kitabın sonunda öğreniyoruz. Çünkü çocuk Henri'nin sevgili aradığını düşünmüş ve ondan biraz hoşlanmış. Neyse, en sonunda Tom, Henri'yi üçüzlerden biriyle yakalıyor.

Sonra anlaşılıyor ki aslında Tom haftanın 3 günü benzincide çalışıp ehliyet kursuna gidebilmek için para biriktiriyor, geri kalan günlerde de sarışın kızla birlikte motor birleştirmeye çalışıyormuş Henri'yi gezdirebilmek için. Bunun üzerine barışıyorlar.

Bu kadar. Biz de kitapta bu yanlış anlaşılma olayını okumuş oluyoruz. Ergenken bu kitapları okusaydım, acaba bu olduğumdan farklı biri olur muydum? Şimdi çok saçma salak ve gereksiz geliyorlar çünkü.

Bu yazıyı da Yokyer'i keyifle okumak ve bitirmek dileğiyle sonlandırıyorum.

4/10

Pazar, Temmuz 28, 2013

Sihirli Kitap ~ Anne Plichota & Cendrine Wolf

(OKSA POLLOCK #1)

Çeviren: Damla Kellecioğlu
Karakter İllüstrasyonları: Laura Csajagi
Yayın Yılı: 1. Basım / Nisan 2013
Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 558



Bir süre önce Başucumuzda Kitap isimli blogda kitapla ilgili bir yazı görmüştüm ve gerçekten heyecanlanmıştım. Yazıda, karakterle ilgili "Harry Potter'ın kızkardeşi" gibi bir betimleme kullanılmıştı. Nasıl bir Harry Potter aşığı olduğumu biliyorsunuz. Hem Harry Potter'ı andıran bir öyküsü oluşu, hem ana karakterin pek çok macera kitabının aksine bu kez kız oluşu beni daha da heyecanlandırdı. Genelde serilere başlarken tedirgin olurum çünkü başladığımda bitirmem gerektiğini düşünürüm ve kötü bir seriyse bu gereksiz bir zaman ve para israfı olacaktır. Ama bu kez, bu seriye kesinlikle başlamak istedim *.* Böylece geçenlerde annemle kitapçıya gittik ve ilk işim Oksa Pollock'u bulmak oldu.

Kitabı aldığımda Nietzsche'nin Zerdüşt Böyle Diyordu'sunu okuyordum ve Oksa'ya başlamak için hızla bitirmeye gayret ettim. O biter bitmez de bu kitaba başladım.

Kitapla ilgili ister istemez büyük beklentilerim vardı. O yüzden ilk birkaç bölümü okurken hem biraz sıkıldım hem de ara ara kendimi yatıştırdım. Biliyorsunuz ki bu tür serilerin ilk kitapları hele de ilk kitabın ilk bölümleri genelde durağandır. Dudak uçuklatacak maceralara atılmazsınız. Karakterleri, öyküyü, bahsi geçen büyülü dünyayı tanıtırlar size önce. Oksa için de bu böyleydi. Önce ailesi Fransa'dan apar topar İngiltere'ye taşındı, sonra da Oksa bir takım güçlere, yeteneklere sahip olduğunu keşfetti.

Oksa Pollock, Edefia denen, büyülü bir ülkenin genç kraliçesiydi. Öğrendi ki büyükannesi Dragomira, onun sadık koruyucusu Abakoum, büyük dayısı Leomido, babası, en yakın arkadaşı Gus'un ailesinin de bu büyülü dünyaya ait olduğunu öğrendi. Bir yandan öğrendiklerini sindirmeye çalışırken öbür yandan okulla, günlük sorunlarla başa çıkmaya çalışıyordu. Ancak işler o kadar da kolay değildi. Okulda da başında bir bela vardı Oksa'nın. Aslında iki desek daha doğru olur. Biri her fırsatta kendisine saldırmaya kaşkışan, kötü kalpli, iri yarı, Beyinsiz diye isimlendirdiği çocuk, diğeri de kötü kalpli matematik ve fen bilgisi öğretmenleri McGraw.

Bir yandan da yeni efendi olarak güçlerini geliştirmeyi ve kontrol etmeyi öğrenmesi gerekiyordu Oksa'nın. Böylece büyük annesi onu büyük dayısının yanına götürerek -onu ve dostu Gus'u- bir eğitime aldı. Bu esnada saldırıya uğramaları ile, onların Edefia'ya dönüş planlarına çomak sokmaya çalışan düşmanla tam anlamıyla karşı karşıya geldiler.

Oksa Pollock'un Harry Potter ile benzer noktaları var. Bunlardan ilki, binalar. Biliyorsunuz, Harry Potter'da dört ana bina vardı, Oksa Pollock'ta da binalar olmasa da sınıflar üçe ayrılmış ve her biri bir elementle sembolize ediliyor. Biri hidrojen, biri cıva, diğerini de hatırlamıyorum. Bu ilk benzerlik. Ancak Oksa'nın okulu büyülü bir okul değil.

Bir diğer benzerlik de Delidolu'lar. Delidolu'lar Harry Potter'daki evcinlerine benziyor bence. Konuşma tarzları, sahiplerine bağlılıkları falan bana evcinlerini anımsattı.

Sonra üfürük şeyleri var, kullandıkları. Bizim büyücülerin asaları gibi, kişiye özeller. Imm... saptadığım benzerlikler bunlar işte. Sanırım bir tane daha vardı ama neydi hatırlamıyorum.

Önce bu benzerlikler beni rahatsız eder gibi oldu. Ama sonra, bunları hoş gördüm. Harry Potter'dan önce Oksa'yı okumuş olsam bütün bunlar beni rahatsız etmeyecekti. Yine böyleymiş gibi düşündüm. Kitap Harry Potter'ın araklanmış hali gibi görünmüyor hiç. Sadece minik bir iki benzerlik var.

Tabii öte yandan bir de Oksa'nın aşk hayatı var *.* Şimdilik, 13 yaşında çocuklar olarak pek fazla bunlarla ilgili değiller. Ama Gus ve sınıf arkadaşlarından biri olan Merlin Oksa ile ilgileniyor gibi. Oksa ise galiba gönlünü, büyücü topluluktan olan Tugdual'a kaptırdı. Ne yalan söyleyeyim o karakter bana da son derece ilgi çekici görünüyor.

Yazar kitabı nefes kesecek bir yerde bırakmamış. Yani "Aman bana ne, devam etmiyorum" da diyebilirsiniz. Ama ben diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Dilerim Artemis ikinci kitabı çıkarmakta gecikmez.