Cuma, Aralık 23, 2016

Mrs. Dalloway~ Virginia Woolf


Çünkü Westminster'da oturunca -kaç yıl oldu? yirmi küsur- insan trafiğin ortasında bile, ya da gece yarısı uyanınca, Clarissa kalıbını basardı, garip bir sessizlik, daha doğrusu gizemli bir şeyler duyar, açıklanamaz bir kesinti (ama belki de kalbi hasta olduğu için öyle geliyordu, denilenlere bakılırsa), Big Ben vurmadan önce. İşte! Yine vuruyor! Önce tatlı bir uyarı, sonra asıl kaçınılmaz ses. Kurşundan halkalar havada eridi. Böyle budalalarız işte biz, diye düşündü Victoria Sokağı'nı geçerken. Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile, sokak kapılarına çökmüş o en iğrenç yaratıklar bile (ölesiye içen), aynı şeyi yapmıyorlar mı; başa çıkılmaz bunlarla, öyle kanunlar falan çıkararak, Clarissa kalıbını basardı, neden mi: Çünkü yaşamayı seviyorlar. İnsanların gözlerinde, bu çalkantıda, avarelikte, itişip kakışmada; bu gürültüde, bu şamatada: arabalar, otomobiller, otobüsler, kamyonlar, güçlükle ilerleyen, itişen gezginci satıcılarda, bando sesinde, tepelerden geçen uçağın o utkulu, kulak tırmalayan garip tiz homurtusundaydı sevdiği şey: hayat, Londra, bu haziran dakikası. (sf.10)

Ne kızgın güneşten kork artık
Ne de azgın kışın hışmından (sf.15)

Sevmek insanı yalnız kılıyor, diye düşündü. (sf.28)

Güller, diye düşündü alayla. Hepsi çöpe güzelim. Yeme-içme, çiftleşme, iyi günler, kötü günler derken hayatın hiç de ilgisi yoktu güllerle, hem dahasını söyleyeyim mi sana, Carrie, Dempster, alınyazısını hiçbir kadının, Kentish Town'daki hiçbir kadının yazgısıyla değişmez yine de! Tek istediği acınmak. Güllerin yitirilişi için. (sf.33)

Kurtulmuştu! Tam bir özgürlüğe kavuşmuştu -bir alışkanlık yıkılırken insan kafası nasıl delişmen bir alevle kıvrılıp bükülür, yerinde güç durur, işte öyle. (sf.56)

bir, ağaçlar canlıydı; iki, suç diye bir şey yoktu; üç, sevgi, evrensel sevgi diye mırıldandı; güçlükle günışığına çıkarmaya çalıştı bu gerçekleri; nasıl da derinlerdeydiler, nasıl güçtüler, ancak büyük bir çaba karşılığında sözcükleşebilirlerdi, oysa dünyayı köküne kadar değiştirmişlerdi. (sf.70)

Kocasından iki kat akıllıyken onun açısından bakıyordu çevresine, evlilik hayatının attığı kazık. (sf.79)

Temelde kıskançlık yatıyordu, insanların bütün öbür tutkularından ağır basan kıskançlık, diye düşündü Peter Walsh çakısını ileri doğru uzatarak. (sf.82)

Haftalardır, mutsuz olduğu için olaylara başka anlamlar yüklüyordu; arasıra yoldan geçen temiz yüzlü, iyi yürekli kişileri durdurup "Mutsuzum" demek geliyordu içinden, yolda şarkı söyleyen bu ihtiyar kadın, her şeyin düzeleceğine inandırırdı Lucrezia'yı. (sf.85)

Böyle bir dünyaya çocuk nasıl getirilir? Acıyı ne hakla besleyebiliriz? Uzun süreli sevgilerden yoksun küçük duyguların ardına takılıp şuraya buraya sürüklenen bu zevk düşkünü hayvanların soyunu ne hakla sürdürebiliriz? (sf.91)

İletişim sağlık getirir; iletişim mutluluk getirir. (sf.95)

Ağırbaşlı olmalı, yalnızlığa saygı göstermeli; karıkoca arasında bile bir uzaklık söz konusu olabilirdi; onun kapıyı açışını izlerken, insan bu hakkından geçmeyeceğine, kendi bağımsızlığını, kendine olan saygısını yitirmeden de kocasının hakkını zorla alamayacağına göre dedi, kendine -çünkü değeri ölçülemez bir şeydi özsaygı. (sf.120)

Kilman'la Peter'ın çözümlediklerini söyledikleri, oysa yanından bile geçemedikleri kutsal gizem apaçık ortadaydı işte: burada bir oda vardı, karşıda başka bir oda. Din çözümleyebiliyor muydu bunu? Aşk çözümleyebiliyor muydu? (sf.128)

(Pencerenin kenarına oturdu.) Ama son dakikaya kadar bekleyecekti. Ölmek istemiyordu. Hayat iyiydi. Güneş sıcaktı. Ama ya insanlar? (sf.148)

Neden böyle doruklar arıyor, alevlere karşı koyuyordu sanki? Yansa olmaz mıydı? Kül olmayacak mıydı zaten! Yine de, ne olsa daha iyiydi, ne olsa, meşaleyi tutuşturup yeryüzüne doğru fırlatmak, Ellie Handerson gibi sönük kalmaktan, eriyip gitmekten iyiydi! (sf.166)

Hayat buydu işte- aşağılanış, vazgeçiş. (sf.167)

Kişi, düşman özlüyordu dost değil- (sf.173)

Oysa önemli bir şey vardı; kendi günlük hayatında gevezeliğe boğulan, yalan, düzen içinde bozulan, silinen, gün geçtikçe soysuzlaşan bir şey. İşte o genç bu önemli şeyi korumuştu. Ölüm, bir direnmeydi. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı- insanlar gizemli bir şekilde ellerinden kaçan öze ulaşamayacaklarını anlıyorlar, yakınlık uzaklaşıyordu, tat yokoluyordu. Bir kucaklaşma vardı ölümde.
Şu kendini öldüren genç düşerken hazinesini elinde mi tutuyordu acaba? Bir zamanlar beyaz elbisesiyle yemeğe inerken, "Şu anda ölmek, en büyük mutluluk olurdu" demişti. (sf.183)

Tuhaf, inanılacak şey değil, hiç böylesine mutlu olmamıştı. Hiçbir şey yeterince uzun sürmüyor, yavaşlamıyordu. İskemleleri düzeltip yerinden çekilmiş bir kitabı rafına iterken, hiçbir tat, diye düşündü, gençliğin zaferini tüketmek, yaşama hırgürü içinde bir ara, gün batarken, güneş doğarken bunu tatlı bir ürpertiyle anlamaktan daha doyurucu olamaz. (sf.184)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder