Salı, Nisan 08, 2014

Virginia Woolf ~ Mîna Urgan

Bazı yazarları okumanın, bazı kitaplarla tanışmanın zamanı var gerçekten. O zaman gelmeden, olması gerektiği gibi olmuyor, bırakması gereken izi bırakmıyor. Virginia Woolf da böyleydi benim için. Geçen sene mart ayında Deniz Feneri'ni okumuşum ama herhalde bende bırakması gereken etkiyi bırakmamış. Bu yüzden Deniz Feneri'ni bir tanışma kitabı olarak niteleyemem.

Ben lisedeyken bir yıl, okul dergisi çıkarmaya niyetlenmiştik, belki hatırlayanlar olur. Hep söylerim, birbirinden çok farklı insanlardık ama ortak bir amaç uğruna bir araya gelmiştik. Sanırım hepimiz biraz ergendik, zaman zaman da kayıptık. Ama çoğu zaman okuyorduk, zaman zaman da yazıyorduk. Emine Hoca bizi nasıl fark etti, nasıl toparladı ya da biz mi birbirimizi tetikledik ve toparlandık bilmiyorum ama Ayşe'nin beni kolumdan tutup Emine Hoca'ya götürüşünü hatırlıyorum. Emine Hoca ilk kez Ozzy Osbourne ile ilgili bir yazımı okumuştu ve dergi ekibine girmiştim. Ondan sonrası da ilginçti, çok ilginçti.

Sayısal sınıfından, eşit ağırlık sınıfından, dil sınıfından insanlar bir araya geldik. Çok kalabalık bir grup değildik ama dediğim gibi çok farklı insanlardık. Öyle ki bazılarıyla tek ortak noktamın okumak ve yazmak olduğunu düşünmüştüm. Ama insan sonra anlıyor başka ortak noktaların da olabileceğini.

O zamanlar Ayşe okuyordu Virginia'yı. Okul dergisine de onunla ilgili bir yazı yazmıştı. Kaç yaşındaydık ki? 15-16 yaşlarında kıvırcık saçlı bir kız çocuğu :) O zaman Ayşe, Virginia konusunda çok hassastı, ben de yakın arkadaşlarımdan biri bir yazarı bu kadar beğenmiş olmasına rağmen, ne hikmetse okumamıştım. Düşününce Virginia Woolf ile tanışmamın Ayşenur sayesinde değil de Piktobet sayesinde oluşu tuhaf geliyor.

Piktobet önermişti bana Kendine Ait Bir Oda'yı. Aslında belki de yine de bu yıl benim için Virgina Woolf ile tanışma yılı olacaktı zira Dışa Yolculuk'u almayı planlıyordum ben de. Ama Kendine Ait Bir Oda'yı aldım ve okudum. Deniz Feneri'ni okurken hiç hissetmediğim bir şey oldu, kitabı okurken, her şeyi gözümde canlandırdım. Pastel renklerle ve soluk renklerle, her nasılsa öyle. Uzun betimlemelerle anlatıldığı için de değil, belki çok sade, olduğu gibi anlatıldığından. Neden bilemiyorum, kestiremiyorum ama, Virginia Woolf'u çimlerin üzerinde bir göl kıyısında otururken gördüm, koşarak kütüphaneye gidişini ve kapının suratına kapanmasını izledim, bahsettiği yemeği gördüm, onu pencerenin kenarında dışarıya bakarken seyrettim ve çok etkilendim.


Kitabı okumuş olmak, beni içinde Virginia Woolf'a göndermeler bulunduğunu bildiğim The Hours'u izlemeye itti. Film yalnızca Virginia Woolf'un hayatını anlatmıyor, kocasıyla pek mutlu olmayan bir başka kadını, bir yazarı ve hayatı bir şekilde o yazarla kesişmiş bir başka kadını da anlatıyor. Virginia Woolf'un ölümüyle başlayan filmi izlerken, herhalde o anda biraz fazla hassas oluşumun da etkisiyle, neredeyse başından sonuna dek ağladım. Hep sakin, sessiz, hatta biraz da silik biri olarak hayal ettiğim Virginia Woolf'u bu filmde biraz aksi, bazen ürkek fakat zaman zaman ürkütücü, sert ve güçlü bir kadın olarak görmek çok ilginçti ve ben de bu kadın hakkında daha fazla şey öğrenmeye karar verdim. Nereden bildiğimi de bilmiyorum ama, bir şekilde Mîna Urgan'ın Virginia Woolf üzerine bir kitap yazdığını biliyordum ve o kitabın peşine düştüm. Kitabı Dost'ta da Olgunlar'da da bulamadım, bana artık basılmadığını söylediler. Ama Mert İdefix'te buldu ve benim için sipariş verdi. Benim oy kullanmak için Adana'ya gittiğim günlerde kitabım gelmiş. Mert kitabımın arasına benim için erik çiçekleri ve karahindibalar koydu ve kuruttu. Geldiğimde de kitabımı verdi.

Kitabı okumak benim için yedi günlük bir serüvendi ve yedi günlük bir kendini sorgulayış ve üç buçuk günlük bir depresyon hali. Bu özet yeterli aslında ama devam edeceğim sanırım.

Mîna Urgan kitapta Virginia Woolf'un çocukluğu ve gençlik yıllarına, evliliğine, kişiliğine ve akıl hastalığına, ölümüne kısaca değinmiş. Daha sonra onun feminizminden ve eleştirmenliğinden bahsetmiş, onun roman türünde yapmak istediği değişimi açıklamış. Sonra da romanlarından ve öykülerinden bahsetmiş. Hem Virginia Woolf kitaplarını okumadan önce hem de okuduktan sonra okunabilecek bir inceleme. Aslında kitabı Virginia Woolf'u hiç tanımasanız da keyifle okuyabilirsiniz sanıyorum çünkü Urgan'ın anlatımı çok güzel.

Bu seneye dek bir inceleme kitabı okuyabileceğimi düşünmezdim. Aslında roman dışında herhangi bir türe tahammül edebileceğimi sanmadığım seneler de oldu ama bu sene sanırım biraz daha açık fikirli ve önyargısız yaklaştım diğer kitap türlerine de. Mîna Urgan'la geçirdiğim bir hafta da açık olmaktan korkmama konusundaki yargımı pekiştirdi.

Urgan kitapta Virginia Woolf'tan alıntılar yapmış beklenebileceği gibi. Alıntıladığı cümleleri okuyucuya hem İngilizce, hem de Türkçe olarak vermiş. Virginia Woolf'un yazdıklarını hem kendi dilinden hem de Türkçe okuyabilmek demek bu ve bence çok güzeldi. Daha da önemlisi kitap, gelecekteki Virginia Woolf okumalarım için bir başucu kitabı oldu. Ayrıca iki yeni yazar tanımış oldum tüm kitaplarını okumak istediğim.

Aslında teker teker Virginia'nın yazdığı kitaplardan ve Mîna Urgan'ın değerlendirmelerinden bahsedebilirdim ama hem yazıyı fazla uzatmamak adına hem de bunun gerekmediğine karar vermiş olduğumdan burada bitiriyorum.

Böylece Piktobet, belki The Hours belki de Mîna Urgan benim için yeni bir okuma serüveninin kapısını aralamış oldu. Burada bahsi geçen tüm kitaplar, ayrıca film çok güzel, tabii ki hepsini tavsiye ediyorum.

Kitap Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmış, 241 sayfa.

10/10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder